16 Kasım 2012 Cuma

'Sokak kızı' İstanbul'da...

Şarkı söylemenin alamet-i farikası içine derin bir nefes çekip sonra o nefesi sakince dışarı vermekte gizli bence. Nefesi verirken içinde biriktirdiklerin de çıkıyor dışarı; hafifliyorsun.
Madeleine Peyroux'nun sesi diyaframımı şişirirken döndüğü gibi döndürüyor başımı...
O hafifledikçe ben de hafifliyorum.
Kendisi bu akşam ve yarın akşam 21.30’da İKSV Salon'da.
Yeni dönemin rock, elektronik ve dahi poptan beslenen alternatif müziğini en iyi yorumlayan kalemlerden biri olduğunu düşündüğüm Banu Öğüt'ün Radikal için bu güzek 'sokak kızı'yla yaptığı röportajı siz de okuyun istedim.
Ve böylece Kayıt Altı ilk konuk yazarını ağırlama şerefine nail oldu.

İşte o röportaj...




İstikrarlı bir yol arıyorum


Uzun süre sokak müzisyenliği yapan Madeleine Peyroux, "Yemeğe ve kahveye yetecek kadar para kazanmak için çaldığımız günler güzeldi ama istikrarlı bir yolum olmalıydı" diyor.
Pek çoğumuz Leonard Cohen ’in ‘Dance Me To The End of Love’ ve Elliott Smith’in ‘Between The Bars’ parçaları başta olmak üzere her albümünde titizlikle seçtiği efsanevi parçaları caz müziğiyle buluşturmasıyla tanıdık Madeleine Peyroux’yu. Üçüncü kez İstanbul ’u teşrif edecek, bu kez Salon’un caz esintisine dahil olacak sanatçıyla sokaklardan sahneye müzikal geçmişini ve kendi parçalarının ağırlıkta olduğu son albümü ‘Standing on the Rooftop’ı konuştuk.

Küçük yaşta sokaklarda çalmanın müzikal kariyerinize getirisi ne oldu?
Şunu itiraf etmeliyim ki o zamanlar ilk önce müzik, sonra para geliyordu benim için. Sokaklarda çalmaya başladığım zamanlarda insanlar istemememe rağmen para veriyorlardı. Sonra gördüm ki, sokaklarda çalan, dans ettiren, eğlendiren, düşündüren çok başarılı gruplar var. Ben de yapabilirim diye düşündüm. Sokak, özgürlük ve kültürün buluştuğu noktaydı benim için. Ama sonra bunu hayatımın sonuna dek yapmak istemediğimi fark ettim. Hayatımda istikrarlı bir yol olmalıydı. Aslında hâlâ bu yolun arayışındayım.

New York ve Paris gibi, zamanında birçok sanatçıya ilham veren şehirlerde deneyimleriniz oldu. Bu iki şehrin müziğiniz üzerinde ne gibi bir etkisi var?
Hayatımın belirli dönemlerini Amerika ve Avrupa’da, özellikle Fransa ’da geçirdim. Amerikan kültürü ve müziğinin özel bir yeri var. Babamın çocukluğunu geçirdiği New Orleans, müzik eğitimime başladığım yer. Fakat canlı performans deneyimimi Paris sokaklarına borçluyum. Basit hayat, kaliteli müziği de beraberinde getiriyor. Paris’te sadece yemeğe ve kahveye yetecek kadar para kazanmak için çalıyorduk. Müzik yapmanın ötesinde hiçbir şeyi önemsemiyorduk.

‘Standing on The Rooftop’ öncekilere kıyasla farklı enstrümanların bir arada kullanıldığı, daha deneysel bir albüm…
Bu albümün müziğimde daha olgun bir dönemin başlangıcını işaret ettiğini söyleyebilirim. Bu albümle müzisyen olarak yeni keşifler peşindeydim dolayısıyla kendimi farklı bir şekilde ifade edebildiğimi düşünüyorum. 
Bir röportajınızda başka sanatçılara ait parçaları yorumlamanın yaratıcılığınızı bir dönem kısıtladığını söylemiştiniz. Birkaç senedir kendi parçalarınızın ağırlıkta olduğu albümlerle dinleyicilerinizin karşısındasınız… 
Başka insanların parçalarını söylemekten hiçbir zaman kaçınmadım çünkü aynı zamanda kendim deşarkı sözü yazıyorum. Dolayısıyla bunun bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Ben öncelikle bir şarkıcıyım ve en iyisiyim. Başkalarının parçalarını yorumlamak ise aynı kişinin başka bir özelliği sadece. Şarkı söylemenin tüm hayatımı şekillendirdiğini düşünüyorum ve farklı bir tercihim olmadığı sürece bu değişmeyecek.

