Albüm Tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Albüm Tanıtımı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Bu albüme aşık olacaksınız



12.02.2012 (Taraf)

Yaşadıklarımdan öğreniyorum her gün: Sakinleştiriyorsa doğru yer olma ihtimali yüksektir. Orada bir süre durunuz. Sakinlik ve sukûnete takiben kalp atışlarında hızlanma, midede bulantı ve kafada dalgınlık oluştuysa ve üstelik bunların hiçbiri sizi rahatsız etmiyorsa yaşadınız. Kendinizi bırakınız. Kısa süre sonra doğal bir sadakat hissiyle karşılaşacak ve kendi rızanızla oradan başka yere gitmek istemeyeceksiniz.


Kayıt Altı epey coşkulu, hafif abartılıdır, tanıyan bilir. Bu coşkulu ve abartılı ruh halinin etkisini akılda tutarak, Jülide Özçelik’in yeni albümünün hiç umut etmediğimiz halde karşımıza çıkan yepyeni bir aşk gibi kendine bağladığını söyleyelim. Dinledikçe kendini sevdirdiğini bir de.


Ben albümle görücü usulü tanıştım. IKSV’den ve şahane radyo programlarından tanıdığımız Harun İzer’in bir tweet’ini gördüm önce: “Türkçe sözler ile yapılmış en güzel caz şarkıları!” diyordu. Meraklı meraklı gittim albümü almaya. 

Dört yıl önce çıkardığı Jazz İstanbul Volume 1’i takip eden bu yeni albümde Özçelik’in sakin ve sade vokal tavrı yaratılan ruh halinde oldukça belirleyici. Gitarda Cem Tuncer, piyanoda Ercüment Orkut, kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Cengiz Baysal, trompette Şenova Ülker ve perdesiz gitarda Cenk Erdoğan’ın sesini duymamıza cömertçe müsaade ediyor ve eserlerin kendi içindeki güzelliği ortaya çıkarıyor Özçelik. Vokal kendini eserlerin doğasına ve  Cem Tuncer’in sihirli düzenlemelerine bırakıyor.

10 şarkıdan oluşan dokuz düzenlemenin Cem Tuncer'e ait olduğu albümde sözü ve bestesi Jülide Özçelik'e ait beş şarkı var. Kendi içine dönük şarkılar bunlar. Bir kadının gerçeği aradığı, uzaklara bakma niyetiyle yola çıksa da dönüp dolaşıp kendi içine döndüğü ve var olanı kabullendiği şarkılar… “Yine de hayat verilen en güzel hediye” şarkılara göre “Ardına bakma yaşa sen gönlünce”. “Eşitiz eninde sonunda” ama  “hayallerim gerçeğin çok ötesinde”…

Albümün toplumsal sorunlara gönderme yapan tek şarkısı Ercüment Orkut düzenlemesiyle dinlediğimiz Özdemir Erdoğan imzalı Vitrin. Şarkı Özçelik’in sesine pek yakışsa da, bir erkek gözüyle ‘namus’ tarifleyen bu şarkıya bir kadının albümünde ne gerek vardı, diye sormaktan kendimi alamıyorum. Yoksul olduğunu vitrinin önünde kıyafetlere bakışından anladığımız, banka müdürünün sekreteri olan Yeşilçam soslu bir kadının, bir adamın Mercedes’ine atlayıp boğaz sefası yapmadığı ve anasını elalemin evine göndermediği için bir erkek (Özdemir Erdoğan) tarafından erdem timsali olarak anlatılmasına katlanmak yeterince zor. Bu hali bir kadının sesinden dinlemenin yarattığı kırgınlığı siz düşünün…

Albümün en başarılı parçalarından biri bir Kırım türküsü olan Şu Yaltadan Taş Yükledim. Tuncer’in düzenlemesiyle eser orjinalinden bile iyi olmuş.
Neşet Ertaş'ın Gönül Dağı ve sözleri Ömer Hayyam'a müziği Mehmet Güreli'ye ait Kimse Bilmez parçaları ise sadece düzenlemeyle değil Özçelik’in vokaliyle yeniden doğmuş gibi. O yumuşacık ve pürüzsüz ses Gönül Dağı’nda pürüzlenmiş, dünyanın en güzel sorusu olan ‘Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye’ diye soran Kimse Bilmez’de ise sakince keskinleşmiş.

Kayıtları ve mix'i Erim Arkman tarafından Babajım Stüdyoları'nda canlı hücum kayıt olarak gerçekleştirilen, mastering'ini Bob Katz'in yaptığı albüm Jülide Özçelik’in ilk albümünden sonra geçen bu dört yılda kendini nasıl yenilediğini anlatıyor sanki…

Jazz İstanbul Volume 2, Jülide Özçelik, Kadıköy Müzik

29 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Yavuz Akyazıcı’yı kim yetiştirdi?

29.01.2012 (Taraf)

‘Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli caz müzisyenlerinden’diyor basın bülteninde. Pek emin değilim. Zira yıllarca Amerika’da icra etti müziğini gitarist, besteci ve aranjör Yavuz Akyazıcı.

