30 Temmuz 2011 Cumartesi

KAYIT ALTI: Çocuklar gibi şen, kusursuz bir ses...

31.07.2011 (Taraf)

LP1
Joss Stone
Stone’d Records
Geçtiğimiz Perşembe 18’inci İstanbul Caz Festivali’ni kapattı Joss Stone. Başka bir ifadeyle, albüm turnesi kapsamında, Santralİstanbul Kıyı Amfi sahnesinde boy gösterdi. Birkaç gün evvel çıkan yeni albümü LP1’deki şarkıları bir de canlı dinleme fırsatı bulduk. İngiltereli genç şarkıcı, bu yeni albüm için “artık büyüyeceğim” dese de kırlarda kelebeklerin peşinden koşan çocuklar gibi şendi.
Konserde, “ben onsuz bir hiçim” dediği basçısını bol bol ön plana çıkardı. Beşinci stüyo albümü LP1’da da  bas ve gitar ön planda. Albümün genelini bu ikili götürüyor. Gitar soloları olukça dikkat çekici. Yer yer folk kokuyor LP1. Düzenlemelerde müzik yelpazesinin genişliğiyle bilinen Dave Stewart imzası var. Bu sebeple, albümün tınısını anlatırken, pop, soul, ve funk’ı da anmakta fayda var... Yepyeni ve bambaşka sıfatlarıyla anlatmamın mümkün olmadığı; ancan severek dinleneceğini düşünüğüm bir albüm bu... Pek çok kişinin bana katılmadığını bilmekle birlikte, Stone’un kusursuz sesini sonuna kadar kullanmak isteğiyle yaptığı nağmelerinin ve yüksek tonunun ara ara yorucu olduğunu belirtmeliyim.


Cults
Cults
Columbia
Ailelerinin dizinin dibine büyüyüp, ergenliğin sonlarına doğru seks, uyuşturucu ve sokaklarla tanışan; kafası karışan genç kadınların hikâyelerini anlatıyorlar. Rahat olun, olaylar Amerika’da vuku buluyor. Şaka bir yana,  1960’larda geçen ailesinden gizli sigara ve içki içip yatağının üzerinde dans eden genç kadın karakterli filmleri hatırlatıyor albüm. Tesedüf değil herhalde, Cults’ü oluşturan Brian Oblivion ve Madeline Follin iki genç sinema öğrencisi. Müziğe amatör olarak başlamışlar. İnternete sürdükleri birkaç parçaları meşhur olunca, önce epey şaşırmış sonra da korkmadan büyük bir plak şirketiyle anlaşma imzalamışlar.
En başta anlattıklarım boşa değil. Albümdeki şarkı sözleri genç bir kadının ağzından yazılmış, “Peki şimi ben ne yapacağım?” şaşkınlığıyla dolu...  Bir de erkek karakter var tabii, annelerin “ama o seni kullanmak istiyor, dikkat et” uyarılarına sebep olan. Kullanmak burada seks yapmak anlamına geliyor... Albümdeki müzik de, 1960’lara gitmemize zemin hazırlıyor.


New Brigade
Iceage
What’s Your Rapture
Danimarkalı grup Iceage, “müzik çevreleri”nde heyecanla karşılandı. Punk yapan yeni bir grubun ihtiyacıyla yanıp tutuşurmuş meğer herkes. All Music kendileri için, “Kim derdi ki, punk’ı bir grup Danimarkalı genç canlanıracak?” demiş, sonra da kenilerini 80’lerin hardcore punk ruhuna sahip oluğunu söylemiş. Teşbihte hata olmaz tabii, ama punk’ın canlanırılmaya ihtiyacı var mı, o tartışılır... Dört tane 10’lu yaşlarının sonundaki “delikanlı”nın oluşturduğu grup, “ağzı burnu kan içinde”ki sahne performansları ve henüz reşit olmamalarına rağmen ayık dolaşmamaları nedeniyle, kendi ülkelerinin basını tarafından sorgulanmıştı. Mekân fark etmiyor demek ki, tutuculuk her yerde aynı...
Doğuştan yapıbozumcu olduğunu hissettiğim ekibin, canlı kaydettikleri, anlamsızlıkla anlamlanan şarkı sözlerine sahip 25 dakikalık albümlerini dinlemek lazım...


The Suburbs
Arcade Fire
Merge
Bu yılın Brit, Grammy, Juno “en iyi albüm” ödüllerini aldılar. Albüm başta müziği sonra da eleştirelliği ile, son zamanlarda yapılan en iyi işlerden biri. Karı-koca olan Win Butler ve Régine Chassagne ile Will Butler, Richard Reed Parry, Tim Kingsbury, Jeremy Gara, ve Sarah Neufeld’dan oluşan grubun her şarkısının kendi içine bir konsepti var. Üzerinde fazlasıyla düşündükleri belli olan şarkıların her biri, adıkları ödüllerin haklarını verdiklerinin ispatı.
Gitar, davul, bas, piyano, keman, çello, klavye, akordeon ve mandolin gibi pek çok farklı enstrümanı kullanarak, varmak istedikleri yere varıyorlar.
Müzikleri belli bir düşünce sistemine dayanıyor. Bol bol modernizm eleştirisi yaptıkları bu albüm, müziğin de düşünce sistemine eşlik etmesiyle eleştirinin inandırıcılığını arttırıyor. Albüm çıkalı bir yıl olmuşken Arcade Fire’ı Kayıt Altı’na almak istememin sebebi örneğin, bir noktadan diğerine gitmenin optimum yöntemi olarak “sıraya girmeyi” benimsemiş, özgürlüğünün tadını çıkarığını sanırken aslında, kendi davranışlarının polisi olmuş, yani bir ileri bir geri hayatına devam eden bir karakteri anlatan “Modern Man”de kullanılan aksak ritmi yeniden keşfedip, bir kez daha hayran olmam...

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Side'de sıcak müzik...

25.07.2011 (Radikal/Hayat)



Berlin 14 dereceymiş. Burası 40. Biz nefes almakta zorlanıyoruz. Onlar üzerlerindeki uzun kollu kıyafetlere rağmen istiflerini bozmadan çalıyor. Bu sıcakta, yaylılarına sahip çıkıyorlar.
Side’deyiz. Sohbetlerin dönüp dolaşıp hava durumuna gelmesi bundan… Bu yıl 11’incisi düzenlenen festivalin açılışındayız, sahnede Berlin Senfoni Oda Orkestrası var.
Remzi Buharalı düzenliyor 
Side’de ‘tatil’ tanımını yenileyen, bölge halkını iyi müzikle buluşturan bir festival bu. Remzi Buharalı yönetmenliğinde düzenleniyor. Emre Aydın konseri ve Genelkurmay’ın Mehteran Birliği gösterilerini saymazsak, 17 Eylül’e kadar gerçekleşecek etkinlikler klasik müzik ve cazı Apollon Tapınağı ve Antik Tiyatro’da yankılandıracak. Organizasyon, Side’nin yerlisinden de büyük ilgi görüyor… Bir yetkilinin konserden çıkarken dediği gibi, ‘Festivalin bu bölümü yabancı turistler için’ falan değil yani...
Yazıyı protokol konuşmaları nedeniyle bir türlü başlayamayan açılış konserine benzetmeden, Jurgen Burns şefliğindeki Berlin Senfoni Oda Orkestrası’na gelelim. Klasik Dönem'in ‘dost’ bestecileri, Mozart ve Haydn’ın ‘Divertimento’ ve ‘Concert for Violin and Orchestra’ eserleriyle başlattıkları konseri, Çaykovski’nin ilk bölümünde Mozart’ı andığı ‘Serenade for String Orchestra’ eseriyle tamamlıyor 19 yaylı. Orkestranın ikinci şefi Ulrike Peterson, Haydn’da solist olarak sahnede. Ekibin 20 yıllık geçmişinden gelen samimiyet, izleyiciye de geçiyor. Besteciler dost, icracılar arkadaş, izleyici de bu birlikteliğe katılıyor… Eserlerin orta yerlerinde gelen alkışlar, konsantrasyonu bozmuyor, aksine sanatçıları mutlu ediyor… Son eserin finalinde parçaya tempo tutarak eşlik eden izleyici, orkestra ‘piyano’ çalmaya başlayınca, temponun sesini düşürüyor, uyum doruklara çıkıyor…
Dedim ya havada samimiyet var, belki de bu nedenle, oldukça geniş olan Antik Tiyatro’nun üst tarafından nöansların duyulmuyor oluşu da, çalan telefonlar da, ağlayan çocuklar, hiç durmayan öksürükler de kimsenin ‘cık cık cık’ tepkisine yol açmıyor… Yazlık yer tabii, İstanbul ve Ankara’daki konserlerin ciddiyetini beklemek yersiz. Fakat duyduğum bir soru son günlerde bütün şehirlerdeki izleyicilerin bir parça aynı olduğunu hatırlatıyor: “Bu insanlar İPhone yokken konserlerde ne yapıyormuş?”
Haftaya Bodrum Orkestrası
Side 11. Uluslararası Kültür Sanat Festivali, 28 Temmuz Perşembe akşamı, 19. yüzyıl İtalyan ve Fransız eserlerine olan sevgisiyle bilinen Antonio Pirolli şefliğinde, Bodrum Oda Orkestrası konseriyle devam ediyor. Solist önemli eleştirmenlerden büyük övgüler alan keman virtüözü Mario Hossen… İstikamet, Side, hedef Apollon Tapınağı…