Bu albümde daha baskın olan söz yazarlığı rolünüzde öncesine göre nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?
Söz yazmada hikâye anlatımı devreye giriyor. Trajediden komediye, hayal gücüne kadar her şeyden besleniyorsunuz. Kısaca, şarkı sözü yazmak düşünmenin de ötesinde deneyimleriniz için bir alan oluşturuyor. Tabii benim de kendime özgü bir hikâye anlatımım var. Yalnızlıktan beslenen, monologlar halinde ilerleyen ama aynı zamanda dışa dönük olmaya hevesli bir anlatım. 
Peki Rolling Stones’tan Bill Wyman’la çalışma fikri nasıl ortaya çıktı? 
Kesinlikle kimsenin Rolling Stones’tan beklemediği bir ortak çalışmaydı bu. Bill Wyman şu anda, grubu Bill Wyman’s Rhythm Kings dahilinde jazz ve blues sound’larının bilinciyle müzik yapıyor. Kendisiyle bir araya geldiğimizde aynı bilinçle hareket ettiğimizi ve benim de bu yolda ilerlediğimi fark ettik. Tabii ki, Wyman’dan biraz rock’n roll kapabildiysem ne mutlu bana.


15 Kasım 2012 Perşembe

Korhan Futacı ve Kara Orkestra Bronx'ta

Korhan Futacı ve Kara Orkestra 21 Kasım'da Bronx sahnesinde...




2005 yılında kurduğu Dandadadan grubuyla 2006'da 'Sen Bana Birini Android' adlı bir albümünü yayınladı. Yüxexes yazarları tarafından yılın en iyi albümü seçilen albümün ardından Kujo adlı grupla kayıtlar yayınladı.
Kreş, Çilekeş, Yasemin Mori imzalı albümlerde çalışan Korhan Futacı Mayıs 2010'da Korhan Futacı ve Kara Orkestra albümünü yayınladı.



Kara Orkestra
Korhan Futacı, Vokal ve saksafonlar
Barlas Tan Özemek, Gitar
Görkem Karabudak, Klavye
Gökhan Şahinkaya, Elektrik bass
Özün Usta, Perküsyon ve vibrafon
Ediz Hafizoğlu, Davul

http://korhanfutacivekaraorkestra.com/

Murat Beşer 'müzik' konuşuyor








Müzik yazarı, eleştirmen, radyo yapımcısı, editör, müzik direktörü ve DJ Murat Beşer, her ay farklı konuklarla İKSV'nin 'Salon'unda müzik evreninin farklı meselelerini konuşuyor.
Beşer 25 Aralık'ta Zuhal Focan (Jazz Dergisi), Feridun Ertaşkan (Cazkolik) ve Batu Akyol'la (Loyka Productions) 'Türkiye’de caz müziği ve caz yayıncılığı' üzerine sohbet edecek. 

Salon IKSV
Kapı açılışı: 19.30
Etkinlik ücretsizdir.
Rezervasyon için pazarlama@iksv.org adresine e-posta göndererek onay almak gerekiyor.

http://www.muratbeser.com/

14 Kasım 2012 Çarşamba

Annem Duysa Üzülüyor





Ceylan Ertem'in yeni albümü Ütopyalar Güzeldir'in ikinci videosu geldi: 'Annem Duysa Üzülüyor'



Ütopyalar Güzeldir
Ada Müzik
2012

2 Kasım 2012 Cuma

'Reyting tam bir tuzaktır!'

MediaCat (Kasım 2012)


Televizyon dünyasında son yıllarda hem izleyici hem de reklamveren tarafından en çok rağbet gören içerikleri, formatları kullanan ekip Acun Medya. 
Ses getiren yarışmaları Survivor beşinci, Yetenek Sizsiniz dördüncü, O Ses Türkiye ise ikinci sezonunu sürüyor.
Acun Ilıcalı’yla 'içerik' üzerine konuştuk…


Attığınız adım gündem oluyor. Her yaptığınız program başarılı oluyor. Sizi ‘bugün’ vazgeçilmez kılan nedir?
Biz Acun medya olarak her programla bir numara olduk.  Son altı yılda Türk televizyonunda belli bir istikrar ve başarı yakaladık. Ve çalıştığımız kanallara elimizden geldiğince katkıda bulunmaya çalıştık. Aslında kanallar futbol ligi gibidir. Her kanal şampiyonluğu; en çok seyredilmeyi hedefler.Haftada bir programla başlayan televizyon maceramız, haftada üçe sonra da dörde çıkınca kanalın başarısına belli bir etkimiz oldu. Bu etki de birinciliği hedefleyen kanallar için bir tercih sebebi oldu. Ben şöyle bir felsefe benimsedim kendime,  duygularla şekillenen bir felsefe oldu bu: bütün projelerimi hep Show TV’de yaptım zamanında, başka bir kanala iş yapmadım. Formda olan bir futbolcu gibi başka kanalların ilgisini çektik diye düşünüyorum.

