Ömür Şahin Keyif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömür Şahin Keyif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2013 Pazartesi

Beni kategorize etme, damgalama beni

Birgün (07.10.2013)




Orta Doğulu bağımsız elektronik müzik topluluğu Soapkills’in kurucularından biri o. Beyrut’tan Paris’e taşındıktan sonra, bu deneyimini kendi adını taşıyan Arapça sözlü albümlere taşıdı. “Söylediklerim kimin umrunda, politik ve estetik duruşumu anlayın yeter” diyen Hamdan son olarak Jim Jarmusch’un ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ filminde ‘Hal’ isimli şarkısını söyledi.
Filmekimi izleyicisi dün önce o filmi izledi, ardından da yeni albümü Ya Nass’ı nisan ayında bizimle buluşturan Lübnanlı şarkıcıyı Salon’da canlı canlı dinledi.
Konser öncesi Hamdan’la konuştuk.

>>“Müziği coğrafya üzerinden tanımlamıyorum” deseniz de sizinle ilgili haberlerin neredeyse tümü ‘nereden geldiğinizle’ ve ‘acıklı’ hikâyenizle ilgileniyor. Bazen size de müziğin kendisini kaçırıyormuşuz gibi geliyor mu?
Kesinlikle öyle bir eğilim var. Ancak neyse ki bu yavaş yavaş müziğin lehine gelişiyor. Bazen gazeteciler sizin için haber yaparken belli bir başlığa ya da sizi kategorize etmeye ihtiyaç duyuyorlar. Ama yakın zamanda görüştüğüm herkes çok daha duyarlı davranıyor ve hikâyemden çok albüme odaklanıyor.

>>Müziğinizi bir ‘şarkı söyleme arzusundan çok ‘kendi alanınızı yaratmaçabası’ olarak değerlendiriyorsunuz. O ‘yaratılmış alan’dan kulağımıza bol bol melankoli geliyor. Sizdeki kaynağı nedir bu hissin?
Müzik benim kendi iç dünyamla bağ kurabilmem içim bir şanstı.Kendimi ve duygularımı daha yakından tanıdım. Hatıralar, deneyimler, arzularlar, korkular, problemler…Müzik yaparken tüm bunlarla bağlantıya geçmeye çalışıyorum. Gerçek bir melankolik müzik hayranıyım. Bu müzik kendine varoluşsal sorular sorabilmeyi sağlıyor. Cevaplar bulmanın peşindeyim. Melankolik müzik size cevap vermiyor. Ama kendi içinizdeki melankoliden sıyrılmanızı sağlıyor. Ayrıca Arapça şarkı söylüyorum. Arap müziği, tıpkı Türkiye müziğinde olduğu gibi, içinde melankoli saklar.

>>Suriyeli şarkıcı ve oyuncu Esmahan’ın bir şarkısını duyduktan sonra Arapça söylemeye karar verdiniz. Sizi 26 yaşında ölen bu özgür ruhlu kadında en çok etkileyen ne oldu?
İç savaş bitmişti. Bir bardaydım. Gece çok geçti. Çok büyük bir partinin sonrasıydı. Batı müziği eşliğinde dans etmiş ve çok yorulmuştum. Öfkeli bir genç kadındım. Öfkeliydim çünkü bu güzel ülkede olan bitenin ‘neden’ini anlayamıyordum. BirdenEsmahan’ın parçası çaldı. Devrim gibiydi. Kalbime saplandı. Ve ‘Ya Habibi Ta’ala’ isimli o şarkıyı söyledim ve kaydettim. Arapça şarkı söyleme isteği benim için çok doğal gelişti. Yapmam gereken buydu. Samimi, kalbimden gelen bir şeyler yapmanın peşindeydim. Elbette İngilizce çok daha popülerdi. İngilizce söylerken sürekli televizyondaydım. Arapça söylemeye başlayınca müziğim daha ‘yeraltı’ bir kimliğe büründü. Öte yandan bu konu bir polemiğe dönüştü. ‘Söylemeyi bilmeden nasıl Arapça söylersin, neden elektronik müzikle söylüyorsun?’ dediler… Ama söylemeye devam ettim. Esmahan bir melek gibi geldi ve hayatımı değiştirdi. Bu bir tesadüf değildi...
>>Kendi adınızı taşıyan ilk albümde Madonna’nın yapımcısı Mirwais’le çalıştınız. Bu işbirliğini sevdiğinizi de biliyoruz. Onla karşılaşama kadar neler yaşadınız?
Soapkills’in ardından Paris’e geldim. Elektronik ve Arapça sözlü bir şeyler yapmak istiyordum. Tanıştığım tüm yapımcılar önüme ‘worldmusic’ alternatifini koyuyordu. Ya da Arapça olduğunu duyunca darbuka öneriyordu. Vizyonu olan birini bulmalıydım. Tam bu dönemde Mirwais’le tanıştım. Birbirini bilmeyen iki dünya bir araya geldi. Müzik suratımıza çarptı.

>>JimJarmusch’la tanışmanızda Filistinli bir yönetmen olan eşinizin etkisi oldu mu?

Marakeş’te bir film festivalinde tanıştık. EşimElia Süleyman, Jim ve onun eşi birlikte yemek yedik. Festivalde sahneye çıktım. Konserimden sonra Jimbanabu teklifle geldi. İki yıl sonra ‘Hal’ı yazdım ve iki ay içinde Tanger’de bütün gece çekim yaptık.
Jarmush’un filminde rol almak bir onur benim için. Büyük hayranıyım. Muhteşem bir deneyimdi. Bu arada Jim’le arkadaşız artık. Çok tatlı biridir. Çok zeki, çok duyarlı çok esprilidir. Arap müziğini çok sevdi. Ona bir sürü klasik Arap müziği albümü verdim.

>>Paris’te yaşıyorsunuz. Avrupalılar sizi görünce şaşırıyor mu? Ülkenizde sizin gibi daha pek çok kadın olduğunu anlatmak zorunda kalıyor musunuz?
Tabii ki evet. Ben bu bilgisizliği medyanın, haberleri manipüle etmesine bağlıyorum. Ancak şu anda insanların birbirini tanımaları daha kolay. Ben 10 yıl önce Soapkils’i kurduğumda insanlar Arapça elektronik müziğe hiç hazır değildi. Çok yadırgadılar. Ama şimdi hazır olduklarını görüyorum. Artık kendini damgalanmış hissetmeden var olmak daha kolay. İnsanlar yaptığım müziğin dilini anlamasalarda şarkıların içinden geçtiği duyguları anlıyorlar.Şarkılarımda yapmaya çalıştığım şey sınırların dışına çıkmak. Ne söylediğim kimin umurunda!Politik ve estetik bir pozisyon alıyorum ben. Bunu beni damgalamadan hissetmek mümkün.

>>Lübnan’da iç savaşın içine doğdunuz. Aileniz siz çok küçükken ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Savaş yaşayan bir ülkeye ait olmak ve göçmenlik sizde ne gibi etkiler yarattı?
Bu taşıması çok zor bir şey. Bir çeşit sürgün… İç savaş bittikten sonra Lübnan’a geri döndük biz. Ülkemi tanımaya, keşfetmeye başladım. Kendimi burada da evde hissedemedim. O vakit hiçbir yerin benim evim olmadığını anladım. Kendi güvenliğimi sağlayacak, mutlu olacak bir alan bulmak zorunda kaldım. Keşfetmeye, aramaya başladım. İçinde yaşadığım Arap dünyasını sevmiyordum. Sevilecek bir alan yaratmak zorundaydım.  Bulduğum şey müzikti. Bu kültürümle aramda organik bir bağ kurmamı da sağladı.

30 Eylül 2013 Pazartesi

‘Olanları hayal bile edemezdim’

Birgün (28.09.2013)


23. Akbank Caz Festivali, en önemli konuklarından birini bu akşam ağırlıyor. İngiltere cazının kendine has dilini yaratmayı başarmış emektar isimlerinden John Surman, saat 18.00’da Cemal Reşit Rey konser salonunda olacak. 
1960’lardan günümüze uzanan kariyerinde farklı enstümanlara olan ilgisiyle de dikkat çeken sanatçıyla konserinden önce konuşma fırsatı bulduk.

Bir röportajınızda “Bariton saksofon bir arazide yol alan iki katlı otobüsün tüm kıvraklığına sahip” diyorsunuz. Bu enstrümanla nasıl tanıştınız?
Aslında bu benim cümlem değil. Bir eleştirmene ait. Bariton saksafon çok büyük ama aynı zamanda aralığı da çok geniş. Onu ilk gördüğümde, inanın, ne olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Sadece görünüşünü sevdim ve satın aldım. Daha sonra sesinin de ne kadar güzel olduğunu fark ettim ve onu çalmayı her zaman çok sevdim.