KAYIT ALTI: Müzik sektörüne alternatif bir nefes...

24.07.2011 (Taraf)





Almost Like in the Past
Loxandra
Eterna Prodüksiyon
Yeni kuruldu Eterna Proüksiyon. Yıllardır müziğin dinleyiciye buluşmasının en sıcak adresinde, müzik mağazalarında çalışan, dolayısıyla alıcının nabzını gayet sağlıklı şekilde tutma imkanına erişen iki isim, Ali Doyran ve Sertaç Topuksal’ın girişimi bu. Dolayısıyla çıkış noktaları dinleyici -ya da alıcı diyelim- odaklı. Malûm, ithal albümlerin Türkiye’deki satış fiyatları oldukça yüksek. Üstelik özellikle bağımsız firmalardan çıkan geleneksel müzik albümlerini burada bulmak pek kolay değil. Eterna, işte bu sebeplerle, yurt dışında piyasaya sürülen albümleri lisans edip, Türkiye’de basmak üzere kuruldu. Albümler yerli fiyatından satılıyor.
Firmanın ilk iki kaydı, hafta başında piyasaya sürüldü. Başlangıç noktamız Yunanistan. Zaman içinde coğrafya genişleyecek. Firmanın gelecekteki hedefi, farklı kültürlerden müzisyenleri buluşturan özel projelere imza atmak.
Çıkan albümlere dönersek, ilki, Yunanistan’dan Loxandra isimli bir gruba ait. İzmir, İstanbul ve Selanik’te söylenegelen geleneksel ezgileri yeniden yorumluyorlar. Modernist bir bakış açısıyla değil, mümkün mertebe ilk hallerine bağlı kalarak. Çünkü ekip, kentleşmenin müziğe, icralara tesir ettiğini, yapıyı bozduğunu düşünüyor. Albümün adı bu nedenle “neredeyse geçmişte olduğu gibi”. Anadolu müziğinden de beslenen Loxandra’nın ud, klarnet, darbuka, bendir, tambur, kanun, keman, ney ve davulun da içine olduğu kalabalık bir enstruman grubuyla seslenirdiği 12 ezgi, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sınırların yapaylığını hatırlatarak içimizi ferahlatıyor; karşı kıyıda yenen baklavanın üzerine bir bardak su içmek gibi...

Komşudaki Sesimiz
The Empirotechnes
Eterna Prodüksiyon
“Doğduğumuz yerlerde, nesnelerin bizlere daha seçim yapma zahmetini tanımadan, gönlümüzü fethettiği yerlerde, dış dünyanın yalnızca kişiliğimizin bir uzantısı gibi göründüğü yerlerde hissettiğimiz rahatlık gibisi yoktur” Haddimi aşıp, albümü dinlerken yaşadığım rahatlığı George Elliot’ın “Floss’taki Değirmen”indeki gibi anlatabilmeyi hayal ediyorum... Küçükken Yunanistan göçmeni anneannemin çekmecelerini karıştırıp bulduğum kasetlerdeki seslere benzettiğimden herhalde, “komşu”dan gelen bu albümü, ancak, tanıdık, yakın ve tüm göçebeliğine rağmen ev gibi sıcak diye tarif edebiliyorum... Yerinden edilmişlerin çağında büyüyen sanat yaratıcılarının, kendilerini yerleşmiş hissetmemelerinden kaynaklanan göçebelik bu, zaman içinde özgün, biricik bir sese dönüşmüş... Tek bir ülke yok, The Empirotechnes, Balkanlar’dan taşan ezgileri zamandan arındırıp, en duru halleriyle karşımıza getiriyor. Geleneksel Yunan müziğinden klasik Türk müziğine uzanan; Trakya karşılamalarına, Rebetlere yaklaşan bu ezgiler, uzaklığın ve eskiliğin getirdiği “ilginç” kimliğinden kurtulup yüzümüzü gerçeğe döndürüyor...


Dan Berglund’s Tonbruket
ACT
Saygısızlık belki; ama sadece çok iyi bir müzisyen olduğu için değil, 2008’de hazin bir şekilde müzikten ve bizden kopup giden Esbjörn Svenson’un yadigarı oluğunu hissettiğimden içimdeki kıymeti katmet katmer Dan Berglund’un. Yıllarca Svenson Trio’nun bası olan Berglund’un kendi adını taşıyan ilk albümü bu. “Seslerle dünyalar yaratabilirsiniz” diye bağırıyor. Albümün bütünü de tek tek parçalar da iç içe geçen duygu durumlarının tarifi gibi... Sadece müzikal bir zevk değil, aynı zamanda, kendi içinizden başlayıp, albümdeki müzisyenlerin içine doğru yaptığınız yolculuğun zevki alığınız...
Svenson’dan izler duymayı bekleyerek elime alığım albüm, bu beklentimi de karşılıyor... Özellikle Andreas Werlin imzalı perküsyon sayesinde, ne zaman neyle karşılaşacağınızı kestiremediğiniz başına buyruk albümün 10 parçasında da garip ve sakin bir hüzün hakim... Nasıl desem... Dimço Debelanof’tan yardım alayım “Bir serseri üzgünün gizli ağlayışları” gibi...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Suya sabuna dokunmayan festival...

18.07.2011 (Taraf)


Zor bir gündü. Neyse ki atlattık. Arabaya biniyor, yorgunluktan bir süre ağzımızı bile açamıyoruz. Sonra içimizen biri, bir benzin istasyonunda durup, ellerimizi yıkamayı teklif ediyor... Rock’n Coke 2011’in ilk gününden arda kalanlardan biri, festival alanında su ve sabunun olmayışı. Hiçkimse, çok temiz ve çok konforlu bir festival beklemiyor elbette; ama alanda duyduğum “tuvaletler çok pis, hava biraz kararsa da kuytu bir yer bulup işesem, böylesi daha hijyenik olacak” cümlesini unutmam da kolay değil. Üstelik benzer koşullar kamp alanında da mevcut, kilometrelerce yol tepmeyi göze alarak, evine gidip duş alan bile var... Tuvaletin önündeki güvenlik görevlileriyle izleyiciler arasında sık sık tartışmalar çıkıyor...