Acun Medya planlanmış bir proje mi yoksa klasik ‘tesadüfler birbirini kovaladı’ hikâyesi mi?
İki taraftan bakmak lazım. Birincisi planlı, ikincisi plansız olmak. Planlı olma durumu şu: Projelerin uzun sürmesi için ‘bu projeyi bir daha kullanırız,  daha da başarılı oluruz daha da yararlanırız’ düşüncesiyle projeyi tüketmemek. ‘Ben çok reyting alıyorum aman ne iyi’ deyip projeyi uzatmamak, tadında bırakıp sezonu bitirmek. Başarımızdaki önemli etkenlerden biri reytinglerin tuzağına düşmeyip, en yüksek reytingi de alsak belirlediğimiz tarihte projemizde final yapmamız. Bu normalde çok az yapımcının aldığı bir risktir. Reyting zaten aslanın ağzında. 12-13 reyting giderken bir programa final yapıyorum diyecek yerde iki, üç ay daha sürdürecekken, biz risk alıp onu bitirip yeni projeye başladık bundan önceki yıllarda. Bunun geri dönüşünü de çok aldık. Projelerimiz özlendi. Özlenince yeni sezonlara taze, seyirciyle bütünleşecek bir şekilde başladık. Bu esnada kendimizi de hazırladık. Projelerin üzerine de bir şeyler kattığımız zaman şunu gördük, programlarımız daha iyi reyting almaya başladı.
Reality şovlar için konuşursak Türk televizyon tarihinde birinci olduktan sonra reytingi ikinci, üçüncü, dördüncü sıraya düşmeyen program bulamazsın. Bunu başaran tek ekip biziz. Onun dışında zaten ikincisinden sonra üçüncüsü yapılan Reality şov da çok göremezsin. Şu anda Survior’da beşinci sezonu bitirdik. Yetenek Sizsiniz’de dördüncü sezondayız. Projelerin ömrünü uzatmak için doğru müdahaleleri yaptığımızı düşünüyoruz. O Ses Türkiye ikinci sezonda ve iyi gidiyor. Planlı olan bölümümüz bu bizim. Bu işin başında olan insan olarak şu işi böyle yapalım diye planlamadım. Sadece iyi projeleri yakalayıp o projelere hakkını vererek ortaya güzel bir şey çıkaralım istedim. Bir sene şunu yapacağız diyemem. Orada duygularımızla hareket ediyoruz.