New York, New School Jazz Academy’de caz performansı bölümünden mezun oldu. Kendi internet sitesindeki, biyografisinde anlattığı üzere, burada John Coltrane’in basçısı Reggie Workman, Jim Hall, Billy Harper, Buster Williams, Vic Juris gibi hocalardan ders aldı. Üniversite eğitimi esnasında Mike Stern, Wayne Krantz gibi isimlerin de sahne aldığı 55 Bar’da çalmaya başladı.
Birdland, Knitting Factory, Auggie’s gibi dünyaca ünlü caz kulüplerinde, Matt Wilson (Charlie Haden Liberation Band), Eric Person (Ben Harper, Dave Holland Quintet), Joe Fonda (Kenny Baron, Anthony Braxton), Kevin Burke (Wynton Marsallis Orchestra) gibi isimlerle konserler verdi ve kendi adını taşıyan üç albüm kaydetti.
Bu üç albümden sonuncusu Volcano/Gamzelim epey zaman sonra Türkiye’ye geldi.
Geçen aylarda çıkan Yahya Dai (saksofon), Ece Göksu (vokal), Baran Say (kontrbas) ve Derin Bayhan’la (davul) birlikte kaydedilen dahiyane iş, Yavuz Akyazıcı Project 1, Türkiye’deki bazı dinleyiciler için Akyazıcı’nın ilk albümüydü. En başta sarf ettiğim, tekrar okuduğumda ise kabalaştığımı düşündüğüm, o cümleyi bu bilginin üzerine tekrar ederim.  
17 yıl sonra Türkiye’ye dönen Akyazıcı burada şimdiye kadar hiç yapılmamış bir işi yaptı. Caz standartlarının pop üzerine inşa edildiğini hatırlattı ve buranın şarkılarını yeniden yorumladı. Dinleyiciye cazı tekrar anlatmak istedi.
Akyazıcı şimdi ise, Bridge (Köprü) isimli bir albümle karşımızda. Son birkaç yıldır, büyük bölümü yıllar evvel kapatılan Bilgi Üniversitesi caz bölümünden mezun müzisyenlerin başarılı caz albümleriyle egemen medyada görünürlük kazanan bu müziğin, ülkemizde kurulan ufak dünyası, nihayet Akyazıcı’nın kendi bestelerini de ağırlıyor şimdi. 
Epeydir, -Kamil Erdem’in yüzü hürmetine- Yıldız Teknik’e kesin olmamakla birlikte iki yılda bir alınan caz gitar öğrencileri dışında hiçbir kurumunda caz eğitimi verilmeyen bu ülkenin bu ufak dünyası nasıl büyüyecek diye düşünüyorum durup durup. Önce Hacettepe’de geçen sene açılan caz anasanat dalının uzun ömürlü olmasını diliyor sonra da Akyazıcı’nın Bridge’si gibi albümleri biraz da bu soruma cevap olarak algılıyorum.
Sway ve House of the Rising Sun gibi iki bilinen şarkının caz yorumunun yanı sıra, Sam Rivers'ın caz standardı Beatrice ve yedi tane Yavuz Akyazıcı bestesinin yer aldığı albüm önemli müzisyenleri bizlerle buluşturuyor.  Downbeat tarafından beş yıl üst üste ‘en iyi caz davulcusu’ ödülüne layık görülen ve Charlie Haden, Dewey Redman gibi isimlerin grubuna üye olan Matt Wilson; Anthony Braxton grubu üyesi, Archie Shepp, Charlie Persip, Lou Donaldson, Ken Mcintyre gibi isimlerle çalışmış Joe Fonda’nın (kontrbas) yanı sıra, Chico Hamilton Band üyesi, Mc Coy Tyner, Ben Harper gibi dev isimlerin albüm kayıtlarında yer almış ve Dave Holland'ın  Dream of the Elders albümünden de tanıdığımız Eric Person (saxofon) da bulunuyor Bridge’de. İlk parça Akyazıcı tarafından blues çalışını çok sevdiği Person için yazılmış. Kompozisyon Person’un bu özelliğini ön plana çıkaracak şekilde düzenlenmiş.
Hikâyeyi yine albümden öğreniyoruz. Akyazıcı kartonette bizim için tek tek yazmış, hangi parçanın nasıl ve neden yazıldığını.

Albüme adını veren parçayı  “her şeyin birbirine bağlandığı, çözüme ulaştığı noktada, Türkiye'ye döndükten sonra bestelediğim ve buradaki müzisyen arkadaşlarımla kaydetmeyi planladığım bir şarkı...” sözleriyle anlatmış sanatçı.  Ve kontrbasçı Ozan Musluoğlu’ya düet yapmış.

I Know You Can Hear Me ise albümün en iç titreten melodisine sahip. Babasının vefatından hemen önce onun için bestelemiş bu şarkıyı. “Bana inanması, beni desteklemesi sayesinde bütün bu şarkılar ortaya çıkabildi. Hayatımdaki en etkileyici süper kahramanım, canım babam” diyor Akyazıcı. Parçaya Musluoğlu ve davulda ‘Yavuz Akyazıcı Project 1’ de de birlikte çalıştıkları Derin Bayhan hayat veriyor.
Albümün Neruda’sı Latin Amerika’nın nefes kaynaklarından Pablo Neruda’ya adanmış.  Goin' Home ise, 17 yılın ardından Türkiye'ye dönme kararı Alan Akyazıcının huzurlu bir gemi yolculuğunu hatırladığı bestesi.

Akyazıcı’nın bizim aramızda huzur bulmasını ve yanımızdan yöremizden çok uzaklara gitmemesini dileriz…

Yavuz Akyazıcı, Bridge, Esen Müzik

22 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: ‘Evladını yiyen anne’nin sesi


22.01.2012 (Taraf)

Üniversitede çok kıymetli bir hocam ‘Evladını yiyen anne’ dediğinde İstanbul için, henüz sadece birkaç eylem için gelmiş, birkaç saatimi vermiştim bu şehre.
Bir sonbahar sabahı otobüsten inip İstiklal’in ıslak ve tenha sokaklarında yürümenin ne olduğunu, o caddenin sesini ve kokusunu iyi biliyordum. Kafamda yankılanan birkaç ebeveyn cümlesiyle geziyordum hep: Aman dikkat et. Tehlikelidir İstanbul.
Oysa, doğup büyüdüğüm, herkesin büyük ve açıkgörüşlü olduğunu sandığı ama küçücüklüğünü ve muhafazakârlığını iliklerime kadar her fırsatta hissettiğim o güzel şehri; İzmir’i terk ederken, bu şehrin tehlikelerinden, burada yaşayacağım bireysel ve toplumsal kalp kırıklıklarından bihaberdim. İyi ki de öyleymişim…
Tüm hayatınızı İstanbul’da geçirdiyseniz, bu şehrin acımasızlığını anlamanız pek kolay değil. Yok başka bir coğrafyada yeşerip sonra ansızın bir operasyonla buraya ekilmişseniz, önce solmak sonra yeniden yeşermek zorunda kalacağınızdan, başka gözlerle bakmayı öğrenirsiniz İstanbul’a.
Bu sert şehir, birden bire sizin aynı anda hem en büyük aşkınız hem de en büyük düşmanınız oluverir.
Şimdi bunca iddianın altının doldurulması icap ediyor… Edilen lafların altını bazen kelimelerden daha iyi dolduruyor müzik.
Bu noktada gelin Ceyl’an Ertem ve Barana’nın Xenopolis’ini dinlerken sonra tekrar konuşalım…
O vakte kadar ise dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım albümü…
Farklı projelerde farklı müzisyenlerle işbirliği yapmalarına alışık olduğumuz Steven Kamperman ve Behsat Üvez’den oluşan Hollandalı Barana grubu yeni prejelerinde Ceyl’an Ertemle birlikte çalıştı.
Üçlüye İranlı perküsyoncu Afra Mussawissade, Hollandalı gitar virtiyözü Jeff Sopacua ve çellist Ernst Reijseger eşlik etti. Albümün bizce en ilginç yanlarından biri bu noktayla ortaya çıkıyor. İstanbul’u çok az tanıyan bu müzisyenlere o kadar içli anlatılmış ki bu şehir, sesler tıpkı İstanbul gibi tınlıyor.
Haykırışlarına alışık olduğumuz Ceyl’an bu albümde coşkusunu daha ‘usul usul’ veriyor bize.
İstanbul kendi kendini anlatıyor. “Oradaydım, sokuldular bahçeme, çocukları gönderdiler uzağa” diye konuşturuluyor Sulukule “Söylediler ki hepsi iyiliğimeymiş” diyerek bu yerinden etme harekâtını yemediğini anlatıyor tatlı tatlı… Sonra  “Sen o öteki beriki kimsiniz?” diye soruyor Birinci Sınıf isimli şarkı. “Eşittir yok burada eşit” diyerek acılarımızın sınıflarımızla kurduğu köprüleri işaret ediyor.
Adapazarı depremini yaşadıktan sonra İstanbul’a gelen Ceyl’an “Silkecek doğa kirli bir kumaş gibi üstünü, balıklar dizilecek boğazına, bilmiyorlar insanlar diplerinin sıcağını, boğazıma kadar battım ben kaygıya” sözleriyle ha yıkıldı ha yıkılacak denilen İstanbul’la alay ediyor…
Albümün en vurucu şarkısı ise Arabesk. Bugün hala kimse gelip onu rahatsız edemesin diye Mersin’de demir parmaklıklar arasında yatan güzel kadın Bergen’i anlatıyor şarkı. Ondan alınan bir dizeyle “Bütün zalim olanları, sen affetsen ben affetmem Tanrım” diye inliyor Ceyl’an… 1982’de üzerine kezzap atılarak yara içinde bırakılan ve kadınlığımızın bedenimizden ayrılamayacağını bir ders gibi öğreten o hadiseden sonra, 1989’un 14 Ağustos’unu 15 Ağustos’a bağlayan gece Halis Serbes’in silahından çıkan altı kurşunla katledilen o kadın, Xenopolis’te yeniden dile gelip, İstanbul’da, bu ülkede, bu dünyada acılar içinde kıvranmakta olan, nefret edilen ve defalarca öldürülen kadınların, hepimizin hesabını soruyor…
Bu kadar anlatmak yetmez. Xenopolis kendi kendini anlatacak, sadece size ait hikâyelerle köprüler kuracak… Kulak verin…