Başa dönersek, çok sıcak bir gündü... AKM’nin önünden kalkan servislere bindik. Yaklaşık 1 saat 15 dakikada sonra Hezarfen’deki kamp alanına 1 kilometre mesafedeydik. Epey bir süre, oradaki trafiğe takıldık. Saat 16.30 gibi, henüz içeri girmeden, duyuğum ilk ses Zero sahnesindeki “Dengesiz Herifler”inkiydi. Festivalde en çok keyif alacağım konserlerden birinin o olacağından, ne yazık ki, henüz bihaberdim. Geçtiğimiz aylarda ilk albümlerini çıkaran ekip, müziklerinin enerjisini sahneye taşımayı başarıyor, dayanılmaz hale gelen sıcakta, izleyicisini zıp zıp zıplatıyor, hiç değilse, “taze” bir iş yapıyordu.

İnsan festival sahnesinde, “farklı” bir şey izlemek istiyor. Ana sahnede Kurban’ı görünce, bu isteğim iyiden iyiye artıyor, ne yalan söyleyeyim...  Alternatif bir yol çizip, Vodafone çadırına doğru ilerliyorum. Melis Danişmend sahnede, çadır oldukça kalabalık...  Vodafone ve Zero sahnelerinin kendine ait bir izleyicisi var. Pek çok kişi, ana sahneye uğramadan festivali tamamlıyor...

Gün boyu oradan oraya dolaşıyor gençler, büyük bölümü Motörhead’ı bekliyor. Ana sahneye The Kooks’un çıkışıyla, bu kitle iyice sıkılmaya ve sabırsızlanmaya başlıyor.  Hatta sahne önünde konseri izlerken, birinin “bir grubun bütün şarkıları nasıl aynı olabilir” dediğini duyuyorum.  Ve elbette Duman’ın sahneye ayak basmasıyla, kalabalık iyice artıyor. Oturttuğu karizmasıyla zaten ne yapsa, izleyiciyi kendinden geçirmeyi başarıyor grup.
Bir şarkı önce dans eden bir izleyici, “Geçmiş Olsun” parçasında yere çömelip göz yaşları içinde kalıyor, malûm, festival adeti, halimiz hakikatten “duman”...

1998’de yaşanan “facia”nın ardınan Türkiye'ye gelmemeye yemin etmişti Motörhead. Rock’n Coke için bozulan yemin heyecan katsayımızı yükseltmişti. Saat 21.00’da sahnenin önünde beklemeye başladık. 20 dakika sonunda, kısa bir gitar sesi duyuldu. Kalabalık çığlıklara boğuldu. İzleyicinin büyük bölümü, belli ki “bu an” için oradaydı. Lemmy “buraya 20 yıl evvel gelmeliyik” dedi, izleyicinin enerjisiyle karşılaşınca... Sahnede kaldığı bir saati aşkın süre boyunca, beklenen tüm şarkılarını söyledi. Yeni albümü “The Wörld is Yours”dan  bir şarkı için, seyircien “izin” aldı... Grup memnun izleyici memnun... Sahneden indiler... Festivalin en iyi performansını izlediğimizi sanmaktaydık, “bundan sonra Limp Bizkit mi izlenir?” dedi biri, sahne önünden ayrılırken... İzlenirmiş. Limp Bizkit, gecenin en iyi ışık düzenlemelerini ve en enerjik performansını sundu. Gözlerimizi sahneden alamadık.

Konser bitti. Uykusuz, yorgun ve kirliyik... Hedefe kilitlenmiş şekilde kamp alanına doğru ilerleyen insanlar, bir olukta akan “su” gibiydi...  Hayır, hayır, serap görmüyorduk...

17 Temmuz 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Festival konuklarından yeni albümler...

17.07.2011 (Taraf)


Lupercalia
Patrick Wolf
Mercury Records
İstanbul Caz Festivali’nin bu yılki “yeni ozan”ıydı Patrick Wolf.  Sadece müziğiyle değil; duruşuyla da dikkat çeken biri o. “Karşıtlık olsun diye değil, içimden böyle geliyor” dese de, gerek görünüşü, gerek beyanatlarıyla, “aykırı” bir yerde duruyor. 16 yaşında evinin kapısını çekip çıkan, kendine yeni bir hayat kuran Patrick Wolf, profesyonel müziğe adım attığında adını da değiştirmiş. Röportajlarında, “kendime daha iyi müzik yapmak için ilave ettim” dediği “Wolf” isminden üçüncü kişi gibi bahsediyor. İngiliz şarkıcı ve besteci, aynı röportajlarına, pek çok müzisyene benzer, hatta belki artık sıradanlaşmış olan öyküsünü de anlatıyor. Ressam bir anneyle müzisyen bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş. Babasının kontrbas, flüt ve klarnet’iyle oynayarak, caz kayıtları dinleyerek büyümüş.  Cazdan epey bir süre hoşlanmamış. Daha sonra müziğin tarihine ilgi duymasıyla, bu müziğe ısınmış. Bu onun yolunu pop’tan saptırmasa da, geleneksel öğeleren beslenmesinin önünü açmış. 
İlk albümünü henüz 16 yaşındayken yayınlayan, viyola, ukulele piyano ve davul icrasındaki başarısıyla bilinen Wolf’un beşinci stüyo albümü Lupercalia. Adını antik dönemde düzenlenen bir festivalen alıyor. 13-15 Şubat arasında yapılan, Şubat ayına da adını veren bu festival, sağlığı ve doğurganlığı; aşkı temsil ediyor. Buradan hareketle, âşk temalı şarkılardan oluşan bu albüm için Wolf, şöyle diyor: “Açık ki, âşk pop müzikte çok yaygın bir tema. Fakat ben  bu albümde aşka daha önce denenmemiş şekile yaklaşmak istedim!”


So Beautiful or So What
Paul Simon
Hear Music
Son derece içten ve doğal bir ses o. Hayranları bunca yıldır onu bu samimiyeti nedeniyle seviyor.  Müziğini geleneksel öğelerle “süslemiyor”, bir müzikal tarihi önce içinde hissediyor sonra bize anlatıyor. Paul Simon’ı  “Paul Simon” yapan şey, kariyerine 12 Grammy Ödülü sığdırması,  “The Graduate” isimli film için yaptığı “Mrs. Robinson” parçasının, Amerikan Film Enstitüsü’nce, “100 yılın 100 şarkısı” arasında gösterilmesi, 2006 yılında, Time Dergisi’nin “Dünyaya Yön Veren 100 Kişi” başlıklı listesine girmesi falan değil yani.
Geçtiğimiz aylarda yayımlanan albümü “So Beautiful or So What”ta a bu çizgiden sapmıyor Simon. Şu sıralar yeni albümünün Avrupa turnesinde olan Simon’ın yolu, 19 Temmuz Salı akşam, ilk kez İstanbul’dan geçecek, kaçırmayın...


The Pursuit
Jamie Cullum
Topkapı Müzik
Jamie Clum, Türkiye’de epeydir tanınıp seviliyordu. Fakat geçen günlerde Caz Festivali kapsamında verdiği konseren sonra, popüleritesi olukça arttı. Gerek konsereki sempatik tavırları, gerek piyanosuyla “Ezan”a eşlik etmesiyle, konserden sonra çok konuşuldu o. Pek çok enstrumanın ve müzik türünün imkânlarından faydalanıyor Jamie Cullum. Piyano ve gitarla, sekiz yaşında tanışmış. 10’lu yaşlarında, rock gruplarında çalmaya başlamış. Davuluyla bir hip hop grubuna eşlik ederken,  sevdiği parçalarda kullanılan caz örneklerini duyduktan sonra, müzik yolu yön değiştirmiş… İlk gençlik yıllarını Paris’te yerel caz klüplerinde çalarak geçiren Cullum, doğaçlama yeteneğini ön plana çıkardığı canlı performanslarıyla büyük bir üne kavuşmuş.
Sanatçının son olarak çıkardığı The Pursuit, geçmişinde elini değiriği tüm türlerden besleniyor. Kabaca caz tınılarınının pop ve rock’la buluşması olarak tanımlanabilecek bu albüm, özellikle Cullum’un vokaliyle, “çekici” bir hale geliyor. Albümde Cullum’un kendi bestelerinin yanı sıra, kulağımızın aşina olduğu popüler parçalar da bulunuyor, Rihanna’dan dinlediğimiz “Don’t Stop the Music” gibi...