İyi projenin ya da içeriğin göstergesi sadece reyting mi? Şu reytingi düşük ‘prestij işleri’nden siz de yapmaz mısınız bir gün?Hiç reyting almadan prestij işi yapmaya inanmıyorum; çünkü ticari bir müessesedir televizyon. ‘Ben sıfır reyting aldım ama prestijli bir iş oldu’ cümlesi kendini kandırmaktır. Büyük kanalı tercih etmeyeceksiniz o zaman, o sıfır reytingi başka bir yerde alın ki kanala zararınız olmasın.Ama reyting tam bir tuzaktır. Şeytanın tuzağı gibi düşünün. Reytinge odaklandığınız gün televizyonculuğu kaybedersiniz. Çünkü halk anlık heyecanı sevebilir ama uzun vadede hep kalitenin peşinden koşar. Bizim seyirci gurubumuz, televizyonda başarılı olduğumuz Acun Firarda’nın başladığı dönemdeki genç neslin devamı. Türkiye’de televizyonculukta çok ciddi bir ilerleme var.  Biz bu ilerlemedeki seyirci-kalite dengesini yakaladık. Şöyle düşünelim, ben Survivor’da iki kavga çıksa zaten büyük reyting alacağım, ama ben o kavgaya karışan insanlardan birini Türkiye’ye yollayarak kavgayı bitiriyorum, tam tersine giderek onun yerine Ludacris’i adaya getiriyorum başka bir Survivor’da. Ludacris’i bizim adaya getirmemizin maliyeti 250 bin dolardır en az. Böyle bir organizasyonu yapmamızın tek bir nedeni var, Ludacris’ten sıfır reyting alırsın, Türk halkının yüzde 5’i Ludacris’i tanımaz ama o bir prestijdir. Seyirci senin yaptığın prodüksiyona değer verir. İki kişinin kavgasından alacağın reyting yerine Ludacris’i oraya getirirsen senin programın uzun yıllar sürer.
Reklamveren bir programa sadece çok reyting aldığı için girer mi? Reklamverenin sizin programlarınızı tercih etmesinin sebebi nedir?Programlarımızın çok ilgi görmesinin nedeni şu: Ailede sekiz birey var diye düşünüyoruz toplantılarımızda. Anne, baba, anneanne, dede, iki yetişkin evlat ve çocuklar… Programlarımızda bu bireylerin sekizine de hitap ediyoruz.  Eskiden Survivor sadece gençlere hitap ediyordu. Biz oraya ünlüleri koyduktan sonra kafası işle dolu olan yetişkinler de kendisini Survivor’ın içinde buldu. Biz bu sene Survivor’da reyting rekoru kırdık. Ailede sizi izleyen bireyleri artırdığınız zaman, reytinginiz arttığı gibi,  reklamverenin de dikkatini çekersiniz. Çünkü 10 ürünün 8’i ailenin tüm bireylerine hitap eder.
Neden kendiniz içerik yaratmıyorsunuz da onun yerine yurt dışından ihraç ediyorsunuz?Televizyonculuğun bir numarası Amerika’dır ve orada gördüğünüz hiçbir içerik özgün içerik değildir. Dünyanın en iyisi kalkıp Avrupa’daki format merkezlerinden format alıp, bunu kendine göre işliyorsa bizim kalkıp da icat yapmamız kadar saçma bir şey olamaz. Bu kadar büyük bir rekabet olan, reyting matematiği bu kadar zor olan bir ülkede, bizim bir şey icat etmemizin kazancı ne olabilir? Tavlayı biz mi icat ettik? Kart oyunlarını biz mi icat ettik? Bir arkadaş gurubunun icat ettiği bir şey var da oynanıyor mu Türkiye’de? Bir bilim dalıdır format. Hollanda’da bir şirkete gidiyorsun, orada herkes oturmuş bu iş üzerine çalışıyor. Türkiye’de zaten format şirketi yok ki.Bana gıcık olabilir bir insan, buna saygı duyarım. ‘Bu adam dışarıdan format alıyor getiriyor’ diye. Zaten gördüğünüz bütün televizyon programları dışarıdan alınmış formatlar. Bizimkiler popüler olduğu için deniyor ki ‘aynısı Amerika’da var’.
‘Var mısın Yok musun?’ Romanya’da tutmamış. Programlarınızı sizden önce Türkiye’de deneyip başaramayanlar da oldu. İyi içeriğin kokusunu nasıl alıyorsunuz? Ve neden siz yapınca tutuyor?Bizim televizyon tarihinde gurur duyduğumuz olaylardan biri Var mısın Yok musun’un daha önce iki, Survivor’ın ise bir kere denenip batmış olması. Bunlar bizim için değerli. Çok basit bir metodum var orada. Ben bir programı izleyip keyif alıyorum, eğleniyorum sonra sana, sonra üç beş arkadaşıma seyrettiriyorum formatı. Beğendiler mi? Evet. Bütün matematiğim şu: En zevk aldığım işleri seçiyorum gidip yurtdışından format bakarken. Getiriyorum, bütün Türkiye’yle eğleniyoruz.
Programı Türkiye’ye uyarlarken farklı olarak ne yapıyorsunuz? Britain’s Got Talent’teki yarışmacıyı yeren tavrı Yetenek Sizsiniz’de görmüyoruz örneğin…
Bizim bakış açımız şöyle, bizim halkımız aşağılanmayı sevmiyor zaten, çok iyi niyetli, bizim insanımız mağdur insanı seviyor. Bizden önce yurtdışındaki taklit ediyorum derken aynı kavga eden, aşağılayan jürileri yaptılar. Bizim Türkiye’de kavga etmeyen ilk jürimiz Ali Taran’lı, Hülya Avşar’lı jüridir. Herkes birbiriyle arkadaş, samimiyet maksimum. İkinci jürimiz ise O Ses Türkiye jürisidir. Bir insanın kendi pozisyonu veya parası nedeniyle bir diğerinden üstün olduğunu ya da aşağılama hakkı olduğunu düşünmüyorum. Uzun vadeli projeksiyon dediğimiz, halkın sevdikçe sempatisinin artması. Örnek vermek gerekirse, İtalyan televizyonunda Survivor yapılıyor, ilk sene bütün ada birbirine giriyor 40 share alıyorlar ertesi sene yine kavga oluyor 30 share alıyorlar bir sonraki sene yine birbirine giriyor ada ve 25 share alıyor, bu işi tüketir. İnsanlar ‘yeter artık’ der. İnsanlara iyi gözükelim diye iyi davranma durumu da yok bizde. Kazandığımız nokta da o, ben sevdiğim insanları jüri yapıyorum, ben de mümkün olduğunca iyi davranan bir insanım. İyi niyetli bir jüri çıkıyor insanlar fazlasıyla izliyor. Bu televizyonculukta bizden önce düşülen bir tuzaktır. Negatif davranışları sergileyince herkes seni seyretmiyor, düzgün davranınca da herkes yine seyrediyor. İnsanlar iyi şeyler görmek istiyorlar, buna alıştırılmalı ya da insanlar, benim felsefem o. Bazen limitler de zorlanabilir, belirli bir noktaya kadar şaka yapılabilir, dalga geçilebilir ama mühim olan iyi niyet. En büyük zaferimiz iyi niyetin zaferi diyebilirim. Kimseyi gücendirmeden, kimsenin gururunu kırmadan çok iyi reyting alıyoruz bu da gelecekle ilgili ümitlendiriyor beni. Eğer iyi niyetli bir jüriyle reytingim çökseydi o zaman gerçekten üzülürdüm.