Cazla ilk karşılaşmanız da böyle tesadüfi mi?
9-13 yaşları arasında kilise korosundaydım. Ama koroda sadece erkekler vardı ve ben soprano sesleri yalnızca futbol tezahüratlarında duyuyordum. Bir ikinci el dükkânında klarnet buldum. Daha sonra radyoda caz dinlemeye başladım.

‘Tek’ sizin için asla yeterli değil, değil mi?
Kesinlikle öyle. Ama 1900’lere, cazın başlangıcına bakarsanız, onun aslında farklı müziklerin karışımı olduğunu görürsünüz. Türk müziği gibi… Bandolar, Affrika müziği, bir tutam İspanya, Country-folk müzik, Krio müziği... Caz bir çeşit dünya müziği olarak başladı. Bugün gelinen noktada ise aynı yere geri döndü.

‘Geri döndü’ de pek kolay olmadı… Örneğin siz elektroniklere ve synthesizer’a ilgi duymaya başladığınızda, ‘Gerçek caz akustik olur’ görüşü hakimdi. Çok eleştirildiniz…
O eleştirenlere caz polisi diyordum… Ve ben gözaltındaydım. Her zaman değişik enstrümanlara ve farklı türlere meraklı oldum. Synthesizer’ın bu müzik içinde nasıl tınlayacağını merak ettim ve bir tane aldım. Enstrümanın sunduğu imkânları sevdim. Çıkarabileceğim birçok ilginç ses vardı. Aynı zamanda sıkıcı ve saçma sesler, öngörülebilir bir gürültü de elde edebiliyordunuz. Kesinlikle bunlar da ilgimi çekiyordu.

Geçen yıl çıkardığınız Saltash Bells, uzun zaman sonra kaydettiğiniz ilk solo albüm. Nedir bu ‘mola’nın sebebi?
90’lardan sonra solo kayıt yapmadım çünkü farklı enstrümanları araştırıyordum. Yaylılar örneğin…

Kayıtlarınızda klasik müzik sanatçılarına bile doğaçlama çaldırıyorsunuz. Bu deneyimi anlatır mısınız?
Klasik müzikçiler genelde, başka birinin yazdığı bir eseri çalarken mükemmelliğin peşine düşüyor. Eğer bir orkestra içindeki bir kemansan, senin görevin tam olarak yanında oturanla aynı sesi çıkarmaktır. Kendin olmak ürkütücüdür. Bir çoğu bu nedenle endişeleniyor. Fakat onların eline normalde kendilerine ait olmayan bir enstrümanı veriyorum. Bir piyanistin eline flüt verince hata yapmaktan daha az korkuyor. Doğaçlamacılar için en büyük problem hata yapmaktan korkmak. Eğer bu işi yapacaksanız kafanızdan hata korkusunu atmanız gerekiyor. Mükemmeliyetçi olmak işe yaramaz. Eğer mükemmel çalıyorsanız doğaçlama yapıyor olamazsınız.

Çeşitli grupların hem lideri hem de elemanı olarak çaldınız. İyi bir grup lideri nasıl olur?
Bu çok zor bir soru. Çünkü ben çok iyi müzisyenlerle çalıştım. Gil Evans mesela, muhteşem bir liderdi. Ve hala tam olarak ne yapıp herkesin muhteşem çalmasını sağladığıyla ilgili bir fikrim yok. Müzisyenlerin ona büyük bir saygısı vardı. Aynı zamanda müzisyenlerden gelen tekliflere de açıktı.

Orta doğu müziklerine ilginiz malum. Ne katıyor caz sahnesine bu coğrafya?
1963’te bir öğrenci olarak İstanbul’a geldim. 20’li yaşların başındaydım. Daha önce hiç duymadığım inanılmaz bir müzik geldi kulağıma: Folk. O yıllarda Orta Doğu müziklerinin gramofon kayıtlarına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Elbette dünyanın her yerindeki folk müzik ve mükemmel doğaçlamalar var. Birbirlerine çok benziyorlar. Çalma şekilleri de çok ilgi çekici. Klasik müzik, Türk müziği, Mısır müziği hepsi arasında o kadar çok ortak yön var ki… Bunları öğrenmek çok önemli.

İlk kaydınızı 1969’da yaptınız. Yeni albümünüz geçen yıl çıktı. Bu zaman içinde hayalleriniz gerçek oldu mu? Müzikten tam olarak istediğinizi aldınız mı?
1969’da, tüm bu olanları hayal bile edemezdim. Belki ‘çeyreği’ aklımdan geçebilirdi. O günlerde hayal ettiklerimin kat be kat üstünü aldım.


Uzun yıllardır kayıtlarınız ECM’den çıkıyor.Bu büyük bağımsız plak şirketinin caza en büyük katkısı nedir sizce?
1070 ve 80’ler caz için çok zor zamanlardı. 60’larda caz çok daha popülerdi. Daha sonra o yıllardaki büyük yıldızlar aramızdan ayrıldı. Karanlık döneme girildi. ‘Caz devam edecek mi, bitecek mi?’ türünden tartışmalar yapılıyordu. Blue Note gibi büyük şirketler o dönemde sektörden elini eteğini çekmişti… İşte bu dönemde ECM’in Avrupa’da çıkardığı albümler çok önemlidir.

**Fotoğraf: Tim Dickeson

27 Eylül 2013 Cuma

‘Birbirimize hava atmaya gerek duymuyoruz’

Birgün (27.09.2013)

Fransız şansonlarının romantizmi üzerinde bir el gibi dolanan İtalyan trompetçinin sesi, onları sarıp sarmalayan İskandinav melankolisi… İtalyan trompetçi Paolo Fresu, Fransız akordeon sanatçısı Richard Galliano ve İsveçli piyanist Jan Lundgren’in 2008’de kaydettiği albümün adı Mare Nostrum, Romalıların Akdeniz’e verdiği isim: Bizim deniz. 
Proje, müzik sahnesinde duymaya aşina olduğumuz şekilde ‘kültürler ve türler arası geçişlilikten besleniyor’. Ancak Mare Nostrum, benzer bir çok albümün ‘sesleri alıp çorba yapalım’ şeklindeki tutumuna inat, ilham aldığı tür ve müzikleri hazmedip, tek, yeni ve doğal bir ses çıkarıyor. Bu ‘zor zanaat’i anlamanın en kolay yolu ekibi yarın Akbank Caz festivali kapsamında 20.30’da Cemal Reşit Rey konser salonunda izlemek. Ancak ondan önce projenin alâmetifârikasını yaratıcısından okumak isterseniz, doğru yerdesiniz. Piyanist Jan Lundgren’le konuştuk.

Ülkenizde tanınan bir tenisçiyken, o defteri kapatıp tamamen müziğe döndünüz. Nasıl verdiniz bu kararı?
Müziğe olan ilgim tenise olandan çok daha fazla büyümüştü. Aynı zamanda en yüksek kalibrede bir tenisçi olamayacağımı düşünüyordum. Yeterince iyi değildim. Profesyonel bir tenisçi olmak için büyük bir yetenek ve istek gerekiyor. Karar vermem zor olmadı yani. Aynı zamanda doğaçlamayı keşfetmiştim. Aşık olmak gibiydi…

Caz size özgürlük mü vaat etti?
Özgürlükten bahsedeceksek, müzik bir dil gibi. 15 yaşındayken cazı keşfettim. Daha önce hiç duymamıştım. Beni aşık eden bir keşifti bu. Daha önce anlamıyordum, çünkü tanımıyordum. Ama duyduğum en güzel şeydi. Kodları yıkan bir doğaçlama caz dili… Sanki bambaşka bir ülkeye gitmişim, orada aşık olmuşum ve dillerini konuşamıyormuşum…

Doğaçlamanın en hassas noktası nedir sizce?
Müziği anlamak hayat boyu süren bir yolculuk. Kendi dilinizi yaratmalısınız, ama başkaları da bunu öğrenebilmeli. Yetenek yolda karşılaştığınız zorlukları aşmanıza yardım eder. Ama duygu ve tutku yetenekten daha önemli. Tutku olmadan öğrenmeye devam edemezsiniz…

İsveçli bir müzisyen olarak Akdenizli bir projeye dahil olmak sizi zorladı mı?
Mare Nostrum Roman dilinde ‘Bizim denizimiz’ demek. Benim içinse ‘Herkesin denizleri, bütün denizler’ anlamına geliyor. Bu proje benim için İsveçli köklerimi, Paolo (Fresu) için İtalyan, Richard (Galliano) için Fransız köklerini anlatıyor… Müziğin içinde İskandinavya’yı, İsveç’i ve melankoliyi duymak mümkün…

Müzikte çok kültürlülüğe yönelme isteğiniz nasıl gelişti?