Turkish Standards No:1
Yavuz Akyazıcı Project
Esen Müzik
İlk bakışta kabul edilmesi kolay bir albüm değil bu, özellikle caz “camiası” için. Elitizm damarıyla oynama ihtimali yüksek yani. Ancak açık ki, merak uyandırıcı ve kulağa eğlenceli gelen bir proje. Caz alanındaki başarılarını kısa bir google aramasıyla bulabilirsiniz Yavuz Akyazıcı’nın. Ve elbette albümde yer alan diğer isimler, Yahya Dai, Ece Göksu, Baran Say, Derin Bayhan’ın.
Sağlam ellerden çıkmış proje. Önemli olan da bu. Albümde “iyi müzik” var, bir de  tarihte pek çok örneğine rastlayacağınız üzere, sevilen ve popüler şarkıların, cazın imkânlarıyla yeniden seslenirilmiş halleri. Caz müziğin dinleyici kitlesinin azlığı üzerine fikir yürütülerek ortaya çıkan bu proje, dinledikçe güzelleşiyor. Çok seviğim ve zihnime kazınmış olan parçaları, birkaç dinlemeden sonra, albümdeki halleriyle mırıldanmaya başladığımı fark ettim... Hatta bazı parçaların bu yeni halini çok daha fazla sevdim... İlerleyen zamanlarda projeye iki albüm daha eklenecekmiş, meraktayım...
Albümde yer alan bazı parçalar şunlar: Şebnem Ferah’ın “Bu aşk Fazla Sana”sı, Nil Karaibrahimgil’in “Kek”i, Hande Yener’in “Romeo”su, Duman’ın “Seni Kendime Sakladım”ı, Teoman’ın “On Yedi” ve “Paramparça”sı, Mor ve Ötesi’nin “Cambaz”ı... 

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Cesur ve derin bir kadın: Ceyl’an Ertem

Ocak 2011 (Jazz Dergisi, sayı:61)




Gardrobunun önünde ayaklarını yere vura vura bunu giyeceğim işte diye bağıran minik kız çocukları gibi... Genellikle kış günü yazlık giyinmek istedikleri için ebeveyniyle inatlaşan... Ve hatta çoğu zaman kazanan...
Karikatürize etmek için değil; bilakis o çocukların dirençlerine inatlarına hep imrendiğim için...
10 yıl kadar önce Anima grubunun solisti olarak karşılaştık kendisiyle. Şimdi ise kendine ait ilk albüm projesi olan Soluk’la içimize girdi. Albümdeki 15 parçanın çoğu ona ait. Derin ve ağır, hem sözleri hem müziği hem de bir fırlatıp bir çektiği kusurlardan korkmayan cesur sesi. Albümdeki parçalarıyla kalbinin derinliklerini öyle açıyor ki, onu kötü kalpliler ülkesinde yaşayan yapayalnız bir masal kahramanı sanıveriyor insan; fakat yanılıyor. Çünkü o kadın, dayatılan hayatların karşısında dimdik duranlarla birlikte yürüyor. Belki de bu sebepten Ceyl’an adı. Ve belki de bu sebepten Soluk’ta yalnız başına değil Şevket Akıncı, Oğuz Büyükberber, Alp Ersönmez, Ozan Musluoğlu, Murat Çopur, Ayşe Tütüncü, Çağrı Sertel, Coşkun Karademir’in de içinde bulunduğu 50 kadar müzisyenle çalışıyor.
Ceyl’an Ertem’le hem Ceyl’an’ı hem Soluk’u konuştuk...
Anima’dan bu yana sadece müzikal değil içsel bir değişim de gözlemleniyor sizde. Halinize, tavrınıza, sahnede duruşunuza, hatta saçınıza başınıza bakıldığında bile pek çok şeyle barışmış, daha kendi gibi görünüyorsunuz. Ne dersiniz?
Anima kurulduğunda 20, albüm çıktığında 26, Joker’i yazdığımızda 21 yaşındaydım. Küçük bir kızdım. İlk kez Anima’yla sahneye çıktığımızda seyircilere bakamıyordum, Tunçay’a bakıp söylüyordum şarkıları, yere bakıyordum. Mikrofonu elime alamıyordum, ayaklıkta duruyordu. Bu büyüme sürecine herkes tanıklık etmiş oldu. Utangaçlığım geçti. Şu andaki rahatlık ondan olabilir. Anima dağıldığı gün çok üzüldüm ama kendimi toparlayıp proje üretmeye başlamam bir hafta sürdü. Hemen kafamı toplayıp bu projeyi yazmaya başladım.
Sahnede şarkıların içine o kadar giriyor, bedeninizi o kadar özgür bırakıyorsunuz ki, insanın size bakınca şarkı söyleyesi geliyor...
O da bu utangaçlıkla alakalı aslında. Bir dönem hep gözlerim kapalı söylerdim. Gözlerini kapatınca ellerin de başka şekilde hareket etmeye başlıyor. Sonra gözlerini açıyorsun, karşındaki insanla oynamaya başlıyorsun. Biri dans ediyor, sen de ona göre deviniyorsun. Sahnede dinlediğim, sevdiğim, seyrettiğim şarkıcılar da enteresan devinimleri olan şarkıcılar. Güzel görünmek, estetik durmak kaygısı olmayan şu anda ağzımı oraya çekmeliyim çünkü o ses öyle çıkabiliyor diyen şarkıcılar. Müzeyyen Senar, Meredith Monk, Björk, Bergen, Edith Piaff, Billie Holiday gibi, hep kadınları saydım...
Kadın demişken. Gündelik yaşamda kadınların uğradığı ayrımcılık malum ama bize bir kadın müzisyenin halini anlatır mısınız biraz?
Türkiye’de kadın müzisyenler üzerine araştırma yaptığım ‘cadı avı’ projemle ilgili röportaj yaptığım kadınlara da sorduğum bir soru bu. Bir kadın olarak ben ya da başka bir müzisyen yaşamıyor olabilir, ama bir tane kız sadece rap söylemeye çalışıyor diye bir köprüden saçlarından sallandırılabiliyor, ben bun biliyorum. Herhangi bir gazetenin üçüncü sayfasını açtığınızda, makarnayı soğuk getirdi diye öldürülen kadınlar var ülkemizde.
Sahne kıyafetimle evimden çalacağım yere giderken bile onlarca bakışa maruz kalıyorum. Türkiye’de kadın, kadın müzisyen, idealist bir kadın müzisyen olmak gerçekten çok zor. Çok iyi bir caz piyanisti Berklee’ye gidiyor orada dünyaca ünlü bir davulcu ‘kadın gibi çalma’ diyor. Bitti işte...
Soluk’ta 50 kadar müzisyenle çalıştınız. Hislerinizi bu kadar kişiye geçirmek ve kendinizi anlatmaya çalışmak zor olmadı mı?
Çalan müzisyenlerin hepsi benim çok yakın arkadaşım. Çok uzun zamandır dinlemeye giderdim her birini. Nasıl çaldıklarını nasıl şarkı söylediğim kadar iyi biliyorum. Daha önce birbiriyle hiç çalmamış olanlar da çaldı, enstrumanını daha önce hiç kullanmadığı şekilde kullanan müzisyenler de oldu. Ama hepsi beni o kadar iyi anlıyordu ki... Çağrı Sertel ‘Bir tane Cey’lan düğmesi var bende gelmeden önce ona bastım, şu anda öyleyim’ diyordu.
 Bu albüme yansıyan da bütün bunların güzelliği oldu. Çoğu şarkı tek kez çalındı. Her biri çok içtendi. Coşkun’un (Karademir)bağlama çaldığı kaydın üzerine, ağlamaktan söyleyemedim. Parçayla ilgili hislerimi o kadar iyi anlamıştı ki... Yetenekli ya da çalışkan olmaktan çok maneviyat taşıyor olabilmek önemli. Albüm sırasında herkes bu şekilde çaldı. Ben parçanın rengini anlattım önce, al bu notalar bunlar da akorlar deseydim belki bu kadar iyi olmayacaktı...
Albümde Neşet Ertaş’ın ‘Gönül Dağı’ türküsününe yeniden hayat vermişsiniz. O kadar hisli olmuş ki...
Albüm fikri geliştiğinde Nâzım’a parçasına Erkan Oğur çalmalı Gönül Dağı’nda da Neşet Ertaş intro çalmalı dedim. Sonra da dedim ki ‘Ne oluyor Ceyl’an sana? Sen onlara bir şey verdin mi de bir şey alacaksın?’ Belki iki albüm sonra albümümü götürüp ‘Şimdi beni dinler misiniz? Ben böyle biriyim’ diyebilirim. O nedenle vaz geçtim. Cihan Murtezaoğlu Nâzım’a parçasına çaldı; ki muhteşem çaldı. Gönül Dağı’nın kaydı öncesi çok rahatsızlanmıştım. Kayıtta bulunamadım. Çok endişeliydim. Coşkun parçayı o kadar hissetmiş ki, intro’yu uzun çalmış... Dinledim, ‘dokunmuyoruz buna ve albümde başka bir track yapıyoruz’ dedim. Coşkun’la tanışınca birbirimizi o kadar iyi anladık ki, neredeyse insanların o hep bahsettiği enerjiye inanacaktık. O da demlenmeye çalışan ama İstanbul’da yaşayan bir adam.
Nâzım’a parçasını hangi duygular içinde yaptınız?
Nazım’a parçasını Hrant Dink’in öldürüldüğü gün yazdım. O sıralar çok fazla tekrar tekrar Nâzım okuyordum. ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’yü okuyorum. O kitap çok ağlatır beni. Çok acayip bir hissiyat içindeyim, biraz bize de kızgınım, bu apolitik genç tayfaya. Düşünceleri yüzünden acı çekmiş, öldürülmüş herkesi düşünerek başlayıp sadece Nâzım üzerinden devam ettim. Sanki onun bir arkadaşıymışım gibi, onunla bir konuşma haline girmek istedim. Onu öldür, öbürünü hapse tık, diğerini parçalara ayır. Bu şekilde bir yere varamayacaklar. Bu ormanı yakamazsın...
Bir Sezen Aksu hayranı olduğunuzu biliyoruz. Zaman zaman Sezen Aksu tribute konserleri yapıyorsunuz. Son dönemde kendisine yapılan eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sezen Aksu’nun “Her kahraman bir gün can sıkar” diye bir lafı var. Çok doğru bir laf. Kendisi kendisi için bunu söylüyor. “Bir beyin cerrahı benim yaptığımın yüz katını yapıyor, neden benden bahsediyorsunuz” diyor. Sezen Aksu Türkiye’deki en iyi müziği yapan en iyi tavrı gösteren bir değil. Eleştirilmeli. Ama şöyle bir eleştiri olamaz ‘ah keşke o ameliyatı geçirirken ölseydi’. Kadın’ın böyle eleştiri alması bir faşizm. Sezen Aksu benim için anılarımın kadını, annemin, halalarımın, teyzemin idolüdür. Çocukluğumda dinlenmiş, izlenmiş, taklit edilmiş biridir. Ne zaman geçmişi hatırlasam bir Sezen Aksu şarkısı kulağıma çalınır. Albümde de o yüzden Sezen Aksu’ya teşekkür ediyorum.
Sezen Aksu, Onno Tunç, Atilla Özdemiroğlu birlikteliğinden çok şahane şarkılar doğduğuna inanıyorum. Tribute’larda o şarkıları söylüyorum ve çok zevk alıyorum.
Çok kötü şarkıları da olmuştur Sezen Aksu’nun. Işık Doğudan Yükselir’den sonrasını dinlemem ben. Oraya kadar 30 tane benim olmasını istediğim, bayıldığım şarkıları var.
En çok bu detonelik ve referandum yüzünden üzerine gidilmeye başlandı. Detone olabilirsin, boğazına bir şey düğümlenir, bir şeye üzülürsün, hastalanırsın, detone olursun...
Herkesi sevmek ya da saygı duymak zorunda değilsin ama biraz daha akıllı, zeki, insani bir tavır takınabilirsin. ‘O ölsün’, ‘o gitsin’, ‘o defolsun’, bunların hiçbiri eleştiri değil.