1 Kasım 2012 Perşembe

‘İnadına gazetecilik yapacağız’

MediaCat Degisi (Kasım 2012)



“Genel yönetmenlerin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir. Sonları da belli değildir. Ben de öyle geldim. Bir gün de kalsam en iyi Milliyet’i yapmaya çalışacağım” diyor Derya Sazak.
Zarafetle sertliği kaleminde birleştiren gazeteci 1995-98 arasında yürüttüğü genel yayın yönetmenliği görevini tekrar devraldı.

Göreve yeni gelmiş bir genel yayın yönetmenine nasılsınız diye sorarak başlamak yerinde olur herhalde…
Hem Türkiye hem de dünyada her gün birkaç gazete çıkaracak kadar malzemenin olduğu bir dönemde… Bu hareketli gündemin ortasında ben de hızlı başladım. Gece yarısına kadar çalışıyoruz…

Yoğunluğunuz haber merkezinde mi idari işlerle mi uğraşıyorsunuz?
İkisi de var; ama yazı işleri kısmı daha baskın. Yazı işleriyle Milliyet’i tekrar haber ağırlıklı bir gazete haline
dönüştürmeye çalışıyoruz. Haber – yazar dengesinde muhabir gazeteciliğini ve haberciliği öne çıkaran bir dinamik yakalamaya çalışıyoruz.

‘Tekrar’dan kastınız nedir? Ne vakit haber ağırlıklı olmaktan çıktı Milliyet?
Milliyet zaten Abdi Bey (İpekçi) geleneği ile öteden beri, neredeyse kurulduğundan beri fikir ağırlıklı
bir gazete. Batılıların, ‘kalite gazete’ dedikleri; dünyaya, olaylara, daha çok düşünsel bakabilen, bunu yaparken de yorumu besleyen haber akışını açık tutan bir gazete. Bu dengenin tabii zaman
zaman bozulduğu dönemler oluyor.

Haber anlayışındaki değişimde internet mecrasının etkisi ne kadar?
İnternet ve yeni medya dediğimiz mecralar üzerinden haber anlık bir hıza erişti. Bu hız haberciliğin tanımını
değiştirebilir. Haberin bu kadar hızla seyrettiği dünyada, biz haberciliği yeniden tanımlamak ve Milliyet’i öne çıkarmak istiyoruz. Bu da tabii 24 saatlik bir tempoyu gerektiriyor. Siz gazeteyi baskıya hazırlarken bile manşetler saat başı değişiyor. Bazen bir günde onlarca olay meydana geliyor. Dolayısıyla ertesi sabaha kadar birçok haber bayatlıyor.
Sabah Milliyet gazetesini eline alan bir okur, televizyon haberlerinden farklı bir gündemle ve özel haberle karşılaşmak durumunda. Bir de tabii internetle hem bir rekabet hem de etkileşim içinde olmamız lazım. Orada da yeni trendler var. Okur profili değişiyor. Genç okurun ilgi alanlarıyla klasik gazete hazırlama, gazetelerin haber tercihleri arasında bir uçurum oluşuyor. Bunu da kapatmak zorundayız. Yazılı basında tirajlar düşüyor, üzerimizde ciddi bir tiraj baskısı var.

Nedir tiraj hedefiniz?
Ben göreve gelirken basında epeydir düşen tirajlar ve yazılı basının medya sektörü içinde daralan reklam ve okur payı dolayısıyla yeniden iddialı bir yarış gerekeceğini biliyordum. Buna göre düşünsel hazırlıklar içindeyiz. Bizim elimizde analitik olarak değerlendirme yapabilecek yazarlarımız var. O yazarları da haberle buluşturacak şekilde değerlendireceğiz. Onların da rüzgarınıarkamıza alarak bir çıkış yakalamaya çalışıyoruz. Milliyet’in 62 yıllık geleneğinde klasik bir aile gazetesi olma özelliği var. O geleneği de canlandırarak ‘kaybettiğimiz tirajları yeniden kazanabilir miyiz?’ diye hedefler koyduk.
Milliyetin tirajları şu anda 150-160 bin bandında. Ben bunu 200-250 binlere doğru götürme planı içindeyim.

Gazeteler kendini okura pazarlamayı öğrenmek durumunda mı kaldı?

Bana göre gazete haberdir. Her şeye rağmen gazetelerin haberi topluma bütün doğrularıyla açarak aktarma konusundaki misyonu devam ediyor. Gazetecilik açısından pazarlama stratejilerinden önce, topluma karşı olan bu birincil sorumluluğumuzu yerine
getirebilmeliyiz. Toplum bizden ne bekliyor? Biraz önce konuştuğumuz o yeni mecraların sonucu müthiş de bir haber kirliliği var. Her şeyden kafası karışmış bir okuru, ‘hayır gerçekte bunlar oluyor’ diye doğru haberle yüzleştirebilmeliyiz.