Ceyl’an Ertem & Barana, Xenopolis, Baykuş Müzik

15 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Tüm duyguların en taze hali


15.01.2012 (Taraf)

Tüm duyguların en taze hali var bu albümde. Coşkudan bezmemiş, aksine onu kutsamakta olan gencecik ellerin dokunduğu enstrümanlarla, uzun yıllardır sadece ‘müzik için’ çalışan ve o coşkuyla çoğalan iki isim Güher- Süher Pekinel yan yana gelmiş. Hem de farklı yorum olanaklarına kapı açan ve ortak müzik bilincini bireysel yaratıcılıkla birleştirmeye imkân tanıyan oda müziği çatısı altında…

‘Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’ isimli bir projenin ürünü bu. Güher ve Süher Pekinel’in öncülüğünde 2010 yılında başlayan projenin amacı ‘sıra dışı yeteneklere sahip genç müzisyenleri dünyanın en saygın pedagog ve müzisyenleriyle buluşturmak.’

Bu çerçevede önce Türkiye’nin farklı şehirlerindeki konservatuarlarda okuyan ve en büyüğü 1988 doğumlu olan dokuz genç bursiyer olarak seçilmiş.

Onduline Avrasya A.Ş. sponsorluğunda yürütülen proje kapsamında genç sanatçılar Eren Aydoğan (piyano), Dorukhan Doruk (çello), Veriko Tchumburidze (keman), Elvin Hoxha (keman), Yunus Tuncalı (piyano), Kıvanç Tire (keman), Yusuf Çelik (çello), Ege Banaz (klarinet) ve Yağızcan Keskin (klarinet) bir yıl boyunca Viyana, Leipzig, Tel Aviv, Bremen, Zürih, Köln ve Brüksel’de eğitim görmüş daha sonra geçtiğimiz Ekim ayında, İstanbul Cemal Reşit Rey, Ankara Bilkent, İzmir Sabancı Kültür Sarayı’nda konserler gerçekleştirilmiş. Borusan Quartet üyesi viola sanatçısı Efdal Altun konuk sanatçı olarak katıldığı konserlerden Ankara Bilkent’teki esnasında kaydedilen CD ve DVD Lila Müzik aracılığıyla bizlerle buluştu.  

Albüm Sergei Rachmaninoff’un Çaykovski anısına bestelediği ‘Keman ve viyolonsel için ağıtsal üçlü no:2’ ile açılıyor. Oya gibi işlenmiş hüznüyle insanı hayata bağlayan bu eserin ardından, besteci ve keman sanatçısı Pablo Saraste’nin memleketi İspanya’dan ilham alan Zapateado’suyla hareketleniyoruz.

Ardından Ravel’in 1914-1917 arasında bestelediği ve altı bölümün her birini 1. Dünya savaşında kaybettiği arkadaşları için bestelediği Couperin’in Mezarında süiti geliyor.

Tartini’nin bir rüyasının üzerine bestelediği 1749 tarihli Şeytan Tiril’ini ve İspanyol çellist, bestci Cassado’nun ‘Solo viyolonsel için süit’ini arka arkaya dinliyor ve Alman romantik dönem bestecisi Mendelssohn’un 1833 tarihli ‘Konser parçası No:2’ ile yarattığı klarinet ve piyano arasındaki tatlı sohbete geçiyoruz.

R. Schuman’ın 1843’te 24 yaşına giren eşine ithaf ettiği Quintet Op.44’ünden sonra ise albümü 20. yüzyılın en önemli Avrupalı bestecilerinden Lutoslawski’nin 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya’nın Nazi işgali altında olduğu 1941 yılında yazdığı Paganini çeşitlemelerini Güher Sühel Pekinel’in piyanosundan dinleyerek kapatıyoruz.

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’in  tariflediği o olgun kalp çarpıntısına hepimizin ihtiyacı var… Mutlaka diskoteklerinizde bulundurunuz…

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler, Lila Müzik

12 Aralık 2011 Pazartesi

KAYIT ALTI: Alper Maral Müzik Hayvanı’na destek veriyor…


12.12.2011 (Taraf)