Doğal şekilde gerçekleşiyor. Zaman içinde gelişiyor. Kültürler, ülkeler arasındaki köprüler her zaman ilgimi çekmiştir. Bu müzikte de çok önemli. Dünyanın nasıl olabileceği konusunda bir model.

Eleştirmenler Mare Nostrum birlikteliğini ‘güven’ ve ‘uyum’ kelimeleriyle anlatıyor. Siz nasıl tarif ediyorsunuz?

Evet, birbirimize güvenimiz sonsuz. Ayrıca büyük saygı duyuyoruz. En önemlisi ise birbirimize hava atmaya gerek duymamamız. Müzikle iletişime geçmek son derece özgür bir alana sahip olmanızı sağlıyor. Burada yine dile benzetebiliriz. Üçümüzde farklı diller konuşuyoruz ama anlaşabiliyoruz.






26 Eylül 2013 Perşembe

Top benim diye santrafor olacak değilim


Birgün (26.09.2013)



Türkiye’de son yıllarda müziği omuzlanarak sesini yükselten ve ‘genç nesil’ diye adlandırılan caz müzisyenlerden biri o. Bestelerindeki kendine has tavrını ve derinliğini ilk albümünde dahi bize duyurmayı başarmıştı. Saksafon sanatçısı ve besteci Tamer Temel’in ikinci albümü ‘Bir Kedi Kara’nın dinleyiciyi heyecanlandırması için bu bile yeterliydi. Temel’e Serkan Özyılmaz (piyano), Volkan Topakoğlu (kontrbas), Eylül Biçer (gitar), Cem Aksel (davul) ve Kenny Wollesen’in (vibrafon) eşlik ettiği albümdeki dinledikçe anlamlanan, katman katman açılan, ustalıkla örülen sesi duyunca heyecanımız katlandı. Tamer Temel’le 26 Eylül’de Akbank Sanat’ta Akbank Caz Festivali kapmasında canlı canlı dinleme fırsatı bulabileceğimiz bu ‘ses’i konuştuk…



Sessiz sesiz ilerliyorsun. Yoğun bir tanıtım faaliyeti yürütmüyor, sosyal medyayı bunun için kullanmıyorsun. İşler bu devirde böyle yürümüyor. Bu sadeliğinin sebebi nedir?
Bu çok bilinçli bir tercih değil. Ben her zaman ‘aman fazla olmasın, insanları sıkmasın, tacize varmasın, gereksiz bir gösteriş olmasın’ diye sadeleştirmeye çalışıyorum. Öte yandan çok dışa dönük biri değilim. En çok çekindiğim şeylerden biri de hak etmediğim ilgiyi görmek, çok büyük bir şey yapmışım da paylaşıyorum gibi görünmek istemiyorum. Çok bir şey de yapmıyorum. Elimden geleni yapıyorum.

Aynı sadelik müziğine de yansıyor. Nota bolluğuna girmeden yalın besteler yapıyorsun… Benzer bir kaynaktan mı geliyor bu tavır?
Belki… Çalarken de beste yaparken de mümkün olduğu kadar sadeleşmesine ve gereksiz gevezelikten temizlenmesine çalışıyorum. O yüzden çok uğraşıyorum parçaların üzerinde. Solo çalarken de buna dikkat ediyorum. Albümde öne çıkan, şovunu yapan kimse yok; ben de dahil… Top benim diye santrafor olacak değilim. Kaleye de geçmek lazım arada… İnsanların saksofoncuyu, davulcuyu ya da basçıyı değil müziği dinlemesini istiyorum. Mesela, haddim değil ama, güzel bir sonat ya da senfoni dinlerken ‘aman kemancı ne güzel çaldı’ demiyoruz. ‘Ne güzel bir eser’ diyoruz. Ben de müziğin öyle algılanmasını istemiyorum. Caz ve klasik arasında gelip giden bir müzik benimki. O yüzden enstrümanın öne çıkması, birinin şovunu yapması gibi bir şey yok. Müziğe ne hizmet ediyorsa onu yapmaya gayret ediyorum.

Aksi olduğunda ortaya ne çıkıyor?
Birincisi, insan bir ‘kartvizit albümü’ yapmış olabilir, yani ‘kendimi göstereyim, ne kadar da çok çalıştım’ diyebilir. İkincisi hepimizin düştüğü bir hata olan müzikal mastürbasyon… Çok çalmak bunu getirebiliyor bazen. Bundan kaçınmaya çalışıyorum. Ama ne kadar kaçınmışım bunu zaman gösterecek. Öte yandan, aranan şovsa, aslında albümde var. Cem Aksel ve Serkan’ı dinlerlerse ne demek istediğimi anlayacaklar. Büyük bir ustalık var ortada.
Albümü ithaf ettiğin Ece Ayhan’la kurduğun bağı nasıl tarif edersin?
Çok sevdiğim, sanat anlayışı beni çok etkilemiş biri. İkinci Yeni tamamen öyle aslında ama Ece Ayhan’ın bir de sosyal hayatında da çok ciddi bir duruşu var. Mülksüzlüğü seçmesi, kaba solculuğa verdiği büyük cevaplar... ‘Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler’ mesela, aslında daha solcu bir şiir yoktur; ama bakıyorsun insanlar onu solcu olmamakla kapalı şiir yazmakla eleştiriyor. Ve en önemli dönemde, 70’lerin başında böyle bir şiir yazarak, sanat anlayışı ortaya koyan ve yaşayışına da bunu yansıtan biri. İzmir’de Gülçeşme’de huzurevinde öldü. Türk edebiyatının en büyük isimlerinden olan ama hayatını öyle yaşamayan biri… Sadece şiirleri değil, yazıları ve röportajlarıyla da beni çok etkilemiştir. Albüm yapmak kulüplerde çalmak gibi değil. Orada ne gerekiyorsa onu yapmak zorunda kalıyorsun. Geçimini sağlamak zorundasın. Ama albüm yapmayı hiçbir güdüyü hesaplamadan, sadece kendi müziğimi ve sanat anlayışımı ortaya koymak olarak algılıyorum. Bunu yaparken de bu insanların hareketleri, konuşmaları çok önemli bir noktada duruyor benim için. Çok düşündüm, albümü Ece Ayhan’a ithaf edeyim mi, Bir Kedi Kara parçasını koyayım mı diye… Çünkü çok hoşuma giden bir şey değil böyle şeyleri açıklamak. Ama sonra vazgeçtim. ‘Kedi kara’ metaforu benim için çok özel… Sadece tını olarak bile kulağa güzel gelen bir şey…

Müziğiyle ön plana çıkan, ‘atonal’ diye nitelenen ve çağrışımlarıyla doğaçlama hissi yaratan bir şiir Bakışsız Bir Kedi Kara… Şiirin kendi sesine de kulak verdin mi besteyi yaparken?
Şiirin birebir bestelenmiş hali değil bu. Sadece metafor olarak aldım, ama sadece ‘isim olsun’ diye de değil… İlhan Usmanbaş’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’yı direkt bestelediği güzel bir eseri var. Bense o şiiri okuduğunuzda sizde yaptığı etkiyi müzik olarak anlatmaya çalıştım.

İlk albümde de Turgut Uyar’ın ‘Büyük Saat’ine selam veren bir parça vardı… Edebiyat derinleşmek için yardım aldığın bir alan mı?
Turgut Uyar da benim için –ve hepimiz için- çok önemli bir isim. Böyle ufak göndermeleri seviyorum. Zaten hak ettikleri ilgiyi görmemişler kıyıda kalmış bir çoğu…  Ayrıca hayatı yaşarken de bazı referanslar alıyorum. Her şeyi tek başına keşfetmeye çalışmak imkânsız. Bir sürü güzel insanı kertelez gibi belirleyip, yol çizmeye çalışmak önemli.

Bir Kedi Kara’nın ilk albümden en belirgin farkı yazılı materyalin daha çok olması. Bestelerin çerçeveleri senin tarafından daha net çizilmiş. Duygu yoğunluğu bu kadar yüksek ve lirik besteleri müzisyenlere senin hissettiğin gibi çaldırmak zor olmadı mı?

Çok yazılı materyal var tabi müzikte, ama işi kolaylaştıran en önemli şey müzisyen seçimi. Bu albümdeki seçimler, bu tür bir müziği daha iyi ortaya çıkaracağını düşündüğüm insanlardı. Özellikle Cem Aksel’e ve Serkan’a bir şey anlatmak zorunda kalmadım. Hem tecrübeleri hem de kalibreleri ile  yazılı müziğin ne anlatmaya çalıştığını kolayca anlayabilecek kişiler. Genç arkadaşlar, Volkan ve Eylül de son derece başarılı. Tam olarak aklımdaki şey ortaya çıkmadığını söylediğimde de bunu bir kişilik meselesi haline getirmeyecek insanlar. Wollesen de dahil…

Çok önemli bir davulcu Keny Wollesen… Nasıl bir araya geldiniz?
İstanbul’da bir Sarp Maden konserinde… Maden onu da beni de sahneye çağırdı. Beraber çaldık. Daha sonra Türkiye’ye her geldiğinde haberleştik, benim konserlerde çaldı. Bu yıl ocak ayında biz tam stüdyoda olduğumuz tarihlerde tekrar geldi. Albümde çalmasını teklif ettim, kabul etti. Ancak davulcumuz belliydi. Wollesen, 20 yıldır hayranı olduğum bir davulcudur. Vibrafon da çaldığını biliyordum… ‘Ne yaparız’ diye düşünürken, vibrafon çalmak ister misin dedim. Birkaç parçayı ona gönderdim, bir ay sonra da geldi ve çaldı.