Okuru doğru haberle hızlı şekilde yüzleştirmek için nasıl adımlar atıldı?
Ben önceliği Milliyet’in haber ciddiyetini ve haber sorumluluğunu geliştirmeye verdim. Bu da bizi gazete içinde haberi veren kaynaklarla buluşan muhabirin önemine götürecek. Yani son dönemde daha çok yazarlar üzerinden takip edilen konular artık öncelikle muhabirler
tarafından takip edilecek. Böylece haberciliğimizi geliştireceğiz. Haber yalın olacak. Yorum da köşelerde yerini bulacak. Haber yorum ayrıştırmasını da yapacağız.

Milliyet Doğan Grubu’ndan ayrılıp Demirören’e geçtikten sonra ne değişti gazetede?
Doğan Grubu’nda Hürriyet’in gücü altında kendini ikinci plana itilmiş bulan bir Milliyet vardı. Bu gerçekti de. Sadece algı değildi. Milliyet’in başarısı Hürriyet’i satın aldırmıştı ama daha sonra Hürriyet tirajda ve reklam gelirinde öne geçtiği için bu Milliyet’i gölgelemişti. Milliyethep grubun üvey evladı gibi kaldı.
Şimdi ise öz evlatlık durumuna geçtik. Demirören Grubunun birinci gazetesi, amiral gemisi olarak Milliyet tekrar tek başına iddia sahibi bir gazete olarak ortaya çıkıyor. Bu da bizim yolumuzu çok açacak.

Kadroda değişiklikler, genişleme olacak mı?
Tayfun Deveciloğlu’yla çalışan ekiple devam ediyorum. Zaman zaman takviyeler ve değişiklikler olabilir. Süreç içinde bütün bu çalışmaları yol haritasının bizim karşımıza çıkardığı ihtiyaçlara göre belirleriz.
Tayfun Bey’in bağlantısı kaldı mı gazeteyle?
Hayır, Tayfun Devecioğlu arkadaşımız gazeteden ve gruptan ayrıldı.

Peki bu ayrılıkta ‘Genelkurmay başkanının ayakkabısına pençe’ haberinin etkisi var mı?

İsterseniz bunu Tayfun Bey’le konuşun. Ama tek bir haber, tek bir olay ya da tek bir neden, hiçbir zaman yayın yönetmenlerinin sonunu getirmiş olamaz. 1998’de benim sonumu da
getiren, pek çok faktör vardır. Çok güzel bir söz var: Genel yönetmenlerin en güçlü oldukları dönem birinci günleridir.
Sonları da belli değildir. Bu ucu açık bir görevdir. Garantisi yoktur bu işin. Ben de öyle geldim. Bir gün de kalsam en iyi Milliyet’i yapmaya çalışacağım.


İktidarın gazeteler üzerindeki etkisi bu haber anlayışının şekillenmesinde etkili oldu mu?
Bu dönemin zorlukları mutlaka var. Ama bunlar bizi gazetecilikten alıkoyacak şeyler değil. 12 Eylül askeri
darbesinde muhabirdim. 28 Şubat post-modern darbesinde Milliyet’in genel yayın yönetmeniydim.
Biz hiçbir 
arkadaşımızın burnunu kanatmadan, hiçbir yazarımızı işinden etmeden, hiçbir kirli malzemeyi kullanmadan, Andıçlarla gazete yapmadan, Akın Birdal örneğinde olduğu gibi insanları suikast  hedefi haline getirmeden, yeri gelince askerlere ‘demokrasi dışına çıkmayın’ diye karşı koyarak habercilik yaptık. Bu dönemde de zorluklar var. Ama ne sansür, ne oto
sansür ne baskı iddiaları, bunlar bizi mesleğimizi yapmaktan alıkoyamaz. Abdi İpekçi ekolüyüz bizler.

Daha eleştirel manşetler görecek miyiz?

Göreceğiz. Bunun örneğini iki gün önce verdik. Eski rektör Fatih Hilmioğlu’nun oğlunun acı ölümü… Hocayı Silivri’den aldılar Sincan’a götürdüler, gece evinde kalmasına izin vermediler, biz birinci gün, geç olduğu için o olayı sayfanın altında görmeyip, ertesi gün manşete taşıdık, ‘Sizin hiç oğlunuz öldü mü?’ diye. İşte değişen habercilik refleksi. Bu
mesaj kimeydi? Adalet Bakanlığı’na, İç İşleri Bakanlığı’na, Hükümete… Ertesi gün de Adalet Bakanı’yla konuştuk.
Bundan sonra benzer olaylarda bu uygulamanın sürdürülmeyeceğini Bakan söyledi. Biz sorunlar olduğu zaman ‘evet burada hata yapılıyor’ diyebileceğiz. Milliyet daima bu refleksleri göstermiştir. Pek çok yazarımız yeri ve zamanı gelince bu tür olaylara daima karşı koymuşlardır; ama bunlar köşelerde kalmayacak, manşetten veya birinci sayfadan görülecek. Özetle, biz inadına gazetecilik yapacağız.