KAYIT ALTI: 'Sesleri biz yaratmadık, onlar zaten vardı!'

13.03.2011 (Taraf)


Şifalı otlar İçin Postüdler
Eray Düzgünsoy
Müzik Hayvanı

Müzik, dokunabildiklerimizi ya da dokunamadıklarımızı yeniden ve yeniden tariflediğinde; yani bir keşfe dönüştüğünde, kim olduğumuzu, nerede durduğumzu ve hatta nerede durmamız gerektiğini düşündürdüğünde, gözyaşartıcı mükemmelliğiyle yüzleştiriyor. Çok hayvani, çok insani, çok doğal; her neyse; sonuçta “benden taşan” oluveriyor.
Bağımsız insiyatif Müzik Hayvanı, hem müzik hem de müziğin içinden çıkan düşünceler üretiyor.
“Sesleri biz yaratmadık, onlar varlardı ve sayısız kere farklı kombinasyonlarla önümüze konmuşlardı. Biz onları yeniden söyledik.” şeklinde özetlenecek bir bakış açısına sahipler. Bu bakış açısı, müziği “sahiplik” denilen bir tahakkümden uzaklaştırıyor ve ortaya az dokunulmuş, samimi işler çıkıyor.
Müzik Hayvanı geçtiğimiz günlede ilk albümlerini bizlerle paylaştı. Eray Düzgünsoy’un (Kendisini Yakaza Ensemble’dan tanımanız muhtemel) Şifalı Otlar İçin Postüdler’i bunlardan biri. 16 bitki için yazılmış 16 kısa parçanın yer aldığı albüm, İlhan Berk’in Şifalı Otlar Kitabı’nı selamlıyor.

Fragments
Emir Emre
Müzik Hayvanı

Diğer albüm ise, Emir Emre’nin Fragments’i. Gitar ve elektroniklerin birlikteliğinden doğuyor onun müziği.  Beş parçalık albümde gitardaki ustalığını konuşturan genç müzisyen, elektronik kullanımıyla yeni sesler arıyor. Dinlerken zihinde bir hikâye kurduruyor parçalar, sesi bulup bulup kaybettiriyor. Gözünüzün önünde belirenler, hayal gücünüzün derinliklerini hatırlatıyor.
Müzik Hayvanı albümlerini, pek çok müzik markette bulabilir ve internetten indirebilirsiniz. Albümlerin bedeli ise, siz ne kadar vermek istiyorsanız o. Önceden biçilmiş bir ücret yok.
Müzik Hayvanı, dinleyiciye “çetrefil” bir yolla ulaşarak, basitin içindeki karmaşa ve karmaşığın içindeki basit üzerine fikir yürütmemizi sağlıyor.