‘İnsanlar İkiye Ayrılır’ diye bir parça var albümde. Nedir bu iki şey?

Böyle olduğunu düşündüğüm için değil, bu düşünceye vurgu yapmak için kullandım o ifadeyi. Kayıttan bir hafta önce, Roboski için yaptım parçayı. Oradaki en önemli nokta ‘öteki’ kavramı. Türk, Kürt, doğu, batı üzerine düşünürken yaptığımız en büyük hata, insanların kendilerini tanımladıktan hemen sonra öyle tanımlamayanları söylemeleri. Buradan çıkıyor bütün problemler. Savaş var. Savaşta ikiye ayrılıyor insanlar. Ölüler ve diriler. Ölenler, ölenlere seyirci kalanlar. 
Sadece adli olay olarak bile insanın içini yakan bir şey Roboski. Savaş denen şeyin korkunçluğu ortada, bu üzerine bir korkunçluk daha ekliyor. Öte yandan çok çirkin tartışmalara konu oldu Roboski. Sanki savaş içinde ölselerdi bir sorun yoktu ama sivil olarak ölmeleri sorun oldu. Bir kısım insan bunun üzerinden siyaset yapmaya çalıştı. 
Aslında tüm dünya savaş denen karanlığın içinde. Ama bu kirli şeyin içinde sadece geçimini sağlamak için insanların ölmesi ve hâlâ o ailelerin acı çekiyor olması simgesel hale geldi. 
İlk albümde de Bağdat vardı; çünkü öyle bir süreç yaşandı gözlerimizle bir şeylerin bombalanmasını yok edilmesini gördük, izledik. Duygusal olarak inanılmaz ağır bir şey.

İlk albümün kayıtlarını Barselona’da yapmıştın. Bu sefer Türkiye’de gönlüne göre bir stüdyo bulmuşsun…

Yine mümkündü yurt dışına gitmek ama artık burada bir şeyleri çözmemiz lazım. Ben kayıttan bir buçuk sene önce araştırma yapmaya başlamıştım. A.K. Müzik beni Can Karadoğan’la tanıştırdı. Kayıt eğer güzel olduysa onun başarısıdır. Çünkü çok anlayışlı, karşısındakinin ne istediğini çok iyi dinleyen biri. Müthiş bir şey çıkardı ortaya. Biz de böylece Türkiye’de, sevdiğimiz, dinlemeye alışık olduğumuz bir kayıt nasıl yapılır, öğrenmiş olduk. Ayrıca Türkiye’de piyanosu olan çok fazla stüdyo yok. Ama MİAM’ı seçmemizin sebebi sadece piyano değil; Can Karadoğan.

Albümü rafa koyar koymaz yenileri için çalışmaya başladığına eminim…

Evet üç tane heyecanlandığımız proje var. Bir tanesi benim iki tanesi ortak yapım. Bir tanesinde bu sefer cidden edebiyat var. Çok sevdiğim bir şair arkadaşımla beraber bir şeyler yapacağız. Daha zamanı var tabii bunların.

Tamer Temel

Bir Kedi Kara
A.K. Müzik


17 Eylül 2013 Salı

Karaköy’ü kullanma kılavuzu

Birgün (17.09.2013)




Hayatı bizim kurallarımız yönetiyor! Kesin bilgi. Karaköy keşmekeşinde doğrulandı. Gözlerinizle görmek için Tophane’deki Antrepo no.3’ü ziyaret etmek yeterli.
İspanya’nın Bask bölgesinde yaşayan ve 13. İstanbul Bienali kapsamında İstanbul’da ağırladığımız sanatçı Maider Lopez, Karaköy’e dokuz tane kamera yerleştirdi. İki saat boyunca yayaların karşıdan karşıya geçme çabalarını görüntüledi. Bireylerin yazılı kuralları değil, kendi oluşturduğu yol haritalarını izlediğini gösteren kayıtlar ‘Yollar Açmak’ isimli video işine dönüştü. Bienalin temasına uygun şekilde ‘Kamusal alan’ kavramını sorgulayan sanatçı Karaköy’de karşıdan karşıya geçmenin kurallarını da 10 maddede özetledi. 'Bu sadece bir semtin değil, Türkiye'nin öyküsü' diyen Maider Lopez’le konuştuk…
Neden Karaköy’ü seçtiniz?
Bienal projesi üzerine düşünmek için İstanbul’a bir yıl önce geldim. Fark ettiğim ilk şey farklı insanların farklı nedenlerle Karaköy’de buluşması oldu. Gazeteciler geliyor, vapurlar yolcu indiriyor, Asya’dan, Galata’dan insanlar toplanıyor. Herkesi birleştiren bir nokta…  Daha sonra ise kafamda ‘Burada karşıdan karşıya nasıl geçerim?’ sorusu belirdi. Bir kullanma kılavuzuna ihtiyacım vardı. Yabancı birinin burada aklı karışıyor, nasıl hareket edeceğini bilemiyor. Ardından, fark ettim ki, sizler, aslında karmaşa gibi görünen kurallar koyarak, buradaki yaşamı sürdürüyorsunuz. Ve bu durum yalnızca Karaköy’de değil, kentin pek çok yerinde yaşanıyor.

Peki ya sizin ülkenizde nasıl oluyor bu işler? 

Ülkemde böyle bir şey yok. Herkesin takip ettiği bir kurallar bütünü var. Aslında Türkiye’ye özgü bir şey bu. Sizin bile fark etmediğiniz şekilde kültürünüzün parçası. Siz gerçekten kamusal alanın keyfini çıkarmak için kenti ve hayatı dönüştürüyorsunuz. Kendinize ait yollar yaratıyor, kendi kurallarınızı koruyorsunuz.

İktidar eliyle kurulan ve yine iktidar tarafından sosyal ve ekonomik yapısı belirlenen bir alanda, ‘insanların yaratması’ndan kastınız tam olarak nedir?
Devlet Karaköy’ü 1960’larda yayalardan aldı, arabalara verdi. Yayalara ‘alt geçitlerden geçin’ dendi. Fakat insanlar, inat ettiler, altgeçitleri değil yolları kullandılar. İnsanlar, toplu taşıma araçları ve arabalar birlikte yaşamaya başladı. Bu birbirini anlamanın bir yolu, hatta birlikte yaşamaya dair bir şifre.

Kamusal alanı devlet kontrolünün olmadığı ve bireylerin kolektif biçimde kendi kurallarını koyduğu bir yer olarak tanımlıyorsanız, Karaköy’ün gerçek bir kamusal alan olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette. Kamusal alan tamamıyla bireylerin yarattığı bir yerdir. Orası yalnızca bir mekân olarak değerlendirilemez. İnsanların nasıl etkileşime geçtiği, birbirleriyle ve o alanla nasıl bağ kurdukları da önemli. Bu projede insanların bir kamusal alan yaratma kapasitelerine ve mekânı nasıl kullandıklarına vurgu yapmaya çalıştım. Kamusal alan bize nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen bir simgedir. Geçecek miyim duracak mıyım, bankta oturacak mıyım oturmayacak mıyım, oraya doğru yürüyecek miyim, çimlere basacak mıyım basmayacak mıyım… Burada vurgu yaptığım şey insanların bu kamusal alanı yaratmaları ve kendilerince tarif etmeleri.
Bu güne kadar ürettiğiniz tüm işlerinizde bu kavrama odaklandınız. Benzer şeyleri çok farklı şekillerde söylediniz. Peki kavram sizin sanatınızın kendisini nasıl dönüştürdü?
Bu ilgi beni sokaklara götürdü. Çünkü bence kamusal alan tüm bunların olmasına izin veren alandır. İnsanlara kendi yollarını yaratma gücü veren yerdir. İşlerim önce içeride sergi salonlarında başladı. Sonra dışarı çıktım. Dışarıda insan ve mekân ilişkileriyle ilgilendim.
Bu kurallar belli ki yalnızca karşıdan karşıya geçmek için yazılmadı. Sosyal yaşamın her alanında uygulanabilir görünüyor…
Ben size bunlar devrim yapmanın kuralları diyemem. Ama elbette bunlar, politikaya ve hayata, yani ‘büyük resme’ uygulanabilecek bir metafor. Bu kurallar hem Gezi Parkı’nın hem de babaannenle iyi ilişki kurmanın anahtarı olabilir.