Neden sizin gibi muhalif bir haberciyi getirdiler bu göreve?
Bu bir siyasi arayış değil. Benim bu ülkede bir gazeteci yazar olarak elbette fikirlerim var. Daha çok sola açık fikirlerdir bunlar. Fakat bu benim haberciliğime yansımaz. Milliyet nesnel bir gazetecilik yapacak. Ama doğrular üzerinden, gözünü bir şeye kapatmadan,
olayları karartmadan…
Benim kuşağım bu sözcüğü çok iyi bilir, ‘fikri takip’ denen bir kavram vardır gazetecilikte. Olayların peşine düşersiniz ve hiç bırakmazsınız. Nedir bunlar? Uludere’de 34 köylünün katledilmesi, Afyon’da patlayan cephanelikte 30 askerin şehit olması. Şimdi afet diye
sunuluyor. Oradaki hadisenin ne olduğu meçhul ama herhalde bir afet değil. Haberdeki nesnellik bu.


GAZETEYE KADIN YÜZÜ EGEMEN OLACAK



Şimdi en büyük performansı okur temsilcisinden bekliyorum. Okur temsilcisi bizi her gün, biraz argo tabirle, dövecek. Gazeteyi kendi içimizde sürekli eleştirerek ilerleyeceğiz. Her gün ‘neyi yapıyoruz, neyi yapamıyoruz?’, ‘ başlıkta kışkırtma var mı?’, ‘haberleri görmezlikten gelmiş miyiz?’, ‘doğru dili kullanabilmiş miyiz?’ diye soracağız. Bütün bunları, ombudsman izleyecek ve haftada bir kendi köşesinde yazacak. 
Bir kadın okur temsilcisi atadık: Belma Akçura. Gazeteye kadın yüzü egemen olacak.
Bunu da kadın gazeteciler yapacak. .Çok sayıda genç öğrenci alıyoruz üniversiteden. Muhabir kaynağımız üniversiteler olacak. Genç bir kadroyu stajyerlikten muhabirliğe dönüştürmeye başladık. Onların sayısı bu gazetenin yüzüne yansıyacak. Sayfalarına yansıyacak. Konularımız ve ilgi alanlarımız da o genç tepkilere açık olacak.
Kültür-sanat sayfası açtık. Bir Milliyet klasiği olan ‘Düşünenlerin Düşüncesi’ sayfası hazırlıyoruz. Herkes oraya yazı yazacak, akademik dünya… Spor sayfası üzerinde çalışıyoruz. Milliyet yıllarca sporu arka sayfadan veren bir gazete. Ama reklam faktörü,
bütün gazeteler arka kapağı içeri aldıkları için, biz ‘onu da yapabilir miyiz?’ diye bir arayış içindeyiz.



12 Ekim 2012 Cuma

McCartney Noel şarkısı için anlaştı!



Noel kutlamalarının yaklaşması ABD ve İngiltere gibi ülkelerde noel şarkıları için yapılan anlaşmaları hızlandırdı. İngiliz rock yıldızı ve Beatles'ın efsanevi seslerinden Paul McCartney noel şarkısı için ilk anlaşma imzalayan isimlerden biri oldu. Folk ve indie tarzında şarkıların içerisinde bulunacağı albüm aynı zamanda efsanevi noel şarkılarının yeni seslerle yorumlanmış formlarını da içerecek.

Starbuck Hear Music etiketi ile 30 ekimde satışa sunulacak albüm için McCartney ile birlikte BRIT ve Grammy ödülleri sahibi Kanadalı genç folk şarkıcı Rufus Wainwright ve soul müziğin efsane ismi Irma Thomas da sözleşmelerini imzaladılar.

The Rolling Stones'un ilk single'ı burada!




The Rolling Stones altı yıllık aradan sonra ilk single'ını 11 Ekim'de düzenlenen bir geceyle tanıttı.

'Doom and Gloom' adını taşıyan single 12 Kasım'da raflara çıkacak olan 'GRRR!' adlı albümde de yer alacak.

'Satisfaction' ve 'Honky Tonk Women' gibi şarkılara imzasını atan ve 50'nci yılını kutlayacak eski kurt İngiliz rock grubunun albümü müzik çevrelerinde heyecan yarattı.

The Rolling Stones'un müzik listelerine hızlı bir giriş yapacağını savunan eleştirmenler yeni şarkıları için oldukça olumlu yorumlarda bulundu.



Alt'ın programını Murat Beşer yapıyor!



Bir süredir Alt olarak cazseverlere hizmet veren Tomtom sokaktaki mekânın adı 'Altcaz' olarak değişti. 

Harika haber: Altcaz'ın programını bundan böyle yıllarını müziğe vermiş müzikten hayat almış müzik yazarı Murat Beşer yapıyor.