Her okuyuşumda kalem tutan elimden utanıp, yazmaktan coşkuyla vazgeçtiğim bir yazar;
Ahmet Büke mesela, o anlatsın istiyorum bu hikâyeyi… Bir, bilemedin iki sayfada, gözümüzün önünde canlandırsın müziğe omuz veren Alper Maral’ın hikâyesini…Devlet elinin tersiyle ittiği, itmediğindeyse başımızın üzerine; ulaşamadığımız yerlere çıkardığı; hiyerarşiyi yeniden ürettiği müziğe, unutulmuş ve veya yok sayılmış tavırlarla dokunan bu müzisyenler, ancak kalemiyle sanat yapmaya muktedir olanlar tarafından hakkı verilerek anlatılabilir çünkü…
Bir süredir hem isyan ederek hem de boynumuzu bükerek takip ediyoruz Radyo 3’teki klasik müzik ve caz programlarının yayından kaldırılışını. Bu durum sadece halimizin bu kısmını değil, başından sonuna kadar bütününü düşündürüyor bana… Durup durup dürtüyor zihnimi, diyor ki, ancak konvansiyonel müziğin değil yapı bozumcu tınıların devletin yayın organlarında var olabilmesinin gerekliliğiyle birlikte konuşulduğunda anlamlı her şey…
Mevzuu klasik müziği devlet radyosunda duymakla bitmiyor yani…O yüzden müzik emekçilerine var gücümüzle kulak kabartmalıyız bu aralar…
Fransız düşünür ve yazar Denis Diderot’un ünlü “Zevk sahibi bir genç tanırım. Resim yapmaya başlarken diz çöker dua ederdi: ‘Yarabbim, beni modelden kurtar!’” cümlesiyle anlattığı o özgünlük arayışı Müzik Hayvanı isimli insiyatifi tarif ederken işinizi kolaylaştırabilir. Pek çok şeyin olduğu gibi müziğin de boynunu büken bu dünyada, müziğe hak ettiği eli uzatan birkaç iyi insanının yan yana gelişiyle oluştu insiyatif. Hem burada hem de başka yayınlarda birkaç defa andık adlarını; o sebeple insiyatiften bahsetmeyi bir kenara bırakalım, merak edenleri www.muzikhayvani.com’a yönlendirelim.
Bu ülkenin övünülecek isimlerinden, sayılı besteci ve müzikologlarından birinin Alper
Maral’ın Müzik Hayvanı’ndan iki CD çıkarması çok anlamlı ve önemli.
Albümlerden biri Maral’ın Orta Çağ’ın en ünlü Fransız şairlerinden François Villon’un 1461 tarihli 2000 dizelik yapıtı ‘La Grand Testament’ten (Büyük ahit) bölümleri bestelediği
eseri içeriyor. La Grand Testament doğum ve ölüm hikâyeleri meçhul olan esrarengiz Villon’un otobiyografisi.
İlk seslendirilişi 2009’da Fransa’da gerçekleştirilen bu eser, Maral’ın müziğiyle geleneği reddetmeden ona meydan okuduğunu, yaşamın gelenek ve yeniliğin barıçıl çarpışmalarından doğacak olduğunu müjdelediğini hatırlatıyor.
Albümdeki eserin konuşulması gereken özelliklerinden biri geleneksel opera gibi 70 dakika
değil, 13 dakika oluşu. Alper Maral: "İnsanlar grand opera hezeyanı içinde. Böylesi bir opera ancak devlet desteğiyle olur. Aksi taktide bir konser biletini birkaç yüz liraya satmak zorunda kalırsınız” diyerek anlatıyor oda operasının önemini.
Birkaç dakikalık oda operası anlayışının dünyada sevilmediğini söyleyen Maral, bu eserlerin
konvansiyonel opera dinleyicisine hitap etmediğini hatırlatıyor.
Maral’ın az kişiyle ve yoğun bir çalışmayla kotardığı bu opera sert bir politik söylem
de içeriyor. “Kurumsallığa karşı üç kişi bir araya gelirsin ve opera yaparsın” diyor
Maral. “Operada esas kadının uzun bir aryası vardır. Arkadakiler dururlar. Bu sorunludur”
diye ekliyor…
Ensemble Accroche Note ve Borusan İstanbul Quartet tarafından seslendirilen eserin
CD’si 150 adet kadar her birine seri numarası verilerek basıldı ve Müzik Hayvanı’nın diğer
CD’lerinden farklı olarak ‘free download’a açılmadı..
Bu hafta Kayıt Altı’na aldığımız diğer albüm ise Das Klingende Alphabet; yani 'tınlayan alfabe'. Bu duysal dokümanda şehrin kendine münhasır seslerini duyuyoruz. Albümün içinden çıkan program notlarında Maral’ın, aynı adlı müziğe başlayanlara piyano repertuarını tanıtma amaçlı albümü anarak , “‘Yerli’ bilinen müzik nesnelerini harf sayıp ‘yabancı’ kalınan müzik deyişlerine cümleler kurmak adına, kurcalamalı bir şehir içi yolculuk raporu” dediği Das klingende Alphabet, ilk kez 2005 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen ABÇ tasarım sergisi kapsamında bir ses yerleştirmesi olarak sunulmuş.
‘Oluşumunu sürdüren bir yapıtın tamamlanmışlık iddiası taşımayan bir parçası’ olarak
tanıtılan bu eserin birbirine bağlanan bölümlerinde M. Fakih Kademoğlu, Tolga Ünaldı,
Sait Arat ve Alper Maral İstanbul’un muhtelif yerlerinde kâh bir enstrumanın imkânlarını
keşfediyor, kâh susuyor, kâh anlatıyor…
Alper Maral imzalı bu iki albümü ve Müzik Hayvanı’nın diğer ürünlerini Kadıköy’de Zihni
Müzik, Flaneur, Vintage Records ve Dunia Bar; Taksim’de Deform, Beşiktaş’ta Pan Kitabevi’nden edinmek mümkün.
‘Le Grant Testament’ ve ‘Das Klingnde Alphabet’, Alper Maral, Müzik Hayvanı

27 Kasım 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Butler’lı, Benjamin’li Asaf'lı albüm!

27.11.2011 (Taraf)


Neyse
Neyse
Babajım Records
Selim Kırılmaz’ın sesi çok güzel. Albüme kilitlenmek için sadece bu bile yeterli olabilir. Sözler çok etkileyici. Her biri şiir gibi…  Albümde oldukça sert bir rock tınısı var; ama bir yandan da özellikle vokalin etkisiyle alaturrka bir damar hissediliyor. Melodiler akılda kalıcı. Her parçayı bir kere dinledikten sonra mırıldanmaya başlıyor insan. Uzun zamandır bir albümü bu kadar 'bayıla bayıla' dinlememiştim. Peyk’in albümünden bu yana bir grubun konserine gitmeyi bu kadar istememiştim. Bunu meraklı bir muhabir kulağıyla değil, sadece gayet ortalama bulduğum müzik zevkine sahip bir dinleyici olarak söylüyorum.
Öyle ki şimdi bu 'Word belgesi'ni kapatıp sosyal medya marifetiyle grubun fan sayfalarına bazı harfleri uzatılmış kelimelerle sevgi mesajları yazmak istiyorum…
Derken şarkı sözlerindeki ‘kör gözün parmağına’ olmayan muhalif ruhu hissettikçe yavaş yavaş albüm içine çekiyor beni, yüzeysel ifadeler uçup gidiyor zihnimden.
Kartoneti elime alıp, bilmemkaç numara miyop gözlerimle minicik yazılmış notları okumaya cesaret ediyorum. Alıntılar görüyorum, Devran’ın altında Walter Benjamin ve Michael Löwy; Siyah parçasının hemen ardındansa Özdemir Asaf’tan ‘Ne olacak şimdi, ne olmuştu?’ diye soran alıntı…
Fakat en büyük heyecanı
Uzak ve Kırık parçalarının altındaki yazıyı görmeyi başarınca yaşıyorum. Toplumsal cinsiyet kavramının şekillendiricilerinden, feminist teorinin nefes kaynaklarından biri, efsane Judith Butler’ın adına kaç albümde rastlayabilirsiniz ki? Bu alıntıda 'kayıp' hissini anlatıyor Butler. Birini kaybetmenin, ait olduğumuzu hissettiğimiz bir yerden kopmanın verdiği dayanılmaz hissin köklerini, hayatla bağ kurma yollarımızı işaret ederek, anlatıyor. Neyse, müziğin ve sözlerin nasıl kıvrımlardan damıtılarak önümüze konduğunu anlatıyor albümde ince ince…
Daha kalın ifadelerleyse grubun Facebook sayfasında yer alıyor hikaye…
2000'li yılların ortalarına doğru Deniz Ünlü (davul) ve Selim Kırılmaz (vokal, bas gitar) tarafından kurulmuş Neyse. Uzun süre Yeşilköy'deki garaj-stüdyolarında çalışmalarını düzenli olarak sürdürmüşler. 2003 yılından itibaren de çeşitli rock bar ve festivallerde sahne alan ve 2009 yılında ilk single'ı olan Yapma Meydan'ı yayınlayan grup, geçen yıl gitarist Melih Balta'nın katılımı ile son halini almış.
Abümün en akılda kalıcı, en kıvrımlı ve en kolay dinlenir şarkısı Hokkabaz ilk single olarak belirlenmiş ve aynı şarkıya Murad Küçük yönetmenliğinde klip çekilmiş.
Daha çok şey söylemek istiyorum; hatta bir röportajda kendilerine anlattırmak her şeyi… O zamana kadar bol bol dinleyeceğim albümü… Siz de yapın…