21
Adele
XL Recordings
Kişisel bir ses. Dinledikçe kişiselleşiyor. Adele Adkins’in bu kadar kısa sürede bu kadar çok hayrana kavuşmasının nedeni muhtemelen bu...
21, Adel’in ikinci albümü. İlki 2009’da onu Grammy ödülüne kavuşturan 19’du..
21,  piyasaya çıktığı ilk hafta 352 bin adet sattı, pop listelerinde baş sıralara oturdu. Gospel, blues, bossa nova ve country öğelerden beslenilen albüm The Cure’un Lovesong parçasının cover’ıyla bitiyor.
Sadelikle gücü aynı anda hissedebidiğiniz 21, kelimenin tam anlamıyla “çekici” bir albüm.

Blue Songs
Hercules and Love Affair
MR INTL
New York’lu DJ Andy Butler’ın başını çektiği Hercules and Love Affair’ın ikinci albümü Blue Songs. İlk albümlerini üç yıl kadar önce dinleyiciyle buluşturmuştu ekip ve çok beğenilmişti. Albümdeki Blind parçasının, geçen hafta yeni albümlerini tanıttığımız Antony & the Johnsons’ın kurucusu Antony Hegardy’nin vokaliyle renklenmesi, bu beğenide önemli bir rol oynamıştı.
Blue Songs’ta Hegardy yok. Ocak ayının sonunda çıkan albüm, müzik piyasasına 15 yaşında giren Andy Butler’ın olgunlaşma dönemi olarak yorumlanıyor. Tekno üstadı Patrick Pulsinger ile birlikte kaydedilen albüm,
büyük ölçüde 80’lerin ve 90’ların parti ritmlerini barındırıyor. Elektronik öğelerin de hissedildiği, pek çok tür ve zamandan izler taşıyan albüm, bu türlerin karması olmaktan ziyade, onlardan etkilenen ancak yeni bir şey söyleyen bir tınıya sahip.

Smoke Ring for My Halo

Kurt Vile
Matador Records
Gelenekten gelen bir güçle doğruluyor Kurt Vile. Dördüncü stüdyo albümüyle karşımızda olan sanatçının tarzı, Dylan’dan Seger’e kadar pek çok isime benzetiliyor. Yanlış anlaşılmasın, kendisinin oralardan gelen bir geleneği sürdürdüğü düşünülüyor. Zira Vile’in müziği kendine münhasır, müziğinin yarattığı atmosfer de öyle...
Philedelphialı sanatçının parçaları, ilhamını insanın kendi kendineliğinden, değişen ruh hallerinden, kişisel bunalımlarından alıyor. Böyle bir iddiayla yola çıkmasa da, modern hayatın yalnızlığı onun şarkılarında tınlıyor. İnsanı yerden yere vuran bir yalnızlık değil fakat bu, alışılan ve gündelik yaşamın içinde öylece duran bir his...

The Valley
Eisley
Equal Vision Records
Teksas’lı DuPree ailesinden iki kardeş  Chauntelle ve Sherri, 90’ların sonunda kendi kendilerine müzik yapmaya başladı. Bu sırada küçük kardeş Stacy sekiz yaşındaydı. Yıllar geçti, Stacy büyüdü, kuzen Weston’da aralarına girdi, Eisley yolculuğu resmen başladı. İlk albümleri Room Noises’in üzerinden altı sene geçti.  Tanıdık bir kadın vokaliyle tatlanan, piyano ve keman kullanımıyla sürükleyici hale gelen bu üçüncü indie-pop albümü için büyük laflar edilemeyeceği açık. Ama hakkını verelim, The Valley, birkaç çocuğun müzik rüyası olmanın da epey ötesinde.

'Bono'yu gördüm hayatım değişti!'

30.11.2009 (Radikal)


Çocukken tesadüfen açılan MTV’de Bono’yu görmesiyle başlamış her şey. Bono’ya benzeme hayali onu İzmir’in Gümüldür Beldesi’nden kaldırıp İstanbul’a getirmiş. Hikâyesi tanıdık, evet... Ama kendi başına çabalayıp bulup buluşturup 30 bin lira harcayarak albümünü yapmış, klibini çekmiş ve Seyhan Müziği albümünün arkasında durmaya ikna etmiş...
Şimdi ise ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ albümüyle raflarda, aynı adlı kliple de müzik kanallarında... Özgür Çayan’ın bu ilk albümü kendisinin de kabul ettiği gibi ‘mükemmel’ değil; ama takdire şayan bir çabanın ürünü gibi gözüküyor... Bundan sonra yapacağı işler için merak uyandıran Özgür Çayan’ı izlemeye devam edin derim...
Ne hayal ediyordun albüm işine girişirken?
Benim bütün derdim yaratıcılık. Sürekli yeni bir şey denemek istiyorum. Çocukken MTV ’de Bono’yu gördüm, kendini yerlere atıyor falan çok karizmaydı. ‘Hah!’ dedim, ‘İşte budur’. Ben böyle olmak istiyorum.
Madem bu kadar deneyselliği seviyorsun. Neden pop rock’ı seçtin?
Çok samimi müzik yapıyor olsak da elbette bir ticari kaygı var. Türkiye’nin gerçekleri var. Yarın bir gün onu radyoda çalacak o gitarın distortion'ını biraz kısalım diyorsun.
Albümün hikâyesi var mı?
Şehir dışından gelen bir adamın burada kendini yalnız hissetmesi, yapmak istemediği şeylere yönelirken hayatın kayıp gittiğini hissetmesini anlatıyor.
Senin hikâyen mi bu?
Bir ara Beykent’te mimarlık okudum özel üniversite sistemini kaldıramadım. Ticarethane işte bilirsin. Oradan Yıldız Teknik’e geçtim. 20’li yaşlara kadar bir kasabadan dışarı çıkmamışsınız, İstanbul’a bir geliyorsunuz koca bir şehir. Zengin ailenin çocuğu da değilim. Bir anda burada kayboldum. Yol sorsan yanlış tarif ediyorlar. Çok yalnız kaldım o sıralar.  Kıyafetler bile uyuşmuyordu. Barda punk çalıyoruz altta lise pantalonu. Köyden indim şehire oldum.
Emre Aydın da böyle anlatıyordu ilk albümünü. Taklit en güzel öğrenme yöntemidir. Taklit ettiğin isimler var mı?
Taklit değil de özenme olarak Teoman var. Sözler iyi çalışılmış, Bülent Ortaçgil, Mazhar Alanson ilah adamlar.
‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ klibinde Cenk Durmazel, Uluç Öztürk, Ayça Varlıer oynuyor...
35 mm klip bir klip bu. İrfan Yıldırım çekti. Sahipsiz aşk mektuplarını şehrin bütün bu günümüz duygusuzluğunda yerlerine ulaştırmaya çalışan bir postacımız var klipte. Eski bir bisikletle gider, kapıları çalar, ama insanlarya koşulları nedeniyle ya da duygularını kaybettiği için o mektupları reddeder. Postacı da boynu bükük...
Hem klipte hem albümde bu yalnız adam-duygusuz kent hikâyesi ... Bayatlamadı mı artık sence de?
Aslında klişe bu hikâye. Ama ben o hikâyeye bizzat şahit oldum. Birbirini çok seven ama kaybeden iki insanı ağlarken gördüm. Albümdeki şarkılar benim 20 yaş bunalımlarımdan çıktığı için, albüme öyle bir hava sinmiş olabilir.
Bir sonraki albümde biraz daha oturur mu tarzın dersin?
Yeni albümde belki de daha hissiz, daha iyi konseptlerde bir şeyler yazarım. Daha rock, daha elektronik, daha deneysel şeyler yapmak istiyorum. Bugün U2 ‘No line on the horizon’ gibi bir albüm yapıyor. Q dergisi hala beş yıldız verebiliyor. Bu adamlar eline yeni gitar almış liseli çocuk gibi gitarla oynarken, bizimkiler olduğu yerde sayıyor.
Genelde popüler rock grupları politik bir tavır da benimsiyor. Sende de var mı böyle bir tavır?
Politik bir tavrım var tabi. Ama söylemi çok tekrar ettiğiniz zaman anlamı azalıyor. Samimiyetsizleşiyor. Bugün Bono’yu bile eleştirenler çıkıyor. ‘Abi Afrika’dan bahsediyorsun, konserin ön biletleri 550 lira’. Politik olmanın böyle bir riski var. Mor ve Ötesi, Rock’n Coke’u protesto edip Fanta festivaline katılıyor... Aslında böyle uzaktan bakarak eleştirmek de hoş değil. İş bir yerde düğümleniyor işte. Ben de politik şarkılar yazdım, albüme koyacağım, ama yanlarında bir aşk şarkısı olsun da istemiyorum, garip bir duygu. Bir de her şarkıda toplum eleştirisi gazıyla hareket ediyorsan, sen git o şarkılarla 13-15 yaş grubuna hitap et.
Senin politik söylemin biraz daha içine kapalı. Klibin sonunda postacının yanına bir sokak köpeği geliyor ve BGD (Barınak Gönüllüleri Derneği) logosu beliriyor...
Bir klip çektik, para harcadık, niye bir işe yaramasın? Mesela U2’nun bütün dünyada yayınlanmış ‘Pop’ albümünün içinde ‘Fehmi Tosun’a adanmıştır’ diye yazıyor. Albümü elime aldığımda Fehmi Tosun’u araştırdım ve öğrendim ki Türkiye’nin insan hakları ihlallerindeki ilk vakasıymış. Körü körüne birilerine küfretmekten daha elle tutulur bir şey bu.
Adını ilk duyduğumda 'Mahir Çayan’la akrabalığı var mı acaba' diye düşünmüştüm...
Evet akrabalığım var. Ama akrabalığım olsun olmasın Mahir Çayan çok saygı duyulacak bir adam. Bu mevzudan çok bahsetmek istemiyorum; çünkü çok şey geldi başıma bu yüzden. Ayrıca Mahir Çayan gibi bir adamın yanında benden bahsedilmesi ona büyük haksızlık olur. Artık kendi değer verdiği şeyler için yola koyulan adamlar kalmadı. Ben devrim olsun demiyorum ama bir sömürü varsa ortada onun ortadan kalkmasından yanayım. İnşallah tişört baskılarına kadar gitmez ama efsane bir adam o.