Bienal kapsamında sergilenen ‘Traffic Jam’ isimli işiniz için ise 2005’te yemyeşil dağlık bir arazide, yüzlerce otomobili buluşturdunuz…

Önce insanlara gazete ve radyolar aracılığıyla ulaşıp, arabalarıyla, ‘dağlara’ gelmeleri için çağrı yaptık. Orada bir trafik yarattık. Çünkü trafik, her gün yaşadığımız ve nefret ettiğimiz bir şey. Bu durumu bağlamından koparıp, gerçeklikten uzaklaştırdık, durumun absürtlüğüne vurgu yaptık.  Öte yandan, herkesin oraya gelme nedeni başkaydı. Mesela kimisi arabanın bu kadar yaygın kullanımına karşıydı, fakat bir başkası, arabasıyla gurur duyduğu ve onu göstermek istediği için geldi. Burada tamamen başka fikirlerden insanların aynı şey için ortak hareket edebileceğini gösteriyordu. Birbirleriyle etkileşim içine girdiler. Bir kamusal alan yarattık ve farklı yollar önerdik.

Bienal izleyiciyle eserler arasında nasıl bir ilişki kuruyor?
Bienal genel olarak kamusal alanda yaşayan insanlara, değiştirme potansiyeli taşıyan ve kırılgan zeminlerde duran bireylere (‘barbar’lara) odaklanıyor. Sergilenen işler, kamusal alanı tekrar düşünebilmek için, ona farklı açılardan bakmaya ve özneyi yeniden inşa etmeye çağırıyor. Gordon Mata-Clark, Jiri Kovanda ve Guillaume Bijl’e ait eserlerin özellikle ilgimi çektiğini söyleyebilirim.


İŞTE 10 ALTIN KURAL 


+Varış noktasını gözünde canlandır ve bir plan yap.
+Yöntem işe yaramadığında yeni rotalar yarat.
+Ana adapte ol ve planın değişmesine müsaade et.
+Doğru anı yakala.
+Karar ver ve kararına sadık kal.
+Doğru olmadığı ortaya çıkarsa geri dön ama yolun ortasında duraklama.
+Göz kontağı kur.
+Eğer şüphe duyuyorsan ne yaptığını biliyormuş gibi görünen birini takip et.
+Bir kez grup oluştuktan sonra harekete geçmek daha kolaydır.
+Kendiliğinden örgütlenme kolektif yollar yaratır.



2 Kasım 2012 Cuma

'Reyting tam bir tuzaktır!'

MediaCat (Kasım 2012)


Televizyon dünyasında son yıllarda hem izleyici hem de reklamveren tarafından en çok rağbet gören içerikleri, formatları kullanan ekip Acun Medya. 
Ses getiren yarışmaları Survivor beşinci, Yetenek Sizsiniz dördüncü, O Ses Türkiye ise ikinci sezonunu sürüyor.
Acun Ilıcalı’yla 'içerik' üzerine konuştuk…


Attığınız adım gündem oluyor. Her yaptığınız program başarılı oluyor. Sizi ‘bugün’ vazgeçilmez kılan nedir?
Biz Acun medya olarak her programla bir numara olduk.  Son altı yılda Türk televizyonunda belli bir istikrar ve başarı yakaladık. Ve çalıştığımız kanallara elimizden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştık. Aslında kanallar futbol ligi gibidir. Her kanal şampiyonluğu; en çok seyredilmeyi hedefler.Haftada bir programla başlayan televizyon maceramız, haftada üçe sonra da dörde çıkınca kanalın başarısına belli bir etkimiz oldu. Bu etki de birinciliği hedefleyen kanallar için bir tercih sebebi oldu. Ben şöyle bir felsefe benimsedim kendime,  duygularla şekillenen bir felsefe oldu bu: bütün projelerimi hep Show TV’de yaptım zamanında, başka bir kanala iş yapmadım. Formda olan bir futbolcu gibi başka kanalların ilgisini çektik diye düşünüyorum.

Acun Medya planlanmış bir proje mi yoksa klasik ‘tesadüfler birbirini kovaladı’ hikâyesi mi?
İki taraftan bakmak lazım. Birincisi planlı, ikincisi plansız olmak. Planlı olma durumu şu: Projelerin uzun sürmesi için ‘bu projeyi bir daha kullanırız,  daha da başarılı oluruz daha da yararlanırız’ düşüncesiyle projeyi tüketmemek. ‘Ben çok reyting alıyorum aman ne iyi’ deyip projeyi uzatmamak, tadında bırakıp sezonu bitirmek. Başarımızdaki önemli etkenlerden biri reytinglerin tuzağına düşmeyip, en yüksek reytingi de alsak belirlediğimiz tarihte projemizde final yapmamız. Bu normalde çok az yapımcının aldığı bir risktir. Reyting zaten aslanın ağzında. 12-13 reyting giderken bir programa final yapıyorum diyecek yerde iki, üç ay daha sürdürecekken, biz risk alıp onu bitirip yeni projeye başladık bundan önceki yıllarda. Bunun geri dönüşünü de çok aldık. Projelerimiz özlendi. Özlenince yeni sezonlara taze, seyirciyle bütünleşecek bir şekilde başladık. Bu esnada kendimizi de hazırladık. Projelerin üzerine de bir şeyler kattığımız zaman şunu gördük, programlarımız daha iyi reyting almaya başladı.
Reality şovlar için konuşursak Türk televizyon tarihinde birinci olduktan sonra reytingi ikinci, üçüncü, dördüncü sıraya düşmeyen program bulamazsın. Bunu başaran tek ekip biziz. Onun dışında zaten ikincisinden sonra üçüncüsü yapılan Reality şov da çok göremezsin. Şu anda Survior’da beşinci sezonu bitirdik. Yetenek Sizsiniz’de dördüncü sezondayız. Projelerin ömrünü uzatmak için doğru müdahaleleri yaptığımızı düşünüyoruz. O Ses Türkiye ikinci sezonda ve iyi gidiyor. Planlı olan bölümümüz bu bizim. Bu işin başında olan insan olarak şu işi böyle yapalım diye planlamadım. Sadece iyi projeleri yakalayıp o projelere hakkını vererek ortaya güzel bir şey çıkaralım istedim. Bir sene şunu yapacağız diyemem. Orada duygularımızla hareket ediyoruz.