Son Ağaç
Direc-T
Favela Records
Albümü CD Çalar’a takınca duyduğum ilk gitar tınısıyla yıllar önce bir arkadaşın elime tutuşturduğu o kopya CD’yi anımsadım. Üzerinde asetat kalemiyle Direc-t yazıyordu.
Bilge Kösebalaban’ın özel sesiyle tanışmamın hikayesi böyle.
Şimdi yeniden duyduğum bu ses, hemen söylemeliyim ki, oldukça olgunlaşmış, ayakları yere basan bir tını almış. Aslında sadece Bilge’nin sesi değil, bas gitarda Alex Tintaru ve davulda Özgür Peştimalci’den oluşan grubun her zerresinde hissediliyor olgunluk.
Albümden de albüm tanıtımından da anlaşıldığı üzere Direc-t’in artık yıllanmış ve profesyonel bir grup olma iddiası var.
Bol punk’lı, ska’lı albüm oldukça eğlenceli, daha doğru bir ifadeyle, albümün bütününde olumlu bir 'hal' var. Aslında parçanın tonu ne olursa olsun Bilge’nin sesinde bir parçanın olumsuz duyulması mümkün değil galiba.
Albümün Dede Efendi bestesi Yine  Bir Gülnihal’e gönderme yapan parçası Gel’de kullanılan akordeon ve Yoksun, Bana­ Ne, 20 Ways, Ama Sen’de kullanılan çello çok dikkat çekici ve tatmin edici.
Son Ağaç’ın en güzel esprisi bir süre Fatih Ürek ve İbrahim Tatlıses arasında paylaşılamayan şu Hadi Hadi parçası… Ska ritmleriyle seslendirilen parçanın biraz daha deforme edilerek düzenlenmesini bekledi kulaklarım.
Albümde Arif Sami Toker`in 1970`lerde bestelediği ve Sevil Öztatlı`nın söylediği şehvetli kanto Seks Seks Seks de yer alıyor. Şarkıya Öztatlı’nın sesiyle başlanıyor.
Albümün tek İngilizce parçası 20 Ways bittikten sonra 12 saniye kadar beklerseniz sizi Tolga Çebi’nin kemanı ve Deniz Doğangün’ün çellosuyla hazırlanan tadımlık bir sürpriz bekliyor…
Less Than Jake ve The Exploited gibi grupları seviyorsanız Direc-t’ten kaçmayınız…

13 Kasım 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Bir röntgen de biz çekelim


13.11.2011 (Taraf)

r.p.c.m
Ulaş Oral
Taşoda/Elipsis
“Her geçen günde yeni bir felaket gelip kavramaz kimseyi. Felaketleri kendi yaratıyor insan. Ondan bundan çalınmış hayatları yaşıyor. Çokça şiir geveliyor insanın aklı ona. Kalp bir organdır. Büyütmeyelim. Kırılmaz. Parçalanabilir. Bir insanı mutlu edemez. Bir şarkı? Alayım. Bir şiir mutlu edebilir insanı.” Ulaş Oral’ın internet sitesinde yayınladığı bir blog yazısından alındı bu satırlar. Çünkü Oral, en azından onun bize tanıtmak istediği kişiyi iyi anlatıyorlar…
Bu satırlardaki gibi, duyguyla akıl arasında bir yerde takılıyor o. Şarkı seviyor, şiiri daha çok… Dünya üzerine kafa yoruyor. Oturup düşünüyor ciddi ciddi. Cevap bulabiliyor mu sorularına? Umurunda olduğunu sanmam. Doğru, sağlam bir yerde durmak onun kaygısı.
Küçük İskender’in Kahramanlar Ölü Doğar’ından esinlenerek yazdığı şarkıdaki gibi “Yükü çok”. Ama onu yaşatan da bu.
Daha evvel birkaç müzik grubu içinde adını duyduğumuz Ulaş Oral mürekkep yalamakta olan biri. Şu anda doktora yapıyor. İstanbul Üniversitesi’nde müzikoloji yüksek lisansını tamamlamış. Akademi İstanbul müzik bölümünü birinci bitirmiş. Gitar ve vokal eğitimi sırasında Şevket Akıncı, Akın Eldes, Ayşe Tütüncü, Fuat Güner’inde aralarında bulunduğu önemli isimlerle çalışmış.
2005’te ‘Post-modern Aşka Arabesk Yazılar’ isimli bir kitabı yayımlanmış. Şu sıralar iki yeni kitap üzerinde çalışmaktaymış.
Röntgenler, Panayırlar ve Cenaze Marşları onun kendi adını taşıyan ilk albümü. Bir konsept albüm. Dokuz şarkı üç bölüme ayrılıyor. Albüme ismini bu bölümler veriyor. 
Röntgenler’de hikâyelere konu olan bazı karakterlerin iç dünyalarını anlatıyor. Yorgun bir kahraman ve yüzünü çirkin bulan bir narsist’in yanı sıra bildiğimiz Romeo ve Edmond Dantes’in röntgenini çekiyor.
Panayırlar eğlenceli, Cenaze marşları ise hüzünlü şarkılardan oluşuyor.
Oral, rock’ın farklı tınılarını içine alan bu albümde bizlerle paylaştığı ‘bipolar’ duygularla sanki kendi röntgenini çekiyor. İlk albüm heyecanına yenilmeyip, kapaktaki belli belirsiz yüzle yetinerek kartonete boy boy fotoğraf koymaması belki de kendini kalemi ve sesinin ilettiği duygularla anlatmak istemesinden kaynaklanıyor… Kayıt Altı, sanatçının içine girmemize izin veren albümleri çok seviyor…