'Müzik zaten seksi olmalı'

07.01.2010 (Radikal)


Onu tanımıyor musunuz? O halde ismini ‘Google’a  yazıp ‘görseller’de aratınız. Birbirinden ‘erotik’ fotoğraflarla karşılaşıp heyecanlandınız mı? Tamam. Doğru adrestesiniz, onlar Kid Loco’nun albüm kapakları. Şimdi ise ‘web’e tıklayıp özgeçmişine bakınız. Okuduklarınız sizi fotoğraflardan daha çok heyecanlandıracak. Çünkü o, akıllara ‘chanson’larla gelen Fransız müziği içinde acid caz, trip hop, elektronik ve hatta punk tınılarıyla bir tünel açıp, zihnini müzikle besleyenleri peşinden sürükleyenlerden. Asıl adı Jean-Yves Prieur. Kendine Kid Loco (deli çocuk) diyor.
80’lerde başlayan müzik aşkını 90’ların başından beri Rock Radical Record, Bondage Production ve Yellow Production gibi sanatçılara prodüktörlük, Stereolab, Pulp, Mogwai, The High Llamas, Talvin Singh ve Dimitri from Paris gibi müzisyenlere remiksler yaparak sürdürüyor. Ha şu erotik kapaklı albümler mi? Onlar için bkz. ‘Kill Your Darlings’ ve ‘Jesus Life for Children Under 12 Inches’, vb.
‘Bu laflar boş, elbette tanıyorum’ diyorsanız şayet, hemen sadede gelelim... Deli çocuk, 8 Ocak Cuma akşamı, yani yarın DJ setiyle Garanti Caz Yeşili kapsamındaTamirane’de...
Şimdilik ise kendisine sorduğumuz birkaç soru ve cevabıyla bizim sayfalarımızda...
Kendinizi alternatif Fransız müziğinin inşacılarından biri gibi hissediyor musunuz?
Kesinlikle evet. Bundan 30 sene evvel, Fransa’da müzik şimdikinden çok çok farklıyken, farklı bir şeyler yapmaya ve bundan keyif almaya çalışan birkaç çocuktuk ve aramızda biraz daha büyüklerimiz vardı. O dönem hem çok keyifliydi, hem de hiç kolay değildi.
Bütün bu hikâye nasıl başladı peki?
Önce yatak odamda, 13 yaşındaydım... Sonra da Punk gruplarında gitar çalarak başladım.
Hem Kid Bravo hem de Kid Loco isimleriyle müzik yapıyorsunuz. Bu iki farklı isim müzik kariyerinizin değişik bölümlerini mi anlatıyor?
Yaptığım şarkıların altına Kid Bravo diye imza atıyorum. Kid Loco ise bir isimden çok bir müzik grubu gibi. Grubun tek üyesiyse benim...
Müziğinizin kendisi ve sunuluşu seksi  tonlar içeriyor. Neden?
Bilmiyorum aslında. Kendimi bu tarz müzikle rahat hissediyorum. Bence müzik zaten seksi olmalı...
Bir röportajınızda dans pisti için müzik yapmıyorum demişsinz. Peki ne için yapıyorsunuz?
DJ’lik yaparken dans pisti için müzik yapıyorum tabi ama kendi albümüm için şarkı yaparken iş değişiyor. O zaman hiçbir şeyin olmadığı kadar saykodelik müzik yapıyorum.
Bir şarkıya remiks yapmaya nasıl karar veriyorsunuz?
Remiks yapmak için üç neden vardır: Birincisi, iyi bir şarkıdır. İkincisi, iyi insanlar tarafından yapılmıştır. Ve üçüncüsü, iyi para veriyorlardır. Eğer iki koşul yerine geliyorsa, tamamdır, remiks yaparım...
Fransız radyolarındaki şu yüzde 40 kotası (müzik listesinin yüzde 40’ı Fransızca olmak zorunda) Fransız müziğinin yayılmasını ve gelişmesini sağlıyor mu gerçekten? Nasıl değerlendiriyorsunuz bu kotayı?
Umarım dediğin gibi çalışıyordur, ama unutma bu iyi müziğin yapılmasını sağladığı anlamına gelmez. Bu kota birkaç yıl önce çıktığında Fransız Hip Hop’unun gelişmesini sağladı. Fakat daha sonra radyolar Fransızca Hip Hop çalmayı bıraktı. Ve şimdi geldiğimiz nokta 30 yıl önceki müzik piyasasıyla aynı.
Peki ‘Fransız müziği’ni nasıl tanımlarsınız?
Tanımlayamam; çünkü pek dinlediğim söylenemez.
Türkiye performansınızda bizi neler bekliyor?
Yüksek sesli mükemmel bir dans müziği...

Memelerime mektup...