İyi projenin ya da içeriğin göstergesi sadece reyting mi? Şu reytingi düşük ‘prestij işleri’nden siz de yapmaz mısınız bir gün?Hiç reyting almadan prestij işi yapmaya inanmıyorum; çünkü ticari bir müessesedir televizyon. ‘Ben sıfır reyting aldım ama prestijli bir iş oldu’ cümlesi kendini kandırmaktır. Büyük kanalı tercih etmeyeceksiniz o zaman, o sıfır reytingi başka bir yerde alın ki kanala zararınız olmasın.Ama reyting tam bir tuzaktır. Şeytanın tuzağı gibi düşünün. Reytinge odaklandığınız gün televizyonculuğu kaybedersiniz. Çünkü halk anlık heyecanı sevebilir ama uzun vadede hep kalitenin peşinden koşar. Bizim seyirci gurubumuz, televizyonda başarılı olduğumuz Acun Firarda’nın başladığı dönemdeki genç neslin devamı. Türkiye’de televizyonculukta çok ciddi bir ilerleme var.  Biz bu ilerlemedeki seyirci-kalite dengesini yakaladık. Şöyle düşünelim, ben Survivor’da iki kavga çıksa zaten büyük reyting alacağım, ama ben o kavgaya karışan insanlardan birini Türkiye’ye yollayarak kavgayı bitiriyorum, tam tersine giderek onun yerine Ludacris’i adaya getiriyorum başka bir Survivor’da. Ludacris’i bizim adaya getirmemizin maliyeti 250 bin dolardır en az. Böyle bir organizasyonu yapmamızın tek bir nedeni var, Ludacris’ten sıfır reyting alırsın, Türk halkının yüzde 5’i Ludacris’i tanımaz ama o bir prestijdir. Seyirci senin yaptığın prodüksiyona değer verir. İki kişinin kavgasından alacağın reyting yerine Ludacris’i oraya getirirsen senin programın uzun yıllar sürer.
Reklamveren bir programa sadece çok reyting aldığı için girer mi? Reklamverenin sizin programlarınızı tercih etmesinin sebebi nedir?Programlarımızın çok ilgi görmesinin nedeni şu: Ailede sekiz birey var diye düşünüyoruz toplantılarımızda. Anne, baba, anneanne, dede, iki yetişkin evlat ve çocuklar… Programlarımızda bu bireylerin sekizine de hitap ediyoruz.  Eskiden Survivor sadece gençlere hitap ediyordu. Biz oraya ünlüleri koyduktan sonra kafası işle dolu olan yetişkinler de kendisini Survivor’ın içinde buldu. Biz bu sene Survivor’da reyting rekoru kırdık. Ailede sizi izleyen bireyleri artırdığınız zaman, reytinginiz arttığı gibi,  reklamverenin de dikkatini çekersiniz. Çünkü 10 ürünün 8’i ailenin tüm bireylerine hitap eder.
Neden kendiniz içerik yaratmıyorsunuz da onun yerine yurt dışından ihraç ediyorsunuz?Televizyonculuğun bir numarası Amerika’dır ve orada gördüğünüz hiçbir içerik özgün içerik değildir. Dünyanın en iyisi kalkıp Avrupa’daki format merkezlerinden format alıp, bunu kendine göre işliyorsa bizim kalkıp da icat yapmamız kadar saçma bir şey olamaz. Bu kadar büyük bir rekabet olan, reyting matematiği bu kadar zor olan bir ülkede, bizim bir şey icat etmemizin kazancı ne olabilir? Tavlayı biz mi icat ettik? Kart oyunlarını biz mi icat ettik? Bir arkadaş gurubunun icat ettiği bir şey var da oynanıyor mu Türkiye’de? Bir bilim dalıdır format. Hollanda’da bir şirkete gidiyorsun, orada herkes oturmuş bu iş üzerine çalışıyor. Türkiye’de zaten format şirketi yok ki.Bana gıcık olabilir bir insan, buna saygı duyarım. ‘Bu adam dışarıdan format alıyor getiriyor’ diye. Zaten gördüğünüz bütün televizyon programları dışarıdan alınmış formatlar. Bizimkiler popüler olduğu için deniyor ki ‘aynısı Amerika’da var’.
‘Var mısın Yok musun?’ Romanya’da tutmamış. Programlarınızı sizden önce Türkiye’de deneyip başaramayanlar da oldu. İyi içeriğin kokusunu nasıl alıyorsunuz? Ve neden siz yapınca tutuyor?Bizim televizyon tarihinde gurur duyduğumuz olaylardan biri Var mısın Yok musun’un daha önce iki, Survivor’ın ise bir kere denenip batmış olması. Bunlar bizim için değerli. Çok basit bir metodum var orada. Ben bir programı izleyip keyif alıyorum, eğleniyorum sonra sana, sonra üç beş arkadaşıma seyrettiriyorum formatı. Beğendiler mi? Evet. Bütün matematiğim şu: En zevk aldığım işleri seçiyorum gidip yurtdışından format bakarken. Getiriyorum, bütün Türkiye’yle eğleniyoruz.
Programı Türkiye’ye uyarlarken farklı olarak ne yapıyorsunuz? Britain’s Got Talent’teki yarışmacıyı yeren tavrı Yetenek Sizsiniz’de görmüyoruz örneğin…
Bizim bakış açımız şöyle, bizim halkımız aşağılanmayı sevmiyor zaten, çok iyi niyetli, bizim insanımız mağdur insanı seviyor. Bizden önce yurtdışındaki taklit ediyorum derken aynı kavga eden, aşağılayan jürileri yaptılar. Bizim Türkiye’de kavga etmeyen ilk jürimiz Ali Taran’lı, Hülya Avşar’lı jüridir. Herkes birbiriyle arkadaş, samimiyet maksimum. İkinci jürimiz ise O Ses Türkiye jürisidir. Bir insanın kendi pozisyonu veya parası nedeniyle bir diğerinden üstün olduğunu ya da aşağılama hakkı olduğunu düşünmüyorum. Uzun vadeli projeksiyon dediğimiz, halkın sevdikçe sempatisinin artması. Örnek vermek gerekirse, İtalyan televizyonunda Survivor yapılıyor, ilk sene bütün ada birbirine giriyor 40 share alıyorlar ertesi sene yine kavga oluyor 30 share alıyorlar bir sonraki sene yine birbirine giriyor ada ve 25 share alıyor, bu işi tüketir. İnsanlar ‘yeter artık’ der. İnsanlara iyi gözükelim diye iyi davranma durumu da yok bizde. Kazandığımız nokta da o, ben sevdiğim insanları jüri yapıyorum, ben de mümkün olduğunca iyi davranan bir insanım. İyi niyetli bir jüri çıkıyor insanlar fazlasıyla izliyor. Bu televizyonculukta bizden önce düşülen bir tuzaktır. Negatif davranışları sergileyince herkes seni seyretmiyor, düzgün davranınca da herkes yine seyrediyor. İnsanlar iyi şeyler görmek istiyorlar, buna alıştırılmalı ya da insanlar, benim felsefem o. Bazen limitler de zorlanabilir, belirli bir noktaya kadar şaka yapılabilir, dalga geçilebilir ama mühim olan iyi niyet. En büyük zaferimiz iyi niyetin zaferi diyebilirim. Kimseyi gücendirmeden, kimsenin gururunu kırmadan çok iyi reyting alıyoruz bu da gelecekle ilgili ümitlendiriyor beni. Eğer iyi niyetli bir jüriyle reytingim çökseydi o zaman gerçekten üzülürdüm.



1 Kasım 2012 Perşembe

‘İnadına gazetecilik yapacağız’

MediaCat Degisi (Kasım 2012)



“Genel yönetmenlerin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir. Sonları da belli değildir. Ben de öyle geldim. Bir gün de kalsam en iyi Milliyet’i yapmaya çalışacağım” diyor Derya Sazak.
Zarafetle sertliği kaleminde birleştiren gazeteci 1995-98 arasında yürüttüğü genel yayın yönetmenliği görevini tekrar devraldı.

Göreve yeni gelmiş bir genel yayın yönetmenine nasılsınız diye sorarak başlamak yerinde olur herhalde…
Hem Türkiye hem de dünyada her gün birkaç gazete çıkaracak kadar malzemenin olduğu bir dönemde… Bu hareketli gündemin ortasında ben de hızlı başladım. Gece yarısına kadar çalışıyoruz…

Yoğunluğunuz haber merkezinde mi idari işlerle mi uğraşıyorsunuz?
İkisi de var; ama yazı işleri kısmı daha baskın. Yazı işleriyle Milliyet’i tekrar haber ağırlıklı bir gazete haline
dönüştürmeye çalışıyoruz. Haber – yazar dengesinde muhabir gazeteciliğini ve haberciliği öne çıkaran bir dinamik yakalamaya çalışıyoruz.

‘Tekrar’dan kastınız nedir? Ne vakit haber ağırlıklı olmaktan çıktı Milliyet?
Milliyet zaten Abdi Bey (İpekçi) geleneği ile öteden beri, neredeyse kurulduğundan beri fikir ağırlıklı
bir gazete. Batılıların, ‘kalite gazete’ dedikleri; dünyaya, olaylara, daha çok düşünsel bakabilen, bunu yaparken de yorumu besleyen haber akışını açık tutan bir gazete. Bu dengenin tabii zaman
zaman bozulduğu dönemler oluyor.

Haber anlayışındaki değişimde internet mecrasının etkisi ne kadar?
İnternet ve yeni medya dediğimiz mecralar üzerinden haber anlık bir hıza erişti. Bu hız haberciliğin tanımını
değiştirebilir. Haberin bu kadar hızla seyrettiği dünyada, biz haberciliği yeniden tanımlamak ve Milliyet’i öne çıkarmak istiyoruz. Bu da tabii 24 saatlik bir tempoyu gerektiriyor. Siz gazeteyi baskıya hazırlarken bile manşetler saat başı değişiyor. Bazen bir günde onlarca olay meydana geliyor. Dolayısıyla ertesi sabaha kadar birçok haber bayatlıyor.
Sabah Milliyet gazetesini eline alan bir okur, televizyon haberlerinden farklı bir gündemle ve özel haberle karşılaşmak durumunda. Bir de tabii internetle hem bir rekabet hem de etkileşim içinde olmamız lazım. Orada da yeni trendler var. Okur profili değişiyor. Genç okurun ilgi alanlarıyla klasik gazete hazırlama, gazetelerin haber tercihleri arasında bir uçurum oluşuyor. Bunu da kapatmak zorundayız. Yazılı basında tirajlar düşüyor, üzerimizde ciddi bir tiraj baskısı var.