Aşk Mevsimi
Dilek Türkan
Kalan Müzik
Son zamanlarda sıklıkla adını anar olduk Kalan’ın. Sadece Kayıt Altı’nı takip ederek bile şu sıralar bol bol albüm basmakta olduklarını anlamak zor değil. Dinleyiciyle buluşturdukları bir albüm de Dilek Türkan imzalı. Kadife gibi, su gibi bir albüm Aşk Mevsimi. Şu yağmur çamurda bile mevsim değişikliğine neden oluyor gönülde. Sesi yüzünden de güzel kadın Dilek Türkan’ın albümü 7 Şubat 2010’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen konserin kaydı.
Tango söylüyor. Buenos Aires’in kenar mahallelerinden doğup Avrupa üzerinden yirminci yüzyılın başında Türkiye’yi etkileyen bu ritmin, Türkiye’de hafif naif hafif arabesk bir ruha bürünüş hikâyesini anlatıyor Aşk Mevsimi… “Rüzgarında öyle savrulup durulan” aşkların kırdığı ve “tamiri mümkün olmayan” kalpleri, “yarın düğünümüz var nişanlım sen olaydın” boynu büküklüğüyle okşuyor… “Önce gözlerin terk etti beni sonra da sen” diye gözyaşı döküyor ve “unutulmayan tatlı hatıralar”ı anımsatıyor…
Klasik Türk müziği sanatçısı Dilek Türkan’ı İnce Saz grubunun solistlerinden biri olarak tanımıştık. Grubun Mazi Kalbimde Yaradır isimli tango albümünün en meşhur parçası ilk Türk Tangosu olarak bilinen Mazi, bir Necip Celal Andel parçasıydı. Mazi’nin kendisi için bir dönüm noktası olduğunu söyleyen Türkan, kendi ismini taşıyan albümünde de tangoyu Türkiye’nin kalbine sokanlardan biri olan Andel’in Sarı Yapıncak isimli bestesini yorumlamış.
18 eserin yer aldığı ‘Aşk Mevsimi’, İncesaz’ın kurucularından Cengiz Onural’ın yazdığı uvertür ile başlıyor. 1930’ların en önemli etkinliği Süreyya Opereti’nin tanınmış solistlerinden Afife Hanım’ın hayat verdiği, Haydar Tatlıyay imzasını taşıyan Gülistan Tango dikkat çeken bir başka parça. Albümde Fehmi Ege, Muhlis Sabahattin Ezgi, Refik Fersan, Neveser Kökdeş eserleri de yer alıyor…

Kayıt Altı Dunia’da
Kadıköy barlar sokağındaki Dunia’nın müzik direktörlüğünü bu yıl Müzik Hayvanı isimli şahane insiyatif üstlendi.
Kendileri, Kayıt Altı’nı, sevdiği müzikleri mekânın konuklarıyla paylaşabilsin diye DJ kabinine davet ettiler… Velhasıl, 19 Kasım Cumartesi akşamı Kayıt Altı olarak Dunia’dayız. Bekleriz…

6 Kasım 2011 Pazar

KAYIT ALTI: ‘Haydi Yaşar yine yap’…

06.11.2011 (Taraf)

Güneş Kokusu
Yaşar Kurt
Kalan
Öyle zor ki üzerine kalem oynatmak. Ettiğim her laf kendi geçmişim için edilmiş olacak sanki. Onu kurcalamak, kim olduğumu kurcalamak olacak.
Yaşar Kurt’un “bir efsane” olduğu yıllardı… Dünyanın tüm depolitikliğine inat hayatın politikliğine inanıyorduk. Hem ateşli hem boynu bükük hem de mağrurduk. Yaşar Ağabey’in şarkıları bize çok yakışırdı yani…
Her şeye itiraz ediyorduk; oysa “dokuz altı yollarında gülmenin yasak olduğunu” deneyimlememiştik bile daha.
Bir eylemde şarkı söylemek için İzmir’e gelmişti de Kordonda karşımda oturup Jack Daniels içmişti. Viski içmeyi devrimciliğe sığdıramayarak ayıplayacak kadar çocuk bir o kadar da aptaldım onu son dinlediğimde…
Yaşar Kurt sekiz yıl aradan sonra çıkardığı Güneş Kokusu’na Efkan Şeşen’in Dokuz Altı Yollarında’sıyla başlıyor. Ne tesadüf ki, şimdi o saatler arasında, çoğu zaman asansörde karşılaşan insanların birbirine selam vermeye zahmet bile etmediği, camlarını açamadığımız, lanet bir havalandırma yoluyla dolaşan mikroplarla epey haşır neşir oluğumuz ,17 katlı bir plazada çalışıyorum.
Binlerce insan arasında nasıl yapayalnız kalınırmış, öğrendikçe göz yaşı döküyorum. Eyleme falan pek vakit olmuyor, çay molalarında bir arkadaşla yan yana gelip dünyayı kurtarıyorum. Yaşar Kurt’u son gördüğümden bu yana dünya değişti mi bilmiyorum; ama benimki bambaşka artık. Bunu kabul etmek zorundayım. Ya gerçekle çarpıştım, ya gerçeği küstürüp hayal alemine daldım… Zamanımın çoğunu çıkış yolu arayarak geçiriyorum. İşte bu yüzden sekiz yıl sonra gelen bu albümü eski bir dostu bağrıma basar gibi karşılamaktan başka çarem yok gibi…
Kişisel bir hikâye mi? Sanırım değil. Kendim Gibi şarkısında “Anılarım birer birer ah kırılıp döküldüler, şimdi yoksun, orada yoksun, zaten yoksun, belki bir an, belki bir gün hatırlamak o günleri, şarkılarım birer birer ah kırılıp döküldüler” diyor Yaşar Kurt… Demek ki, anlattıklarım kişisel değil… İnsan elinde tuttuğu bu CD’ye bakıp, Kurt’a bir büyücü gibi her şeyi eskiye döndürmesi için yalvarası geliyor: ‘Haydi Yaşar yine yap’…
Romantik anıları bir kenara bırakıp şarkılara gelmeye gayret edelim… Güneş Kokusu’nun içindeki şarkılardan bazılarının kayıtları 2006’da yapılmış.  Parçalarda, Engin Yörükoğlu (davul), Ahmet Güvenç (bas), Çağatay Kehribar (gitar, tef) imzaları var. Son yıllarda pek çok albümde katkısına rastladığımız Ediz Hafızoğlu (davul) da iki parçada yer alıyor.
Yaşar Kurt, Cem Karaca’nın 30 yıl önce hayat verdiği Emrah’ı da çok başarılı şekilde yorumlamış. Albümün ödünç alınan parçalarından biri de, Hayyam’ın sözleri üzerine Mehmet Güreli müziğiyle ortaya çıkan o muhteşem şarkı “Kimse Bilmez”… Ve anonim türkü Galevera Deresi Kurt’un sesine çok yakışmış. Umut Eroğlu’nun Radikal’deki söyleşisinden öğrendiğimize göre, Ocak ayında yeni kayıtlara başlıyormuş Yaşar Kurt.  Onda hikâyesi olan Vedat Sakman, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok gibi bestecilerin şarkılarını yorumlayacakmış…