07.08.2009 (Radikal Kitap)


Sevgili Memelerim,
Geçenlerde bir kitap okudum. Her satırında sizi düşündüm, uzun uzun ve heyecanlanarak... Sonra size yazmaya karar verdim; ama girişi sonucu birbirine karıştırarak... Bütün kompozisyon kurallarını delip geçerek yani. Lisedeki kompozisyon hocam ‘Füdu’nun öğrettiklerine inat. Sadece canım öyle istiyor diye...
Çünkü bu satırların yazılmasına vesile olan kitap, buna benzer bir his yarattı bende. Pek çok kadından ergenlik çağında memeleri ufak ufak uç vermeye başladığında onları saklamak için bin bir türlü yol denediklerini duymuştum. Onları hiç anlamadım. Ben size hiç ihanet etmedim. Yıllarca memelerinden utanan ve bu yüzden onları saklayan kadınlara inat, "Memelerimin Tarihi" diye bir kitap yazan Monique Ayoun’u okuyunca, yüzümde muzip bir gülümsemeyle çığlık çığlığa adınızı haykırmak istedim.
Kasabalarda kız çocuklar yetiştirilirken maruz kaldıkları garip adetler vardır. Edepli olsun diye ağzına erkek ayakkabısıyla vurulur. Bir de memeleri normal boyutta olsun diye üzerlerine istenilen büyüklükte bir kap kapatılır. Her şeye burnunu sokan komşu teyze, ayakkabıyla ağzıma hafifçe dokunduktan sonra (Bu satırlardan anlaşılacağı gibi ayakkabı vurma adeti işe yaramadı) size ‘normal’ boyda bir kap kapatınca korkuya kapılmıştım. Doğru kendi evimize gittim, gizli gizli mutfağa girdim. Devasa bir tencere alıp sizin üzerinize koydum, kocaman olun diye...
 Genç bir kadının memeleriyle yaşadığı yasak aşkı başka nasıl anlatabilirim. Sizi hep çok sevim...
Bir kadının kendi vücudundan aldığı haz kadar büyük bir haz yok bana kalırsa. Hülya Avşar yıllar önce bir gazeteye verdiği röportajda ‘Mastürbasyon yapar mısınız?’ sorusuna “Hayır. Ama vücudumun yavaş yavaş geliştiği dönemlerde uzun uzun aynaya bakar kendimi incelerdim” diye cevap vermişti. O genç kadın her gün büyüyüp gelişen kıvrımlarına âşık oluyor, vücuduna bakmaktan ve dokunmaktan haz alıyordu.
Monique Ayoun da kadınlığını yavaş yavaş fark ettiği dönemlerde aynı duyguları yaşamış. Kitapta bu duyguları şöyle anlatıyor: “11 yaşındaydım, memelerim büyümeye başladı. Altı ay sonra avuçladığımda birer meyve gibi ellerimi dolduruyorlardı. Bundan pek gurur duyup memelerimi kız kardeşime gösterdiğimde beni başından savdı: ‘Öff... Sürekli kendini incelemekten vazgeç. Bu gidişle narsist olacaksın!’ Ve kendisi henüz, benim her gece hafif bir müzik eşliğinde striptiz yaptığımı bilmiyordu bile. Memelerimi avuçlayıp, yüzümü hafifçe geriye atıp havuz kenarındaki bir Hollywood aktrisi havasına bürünüyordum...”
Kitabı okurken hep bir heteroseksüel ilişki nesnesi gibi anılan ve bu ilişkilerin karikatürize malzemesi olan memelerin; sizlerin, asıl sahipleri kadınlarla olan ilişkilerini haykırışı kendimi zafer kazanmışım gibi hissettirdi. Çünkü kadın bu aşktan utanır, saklar ve haykıramaz. Delicesine âşık olduğun birini yıllarca saklamak zorunda olmak ne kötü şey...
İşte o yüzden sevgili memelerim, bahsettiğim bu kitap ‘meme’ demekten imtina edip ‘göğüs’ diyen bir insanlar topluluğu için, tam da kompozisyon öğretmenine kızıp girişi sonucu birbirine sokmak, tüm kuralları altüst etmek gibiydi... Tamam, çok da abartmaya gerek yok, bir kompozisyonu tüm kuralları altüst ederek yazmak edebiyatı ne kadar sarsarsa, memelerin tarihini yazmak da toplumsalın kurallarını o kadar sarsar, biliyorum.
Şimdiye kadar pek çok gazete sayfasına başka başka nedenlerle konu olan Ayoun’un Memelerimin Tarihi, bir kadının memeleri üzerinden kendi kişisel tarihini nasıl anlatabileceğini ortaya koyuyor. Çok yalın, esprili ve övünülecek kadar basit yazılmış bu küçücük kitapta bir kadının memelerinin gündelik yaşamdaki her ayrıntıyla ayrı ayrı ilişkisi olduğu anlatılıyor. Yazar belki de biriyle tanışırken ‘Merhaba ben Monique. Bunlar da memelerim’ diyordur. Ne güzel...
Bunu düşünüp cesaretlendim. Sevgilisini herkesle tanıştırmak isteyen genç bir kadın gibi, memelerimi gazetenin içinde gezdirmeye niyetlenmiştim ki kitapta Monique’nin memeleriyle iş yerinde ne yaşadığıyla ilgili bölümü okudum: “Bir pazarlama şirketinde iş buldum ama tuhaf şekilde benden nefret ediyordu. Neden olduğunu anlayamıyordum. Her şeyi beni ‘çok seven’ müdürün şu mektubuyla açığa çıktı: ‘Sevgili Mona, sadece küçük bir nasihatim var: ofise gelirken etkileyici dekoltelerden uzak durmaya çalışın. Zira bu, beni gayet motive etse de, iş arkadaşlarımızın sinirine dokunuyor!’”
Aslında memelerle kişisel tarih arasındaki böylesi bir bağlantı olduğunu daha önce de anlamıştık birlikte, hatırlıyor musunuz? Vücudunun kıvrımlarına hayran olduğum, aslında küçük ama muntazam memeli bir arkadaşım vardı. Bir gün bana “Benim memelerim ne zaman çıktı, babamla aram o zaman bozuldu. O güne kadar hiçbir şeye karışmayan adam birden değişiverdi. Bu adamların derdi bizim kadınlığımızla” demişti. Meme kadınlığın simgesiydi çünkü. Toplumsal normların bekçisi aile temsilcileri şehvetli, seksi; kadın gibi görünmeye başladığımız an bizden korkuyordu...
Bütün bu korkudan öcümü almak ister gibi belki de bu kitabı ben yazmalıydım, sizin için. Sadece bir mektupla yetinmemeliydim.
Ama benden önce yazan biri olduğuna göre ondan alıntı yapayım: “Babam memelerimin olmasından çok hoşlanmıyor gibiydi. Oysa annem tam tersi onların büyümesini sabırsızlıkla izliyordu. Onları omuzlarımın arasına mı gömmeliydim, yoksa şişirip mi gezmeliydim? Zor bir ikilem.”
Evet mektubun sonundayız... Bırakalım da son sözü memelerinin şehvetiyle sayfaları inleten Monique Ayoun söylesin ki bizim sayfalarımız da inlesin...
“Etraftaki dekoltelerden uyarılmış, sersemlemiş, keyiflenmiş durumda, kibirle çekerler sancakları. ‘Çekil, oraya ben geleceğim’ dercesine birbirlerini iterler. Aynı zamanda hem birbirlerinin yardımcısı, hem de rakibidirler çünkü. Evet, yaz geldi mi vakit memelerin vaktidir. Taptaze çiçek kokuları içinde ani arzuları, kontrol edilemeyen gülüşleri vardır. Yazın taze ve serindirler. En azından vücudun geri kalan kısmına göre! En muzip ve yaramaz halleriyle her fırsatta burunlarını dışarı çıkarıp temiz hava almaya çalışırlar. Üstü açılan arabalarda rüzgarın tüm şiddetiyle memeleri çalkalaması ne muhteşemdir! Üzerlerinde birer çilek bulunan limon sorbeye dönüşürler. Bazen bakışlardan uzakken, dille azıcık dokunulur onlara...”

MEMELERİMİN TARİHİ
Monique Ayoun
Çeviren: Ayşe Can 
Sel Yayıncılık 
2009 
120 sayfa, 9 TL.