Nedir tiraj hedefiniz?
Ben göreve gelirken basında epeydir düşen tirajlar ve yazılı basının medya sektörü içinde daralan reklam ve okur payı dolayısıyla yeniden iddialı bir yarış gerekeceğini biliyordum. Buna göre düşünsel hazırlıklar içindeyiz. Bizim elimizde analitik olarak değerlendirme yapabilecek yazarlarımız var. O yazarları da haberle buluşturacak şekilde değerlendireceğiz. Onların da rüzgarınıarkamıza alarak bir çıkış yakalamaya çalışıyoruz. Milliyet’in 62 yıllık geleneğinde klasik bir aile gazetesi olma özelliği var. O geleneği de canlandırarak ‘kaybettiğimiz tirajları yeniden kazanabilir miyiz?’ diye hedefler koyduk.
Milliyetin tirajları şu anda 150-160 bin bandında. Ben bunu 200-250 binlere doğru götürme planı içindeyim.

Gazeteler kendini okura pazarlamayı öğrenmek durumunda mı kaldı?

Bana göre gazete haberdir. Her şeye rağmen gazetelerin haberi topluma bütün doğrularıyla açarak aktarma konusundaki misyonu devam ediyor. Gazetecilik açısından pazarlama stratejilerinden önce, topluma karşı olan bu birincil sorumluluğumuzu yerine
getirebilmeliyiz. Toplum bizden ne bekliyor? Biraz önce konuştuğumuz o yeni mecraların sonucu müthiş de bir haber kirliliği var. Her şeyden kafası karışmış bir okuru, ‘hayır gerçekte bunlar oluyor’ diye doğru haberle yüzleştirebilmeliyiz.

Okuru doğru haberle hızlı şekilde yüzleştirmek için nasıl adımlar atıldı?
Ben önceliği Milliyet’in haber ciddiyetini ve haber sorumluluğunu geliştirmeye verdim. Bu da bizi gazete içinde haberi veren kaynaklarla buluşan muhabirin önemine götürecek. Yani son dönemde daha çok yazarlar üzerinden takip edilen konular artık öncelikle muhabirler
tarafından takip edilecek. Böylece haberciliğimizi geliştireceğiz. Haber yalın olacak. Yorum da köşelerde yerini bulacak. Haber yorum ayrıştırmasını da yapacağız.

Milliyet Doğan Grubu’ndan ayrılıp Demirören’e geçtikten sonra ne değişti gazetede?
Doğan Grubu’nda Hürriyet’in gücü altında kendini ikinci plana itilmiş bulan bir Milliyet vardı. Bu gerçekti de. Sadece algı değildi. Milliyet’in başarısı Hürriyet’i satın aldırmıştı ama daha sonra Hürriyet tirajda ve reklam gelirinde öne geçtiği için bu Milliyet’i gölgelemişti. Milliyethep grubun üvey evladı gibi kaldı.
Şimdi ise öz evlatlık durumuna geçtik. Demirören Grubunun birinci gazetesi, amiral gemisi olarak Milliyet tekrar tek başına iddia sahibi bir gazete olarak ortaya çıkıyor. Bu da bizim yolumuzu çok açacak.

Kadroda değişiklikler, genişleme olacak mı?
Tayfun Deveciloğlu’yla çalışan ekiple devam ediyorum. Zaman zaman takviyeler ve değişiklikler olabilir. Süreç içinde bütün bu çalışmaları yol haritasının bizim karşımıza çıkardığı ihtiyaçlara göre belirleriz.
Tayfun Bey’in bağlantısı kaldı mı gazeteyle?
Hayır, Tayfun Devecioğlu arkadaşımız gazeteden ve gruptan ayrıldı.

Peki bu ayrılıkta ‘Genelkurmay başkanının ayakkabısına pençe’ haberinin etkisi var mı?

İsterseniz bunu Tayfun Bey’le konuşun. Ama tek bir haber, tek bir olay ya da tek bir neden, hiçbir zaman yayın yönetmenlerinin sonunu getirmiş olamaz. 1998’de benim sonumu da
getiren, pek çok faktör vardır. Çok güzel bir söz var: Genel yönetmenlerin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir.
Sonları da belli değildir. Bu ucu açık bir görevdir. Garantisi yoktur bu işin. Ben de öyle geldim. Bir gün de kalsam en iyi Milliyet’i yapmaya çalışacağım.


İktidarın gazeteler üzerindeki etkisi bu haber anlayışının şekillenmesinde etkili oldu mu?
Bu dönemin zorlukları mutlaka var. Ama bunlar bizi gazetecilikten alıkoyacak şeyler değil. 12 Eylül askeri
darbesinde muhabirdim. 28 Şubat post-modern darbesinde Milliyet’in genel yayın yönetmeniydim.
Biz hiçbir 
arkadaşımızın burnunu kanatmadan, hiçbir yazarımızı işinden etmeden, hiçbir kirli malzemeyi kullanmadan, Andıçlarla gazete yapmadan, Akın Birdal örneğinde olduğu gibi insanları suikast  hedefi haline getirmeden, yeri gelince askerlere ‘demokrasi dışına çıkmayın’ diye karşı koyarak habercilik yaptık. Bu dönemde de zorluklar var. Ama ne sansür, ne oto
sansür ne baskı iddiaları, bunlar bizi mesleğimizi yapmaktan alıkoyamaz. Abdi İpekçi ekolüyüz bizler.

Daha eleştirel manşetler görecek miyiz?

Göreceğiz. Bunun örneğini iki gün önce verdik. Eski rektör Fatih Hilmioğlu’nun oğlunun acı ölümü… Hocayı Silivri’den aldılar Sincan’a götürdüler, gece evinde kalmasına izin vermediler, biz birinci gün, geç olduğu için o olayı sayfanın altında görmeyip, ertesi gün manşete taşıdık, ‘Sizin hiç oğlunuz öldü mü?’ diye. İşte değişen habercilik refleksi. Bu
mesaj kimeydi? Adalet Bakanlığı’na, İç İşleri Bakanlığı’na, Hükümete… Ertesi gün de Adalet Bakanı’yla konuştuk.
Bundan sonra benzer olaylarda bu uygulamanın sürdürülmeyeceğini Bakan söyledi. Biz sorunlar olduğu zaman ‘evet burada hata yapılıyor’ diyebileceğiz. Milliyet daima bu refleksleri göstermiştir. Pek çok yazarımız yeri ve zamanı gelince bu tür olaylara daima karşı koymuşlardır; ama bunlar köşelerde kalmayacak, manşetten veya birinci sayfadan görülecek. Özetle, biz inadına gazetecilik yapacağız.

Neden sizin gibi muhalif bir haberciyi getirdiler bu göreve?
Bu bir siyasi arayış değil. Benim bu ülkede bir gazeteci yazar olarak elbette fikirlerim var. Daha çok sola açık fikirlerdir bunlar. Fakat bu benim haberciliğime yansımaz. Milliyet nesnel bir gazetecilik yapacak. Ama doğrular üzerinden, gözünü bir şeye kapatmadan,
olayları karartmadan…
Benim kuşağım bu sözcüğü çok iyi bilir, ‘fikri takip’ denen bir kavram vardır gazetecilikte. Olayların peşine düşersiniz ve hiç bırakmazsınız. Nedir bunlar? Uludere’de 34 köylünün katledilmesi, Afyon’da patlayan cephanelikte 30 askerin şehit olması. Şimdi afet diye
sunuluyor. Oradaki hadisenin ne olduğu meçhul ama herhalde bir afet değil. Haberdeki nesnellik bu.


GAZETEYE KADIN YÜZÜ EGEMEN OLACAK



Şimdi en büyük performansı okur temsilcisinden bekliyorum. Okur temsilcisi bizi her gün, biraz argo tabirle, dövecek. Gazeteyi kendi içimizde sürekli eleştirerek ilerleyeceğiz. Her gün ‘neyi yapıyoruz, neyi yapamıyoruz?’, ‘ başlıkta kışkırtma var mı?’, ‘haberleri görmezlikten gelmiş miyiz?’, ‘doğru dili kullanabilmiş miyiz?’ diye soracağız. Bütün bunları, ombudsman izleyecek ve haftada bir kendi köşesinde yazacak. 
Bir kadın okur temsilcisi atadık: Belma Akçura. Gazeteye kadın yüzü egemen olacak.
Bunu da kadın gazeteciler yapacak. .Çok sayıda genç öğrenci alıyoruz üniversiteden. Muhabir kaynağımız üniversiteler olacak. Genç bir kadroyu stajyerlikten muhabirliğe dönüştürmeye başladık. Onların sayısı bu gazetenin yüzüne yansıyacak. Sayfalarına yansıyacak. Konularımız ve ilgi alanlarımız da o genç tepkilere açık olacak.
Kültür-sanat sayfası açtık. Bir Milliyet klasiği olan ‘Düşünenlerin Düşüncesi’ sayfası hazırlıyoruz. Herkes oraya yazı yazacak, akademik dünya… Spor sayfası üzerinde çalışıyoruz. Milliyet yıllarca sporu arka sayfadan veren bir gazete. Ama reklam faktörü,
bütün gazeteler arka kapağı içeri aldıkları için, biz ‘onu da yapabilir miyiz?’ diye bir arayış içindeyiz.