Kulp
Kulp
Şafakaraman Production
Kulp’un albümü geçtiğimiz Haziran ayında çıkmış olsa da, ekip yavaş yavaş basında yer almaya ve tanınmaya başlıyor.  PR tarafı gibi, aslında albüme ulaşma aşaması da pek kolay olmamış, 2007’den beri çeşitli eleman değişiklikleriyle çalıp söylüyor Kulp.  Ortaya kendi besteleri çıkmaya başladığından beri de albüm yapmak için çabalıyor.  Hazırladıkları demoyla pek çok kapıdan dönen Kulp’a ezelden beri müzik piyasasının içinde olduğu hissini veren Şafak Karaman kapısını açmış. Ve ilk albüm de onun desteğiyle bize ulaşmış.  
Maltepe Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği bölüm başkanı Çağdaş Turan (vokal, gitar) ve aynı bölümde öğretim görevlisi Kerem Olgaç’ın (bas) başını çektiği gruba gitarda Serdar Seçme, davulda Murat Altun, klavyede Onat Artun’da dahil.
Kulp’un en güzel yanı, beş kafadan beş ses çıkıyor oluşu. Geniş bir yaş aralığındalar. Her birinin müzikten de hayattan da anladıkları başka başka. Albümü dinlerken de bu özgürlükçü havayı koklamak mümkün oluyor.
Grubun gitaristi Serdar Seçme eski bir Kardeş Türküler üyesi. World müzik kategorisinde Grammy adayı oldukları açıklanan gruptan aradığını bulamadığı için ayrıldığını söyleyen Seçme’nin adı her ne kadar grubun son albümü Çocuk Haklı’da geçmese de, müzisyenden albümde emeği olduğunu öğrendik.
Elimizde genel olarak bir rock albümü tutuyor olsak da kayıtta pek çok türe rastlamak mümkün. Bazen grunge, bazen pop ve hatta geleneksel Anadolu tınıları kulağa çarpıyor. Çağdaş Turan’ın harika sözleriyle harmanlanıyor müzik. İyi bir hikâye yazarı olan Turan’dan taşan her söz, neden bahsederse bahsetsin son derece samimi. Her şarkıda bir hikâye anlatıyor.  Bazen arabeskleşmekten kendini alamıyor. İyi de oluyor. “Sensiz cehennem cennet, senle cennetse zulüm, eğer seni gömerlerse, göğe savursunlar külüm” sözlerinin geçtiği Yancı şarkısı albümün en sert parçalarından biri.
Kulp, aşk acısından da bahsediyor, modern dünyanın insanları mecbur ettiği rezil hayattan da, ama 10+1 şarkıda her ne yapıyorsa, çok içten yapıyor. Kulp, yıllardır bildiğim arkadaşlarımın yaptığı bir albümü dinliyormuş gibi dinledim…

18 Ekim 2011 Salı

KAYIT ALTI: Kim akıllı kim deli?


16.10.2011 (Taraf)

Deli Ay
Loca Luna
Akustik Müzik
‘Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum: “Deli olmak bahtsız olmaktır; bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır” Fakat dostlar, insan olmaktır bu: zira, doğrusu, doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir insana neden bahtsız diyeceksiniz anlamam’. 
Erasmus “övdü” diğe değil belki; ama ne zaman ne tarafa hamle yapacağı belli olmayan, kendi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen “deli”, bir grup adamın kendini tarif biçimi olmuş bu albümde. Onların müziği ne zaman nerede görüneceği belli olmayan bir “ay” gibi, kâh Balkanlar’da, kâh Ortadoğu’da beliriyor, bazen Mısır’da, bazen de Güney Amerika semalarında süzülüyor… Öte yandan bütün bu coğrafyaların müziklerini iç içe geçiren müziği dinlerken düpedüz Anadolu’da geziyor kulaklarımız; albüm Anadolu müziğinin beslendiği geniş coğrafyayı hatırlatıyor…
Çok yakıda İstiklal Caddesi’nden gelip geçerken Loca Luna’nın ritmlerinin Mephisto’dan yükseldiğini duyacağımıza adım gibi eminim. Deli Ay, mağazacılık ağzıyla, “çalınarak satılacak” bir albüm çünkü. Oldukça samimi ve sıcak besteler daha ilk dinleyişte kendini sevdiriyor. Albüm meraklı bir çocuk gibi, hiç durmadan yepyeni keşiflere çıkıyor, ele avuca sığmıyor.
Ersin Ersavaş (ud), Kaan Sezerler (klasik kemençe), İsmet Mesut Bingöl (kanun), Alper Çam (bas), Erdem Erol (darbuka), Burhan Hasdemir ve Börteçene Terlemez’den (perküsyon) oluşuyor kadro.
Dokuz bestenin yedisinde Ersin Savaş, birinde Kaan Sezerler imzası var. Bir de Makedon halk ezgisi var albümde. Uzun bir çalışma döneminin ürünü olan Deli Ay’ın kısa zamanda geniş bir dinleyici kitlesine ulaşacağını müjdelemek için ne mecnun ne de müneccim olmaya gerek var…

Tirtha
Vijay Iyer
Act Music
Bir yolculuk Tirtha. Hint dinlerinde, dünyevi bağlarımızdan kopup, ruhani bir gerçekliğe ayma ve arınma aracı. Hem mekânsal, hem de ruhsal bir dönüşüme gebe bu yolculuk.
Hint asıllı Amerikalı ünlü piyanist Vijay Iyer, 15’inci albümüne bu ismi vermiş. Gitarist ve besteci Prasanna ile tabla üstadı Nitin Mitta’nın bir araya geldiği albümde sanatçılar, kendi içlerindeki müziği olduğu gibi ortaya koyuyor. Tınılar eriyip yeni bir şekil oluşturmuyor, aksine herkes neyse, tam da “o” olarak kalıyor. Çıkan tüm sesler doğal bir ahenk içine giriyor. Özellikle ilk yarısını büyük bir keyifle dinletiyor albüm, 60 dakikanın sonlarına geldiğinizde, Hint ezgilerinin kendine has tınısına alışık değilseniz, kulağı biraz yoruyor.
Iyer, eleştirmenlerce “caz tarihine sonsuz saygı duyan; fakat geleceğin müziğini yapan adam” olarak işaret ediliyor. Onun müziği ne Hint cazı ne de iki müziğin füzyonu. Her yeni albümünde yeni bir söz ortaya koymayı başaran Viyaj Iyer, triosuyla, Akbank Caz Festivali kapsamında, 18 Ekim Salı akşamı Babylon sahnesinde olacak. Kaçırmayın. 

Scintilli
Plaid
Warp Records
Elektronika ustası olarak anılan Londralı grup Plaid yirmi yılı devirdi. Sekiz yıldır Tekkoinkreet ve Heaven’s Door isimli animelerin müzikleri dışında yeni bir albüm yapmayan grup, bu uzun ara sebebiyle oldukça pişman. Şimdi hayranlarını Scintilli isimli yeni albümleriyle selamlıyorlar. Bildiğimiz Plaid’den pek farklı olmayan bu albüm hafif depresif havasını korurken, müziğin “tekrar”la olan ilişkisi üzerine düşündürüyor. Ambient, neo-electro ve electro-techno öğelerini kullanan grup bu albümde iki parçada sözsüz vokale yer vermiş.
Özellikle konserlerinde görsel sanatlarla işbirliği içinde olmayı seven grup, albümlerinin kapağında hoş bir grafik kullanmış. İkili bunun nedenini bir söyleşide şöyle açıklıyor: “Biz CD formatını çok seven bir grup değiliz. Bu formatı daha ilgi çekici bir hale dönüştürmek istiyoruz. Manasız bir objeden ilginç bir obje çıkarmak istiyoruz. Bu CD paketine İspanyolca’da manasız obje anlamına gelen mudo no mano diyoruz. Alırsın, yırtarsın, cihaza koyup dinlersin ve sonra rafa kaldırırsın. Bari o rafta duran ilginç bir şey olsun”.
Plaid yeni albümlerinin Dünya turnesi kapsamında 2 Kasım’da Babylon’da olacak.

9 Ekim 2011 Pazar

KAYIT ALTI: The Dude’un ikinci albümü 10 yıl sonra geldi


 09.10.2011 (Taraf)

Jeff Bridges
Jeff Bridges
Blue Note
Jeff Bridges’in endişe ettiği kadar var, o pek çoğumuz için The Big Lebowski’de izlediğimiz “The Dude”; en iyi erkek Oscar’ını aldığı Crazy Heart filmindeki dillere destan performansı ve hatta yazımıza konu olan ikinci albümünden sonra bile… Ne olursa olsun büyük tepkiler vermeyen, hayatın getirdiklerini sakince karşılayan, küçük küçük hareket eden, küçük dünyasında büyük düşünen “Batı’nın uzak bir köşesinde yaşayan” The Dude. Bu albümü sıkıcı bulanlar olabilir ama sakin sakin söylenen country şarkıları kafamın içinde The Dude ile özdeşleştirdiğim Bridges’e çok yakışıyor. Sanatçının kendi adını taşıyan albüm 2009 yapımı Crazy Heart filminden sonra şekillendi. Bad Blake isimli bir country şarkıcısını canlandıran Bridges,  filmin soundtrack albümünde altı şarkı seslendirmişti. Albümün yapımcısı T-Bone Burnett aynı zamanda bu soundtrack’ın da yapımcısıydı.
İlk albümü Be Here Soon’dan 10 yıl sonra gelen bu yeni albümün çıkış parçası “What a Little Bit of Love Can Do” eleştirmenlerin en beğendiği parça, kaydın da en hareketli şarkısı. Üç parçada Bridges’in imzasını taşıyan albümün özellikle ikinci yarıdan sonra tekdüzeleştiğini söylemek mümkün olsa da, şarkıların size ne hissettireceği albümü nasıl bir ruh halinde dinlemeye başladığınıza göre değişir.

Gitmeli
Korteks
İzmir’de bir tıp fakültesi mezunlarının yıllar sonra yan yana geldiği bir yemekte sahneye hekimlerden oluşan bir müzik grubu çıkmıştı. Hekimlerin aralarında “Tıp fakültesinden her şey çıkar; ara sıraysa doktor…” diyerek şakalaştığını duymuştum. Müzik piyasasında sıklıkla isimleri geçiyor doktor-müzisyenlerin. Şu şıralarsa yeni katılımcılarımız var.  Psikiatristler Dr. Alp Karaosmanoğlu ve Prof. Dr. Ümit Tural’ın kurduğu Korteks isimli grup, “terapiden albüme” ifadesiyle tanıtılıyor. Yolları 23 yıl önce İzmir’de öğrenciyken kesişen ikiliye klavyede Ege Karaosmanoğlu ve davulda Tugay Atak eşlik ediyor. Kayıt Altına konu olan  “Gitmeli”, adını beynin en gelişmiş tabakası olan, düşünce ve duyguları üreten kabuktan alan grubun ilk albümü. Grup müzisyenlerin hekim olduğu anımsatılarak tanıtılsa da, belirtmek gerekir ki bu gayet profesyonel müzisyenlerin elinden çıkmış bir albüm. Gitmeli, müziğe yan uğraş muamelesi yapmıyor. Besteler de sözler de gayet özenli. Klavye ve elektrikli gitarın eşit ağırlıklarda kullanılmasıyla sağlam bir rock tınısı elde edilmiş. Bol bol solo kullanılmış. Parçaları dinlerken zaman zaman Bulutsuzluk Özlemi’ni andım. Alp Karaosmanoğlu’nun ön planda tutulan vokali tatlı-isyankâr şarkı sözlerine çok yakışmış. Bazılarının terapi seansları sonrası çıktığı söylenen sözler, aidiyet probleminden aşka, kapitalizmin açmazlarından hayatla bağ kurmak araçlarına kadar gündelik yaşamlarımızın sıkıntılarını ele alıyor.

Kızılbaş 2
Kalan
Asırlardır kimilerince hakaret olarak kullanılan bir kavram Kızılbaşlık. İktidardan ayrı bir laf edeni hor görmeye, “gerekirse” hiç çekinmeden üzerine aşağılayıcı, “yalandan” hikâyeler uydurmaya meraklı bir toplumun ötekileştirip tanımaya ve bilmeye zahmet etmediği bir derin kültür, gelenek Alevilik-Bektaşilik. İnsan olmanın, edebin ve irfanın mektebi bu kültür. Neden uzak tutulmaya çalışıldığını anlamak için âlim olmaya gerek yok. Var etme, değiştirme ve dönüştürme gücünü içinde hissetmek için cesaret gerek insana. Kalan Müzik’in Alevi Bektaşi deyişlerini derlediği Kızılbaş serisinin ikinci albümünde işte bu cesaretin oluk oluk aktığı eserlerin 18 tanesi yer alıyor.  
Albüm Müslüm Gürses’in sesiyle açılıyor. Sözleri Şah Hatayi, müziği Arif Sağ’a ait olan eser “Ah Hüseynim Vay Hüseynim”. “Kızılbaştır diye yol tefrik etme, Ademi kınamak ayıptır softa” diyor sonra Aşık Mahsuni Şerif… İbreti’nin şiirinden Serkan Yontar’ın besteleyip seslendirdiği “Yaralıyam Deyme Bana” ise, “Ozanım elimde sazım, Hiç kimseye yoktur sözüm, Sanma ki ben kitapsızım, Telli kitap özüm benim…” diyerek Kızılbaşlık kavramına dil uzatanlara sesleniyor. Alevi-Bektaşi şiirinin farklı dönemlerinde yaşamış büyük ozanlarının dizelerinden seçilen bilindik eserleri genç müzisyenler yorumluyor. Albümün önsözünde Yazar Ahmet Koçak’ın şu sözleri yer alıyor:  ‘Aleviler için Kızılbaşlık siyasi bir kimliktir. Kerbelâ’da zalimin zulmüne dur demektir Kızılbaşlık. Binlerce insanın diri diri kuyulara gömen Kuyucu Murat Paşalara karşı durmaktır Kızılbaşlık. “Kızılbaşların katli vaciptir” diye fetva veren Ebus Suud Efendi’lere başkaldırmaktır Kızılbaşlık. Kızılbaşlık “Enel Hak” fikrini inancının merkezine koymuş bir inanç sisteminin simgesidir. Hakk’ı insanda gören, insanı tanrılaştıran bu anlayış, Sünni devlet Müslümanlığı inancına kafadan karşı durmak demektir. Sazı “Telli Kuran” ilan eyleyerek, kalıplaşmış din kitaplarının yetmezliğini vurgulamaktır Kızılbaşlık. Ortaklaşa yaşamın ütopyası Rıza Kenti özleminin hayata geçirilmesi için kavganın adıdır Kızılbaşlık.’