6 Kasım 2010 Cumartesi

'Kapitalistler başörtüsünü kullanıyor'

Radikal Kitap 06.11.2009



Safiye Sultan üçlemesiyle Türkiye’de bir zamanlar çok satan listelerini altüst eden Ann Chamberlin ismi şimdilerde raflarda Aynadaki Peçe kitabının üzerinde gözümüze çarpıyor. Yazarın 1975’ten beri kafa yorduğunu söylediği çalışma, sadece kapağına bakıldığında oryantalist anlatımlı bir doğu hikâyesi gibi algılansa da, eser için ‘örtünme geleneğine içeriden bakan’ bir sosyal bilimler çalışması demek sosyal bilimcilere haksızlık olmaz herhalde.
Kitap Fuarı için Türkiye’ye gelen Chamberlin’le yeni kitabını ve dünyanın gidişatını konuştuk...

Kitabınızda ilk fark edilen yargılama değil de anlama çabası içinde oluşunuz. Bir Amerikalı olarak söyler misiniz, nasıl süreçler sizi oryantalist bakmamaya yönlendirdi?
Çünkü ben kadınım. Kadınların sorunları Doğu’da da Batı’da da aynı. Benim kendi toplumumdan bir hoşnutsuzluğum var. İçinde bulunduğum toplum, kadınlar için de, evrenin geri kalanı için de iyi bir toplum değil. 

Evet kitapta kadının Batı toplumlarında da ezildiğinin altı çiziliyor...
İçinde bulunduğum toplumda görüyorum ki, pek çok insan doğudaki kadınların baskı altında tutulduğunu dile getiriyor, yani Doğu toplumlarındaki kadınların aptal olduklarını vurgulamaya çalışıyor. Bu görüş, insanların emperyalist bir bakış açısı sergilemeleriyle sonuçlanıyor. Gelip kadınları özgürleştirelim diyorlar. Teşekkürler ama almayalım...

Bu bakış açısına sahip biri olduğunuz için sizin ‘kültür’ tanımınızı ve ‘insanları bir arada tutan harç nedir’e vereceğiniz yanıtı merak ediyorum.
Kültür bizi insanlaştıran şeyin ta kendisidir. Ve bize dünyanın çok farklı yerlerinde yaşama gücünü veren şeydir. Ancak kültür silah haline gelmeye başladı. Örneğin, Amerika’da okul çocukları kendi kültürlerinden başka tüm kültürlere saldırgan davranmaları yönünde teşvik ediliyor. 

Devleti, kültürü yönlendiren güç olarak kabul etsek de toplumun değiştirici-dönüştürücü gücünü yadsıyamayız, öyle değil mi?
Evet, devlet bir şekilde kendi ideolojisini empoze ediyor. Ve insanlar da sadece kendilerine ait duygularla hareket etme yetisine sahip. Ancak şimdilerde bu değişti. İnsanlar para kazanma arzusunu kendi duygularıymışcasına sahipleniyor.

Batı ve Doğu kültürü arasındaki en çarpıcı fark ne sizce?
Fark, ‘onur’ kavramında. Bizim onur sözcüğümüzün temeli Vikingler’den geliyor. Buna göre bir Viking, ancak şefine hizmet ederek onur sahibi olabiliyor. Viking onurunda kadına yer yok. Doğu sistemine göre ise hem kadın, hem de erkek onuru diye iki ayrı kavram var. Ve bu iki sistem bir araya gelip toplumu ortaya çıkarıyor. Ancak kadın ve erkek onuru bir arada işlerse o zaman ortaya karmaşa çıkıyor. Biz artık batıda onuru boşverdik. Batıda para kimdeyse onur da onda.

Başörtüsü bir tercih midir, dayatma mı?
Yerine göre değişiyor. Bazı durumlar, başörtüsünün kadınlar için çok işe yaradığını düşündürdü bana. Pek çok arkadaşımın kızı, giyim kuşamlarına, erkek arkadaşlarına o kadar vakit ayırıyor ki sonunda okulu bırakıp, saçmasapan bir işte çalışmaya başlıyor. Bunun yanında bazı Müslüman ailelerin kızlarına bakıyorum, evet başı örtülü, evet bu belki onun özgür seçimi değil, ama babalarının o kızlarla kalben daha yakın olduğunu görüyorum. Çünkü babalarının o kızlara okula git, üniversiteye git diye teşvik ettiğini görüyorum. Arkadaşlarımın kızlarına baktığım zaman sürekli kendi reklamlarını yapma peşinde olduklarını görüyorum. Bunun o kızların seçimi olduğunu düşünüyorlar ama bence başörtülü kızlara göre daha çok sömürülüyorlar. 

Başörtüsü üzerine söz söylerken feminist politikaya ihtiyaç var mı sizce?
Çok çeşitli femizimler var. Bazı feministler ‘git ve bir erkeğin yaptığı işi yap’ diyebilir kadına. Bu bakış açısına göre bir kadının parlementoya girmesi yeterli olabilir. Ama eğer bu senatörün dahil olduğu siyasi parti çokuluslu şirketlerin daha fazla para kazanması için çalışıyorsa o zaman bu kadının parlementoda olmasının ne önemi var? 

‘Sadece feminist bakış yetmez bunu başka bir politikayla soslandırmalı’ diyorsunuz. Kendinizi politik olarak nasıl konumlandırıyorsunuz? Sosyalist-feminist diyebilir miyiz mesela...
Feminist sözcüğünün çağrışım alanları çok kısıtlı. Çünkü pek çok insan feminist olmayı parlementoya girmek olarak adlandırıyor. Eğer siz hükumetin gelip kadınlara yardımcı olmasını bekliyorsanız, görüş açınızın sosyalist ya da Marksist olması fark etmiyor. Ancak tarihe bakışta Marksizmin bana yol göstertiğini söylemeliyim.

Türkiye’deki politik gelişmeleri takip edebiliyor musunuz?
Bunu yapmaya çalışıyorum. Ancak Amerika’da kapıların kapatıldığını hissediyorum. Bu nedenle internet bağlantısı haricinde doğrudan bilgi almak çok zor. Çünkü haber kanallarında tamamen filtreden geçirilmiş, kesilip biçilmiş haberler var. 

Kemalist bürokrasinin elindeki malların yeşil sermayenin eline geçtiği bir dönemden geçiyoruz Türkiye’de. Bu süreçle ilgili bilginiz var mı?
Aslında bu anlattıklarınız benim durduğum yerden çok da kötü görünmüyor. Biz de şu anda Amerika’da, daha önce yaşamadığımız şekilde, siyasetin içine çok fazla din öğesinin girmeye başladığını görüyoruz. Bizim toplumumuzda böyle bir şey yaşanırsa bunun sonuçlarının çok kötü olacağını şimdiden görebiliyorum. 

Yine bu el değiştirme süreci içinde değerlendirilirse, başörtüsünün bizatihi kendisinin dinden çok başka; ekonomiye gönderme yapan anlamları da var bugün. Bir ‘madde’ olarak; örnekse ‘moda’ya dair bir anlamı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle katılıyorum. Ben dokuz yıl önce buraya geldiğimde, yirmi kadından ancak bir tanesinin başı örtülüydü. Ama şu anda bakıyorum çok daha fazla bu oran. Öyle bir izlenim edindim ki, hepsi sanki tatil için Paris’e gidip dönmüş, hepsi son moda başörtüler takıyor. 

Dışarıdan bakınca Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? İran olur mu burası?
Fransa’da da başörtülü kızların eğitim almalarıyla ilgili tartışmalar çıktı. Aynı ülkede yaşayan insanlardan bazıları İran’dakilere, bazıları Fransa’dakilere benzemek isterlerse, o zaman da çatışma çıkacağı kesin. 

Kitapta, “Kapitalizm kendi işine yaramayan her şeyi durdurmak ister” diyorsunuz. Kapitalistlerin Müslümanlarla işi bitecek mi, ne dersiniz?
Elbette bu olacak. Kapitalistler başörtüsünü kullanıyor. Amerika’da bile kadınları kendi çarkı içinde kullanıp daha sonra yaşlanınca, çocuk sahibi olunca ya da hasta olunca ona bakmıyor, fırlatıp atıyorlar.

Kitaplarınızın dünyanın bir ucunda çok okunması nasıl bir duygu?
Hâlâ inanamıyorum. Çok onur duydum, çok şaşırdım. Bir yandan da doğru bir şey yaptığım duygusunu edindim. Dileyen herkes bana annchamberlin@annchamberlin.com adresinden ulaşabilir. Aslında kendi insanlarıma kendi dilimde hitap etmeye çalışıyordum ama bu pek işe yaramadı.

AYNADAKİ PEÇE
Ann Chamberlin
Çeviren: Solmaz Kâmuran
İnklâp Kitabevi
2009 
240 sayfa, 18 TL.