İşte Beşer farkıyla Altcaz'ın Ekim programı:



22. Akbank Caz Festivali'nde son hafta



Türkiye’nin en uzun soluklu caz festivali olan ve bu yıl  3-21 Ekim arasında gerçekleştirilen 22. Akbank Caz Festivali son haftasına giriyor.

Festivalin son konserleri şöyle:



16,17 Ekim - Salı, Çarşamba
Frank Vignola & Vinny Raniolo
21.30
Nardis
Müzik kariyerinin daha başlarında olmasına rağmen adı en iyi müzisyenlerle birlikte anılan, 26 yaşındaki genç gitarist Vinny Raniolo ve Madonna, Ringo Starr, Tommy Emmanuel, gitar efsanesi Les Paul gibi popüler müziğin öncü isimleriyle birlikte çalışan; Wall Steert Journal ve New York Times’ın günümüzün en iyi gitaristi olarak tanımladığı Frank Vignola ikilisi dünya turneleri kapsamında, 16 ve 17 Ekim tarihlerinde Nardis’te caz tutkunlarıyla buluşacak.



17 Ekim, Çarşamba
Anthony Braxton Diamond Curtain Wall Quartet   
21.00 
The Seed

Amerikan caz sahnesinin efsane isimlerinden biri olan müzisyen, besteci, filozof ve eğitmen Anthony Braxton, 17 yıl aradan sonra yeniden Akbank Caz Festivali’nde. Daha 1970’lerde 400’ün üzerinde besteye ve 70'i kendi gruplarıyla olmak üzere, 120'nin üstünde albüme imza atan cazın kilometre taşlarından biri olan Anthony Braxton, bu kez Diamond Curtain Wall Quartet ile Festival kapsamında sahne alıyor. Alto saksafon ve diğer üflemeli çalgılarda Anthony Braxton; sopranino, soprano ve alto saksafon’da James Fei; kornet ve diğer nefesli çalgılarda Taylor Ho Bynum; kemanda Erica Dicker’den oluşan Anthony Braxton & Diamond Curtain Wall Quartet projesi, 17 Ekim 2012, Çarşamba günü The Seed’de olacak.


19 Ekim, Cuma
Yakaza Ensemble
19.00 
Akbank Sanat


Grubun ikinci albümleri ‘İçbükeydış’, birkaç ay önce Japonya ’da, sonra ise Türkiye’deki raflarda yerini aldı. 
Doğaçlamaların, yerel enstrümanların, akustik ve elektronik tınıların oya gibi işlendiği, çay kaşığı şıkırtısıyla, bildiğimiz enstrümanları bir arada kullanıp bu ikisi arasındaki hiyerarşiyi yıkan Yakaza Ensemble’ın ülkemizdeki müzik marketlerde hangi rafa konacağı üzerine kafa karışıklıkları yaşanırken Akbank Caz’ın 'Keşif Yolcuları' bölümünde grubu ağırlayacak olması çok şey anlatıyor.



20 Ekim, Cumartesi
Islak Köpek & Serra Yılmaz   
19.00
Akbank Sanat



Doğaçlama ve özgür caz ruhunun Türkiye’de alışagelmişin dışındaki ender temsilcilerinden sayılan Islak Köpek, Festival kapsamında 20 Ekim 2012, Cumartesi günü Serra Yılmaz eşliğinde Akbank Sanat’ta, doğaçlama estetiğinin spontanlık ilkesine bağlı kalarak çarpıcı ve şiirsel bir dinleti sunacak. 






21 Ekim, Pazar
KonstruKt
19.00 
Akbank Sanat
Doğaçlama müzik üretmek ve kaydetmek amacıyla kurulan, canlı performanslarında misafir sanatçılar ağırlayarak her seferinde oluşuma yeni bir soluk getirmeyi başaran KonstruKt, 21 Ekim 2012, Pazar günü Akbank Sanat’ta cazseverlerle buluşacak.







www.akbanksanat.com 
www.akbankcaz.com
facebook.com/AkbankSanat
twitter.com/AkbankSanat

11 Ekim 2012 Perşembe

Ferhat Öz ve Nilüfer Verdi bu akşam birlikte...



Ferhat Öz (Vokal) ve Nilüfer Verdi (Piyano) bu akşam (11.10.2012) sntrl Dükkan'da...

Nilüfer Veridi'yle yaptığımız röportaja buradan ulaşabilirsiniz!

Yasemin Mori'nin 'Deli Bando'su nihayet aramızda!


Hayli zaman oldu, albümün çıkmasını bekliyorduk, dört gözle...


Geçen yılın son ayında albüm 'ha çıktı ha çıkacak'dı. Gazetelerde dergilerde röportajlar çıktı, hatta Salon'da albümün lansman konseri yapıldı...


Sabırla bekledik... Yasemin Mori "bomba gibi olsun diye bekledik. Demek ki zamanı buymuş" dedi...
Mori 26 Aralık 2011'de Radikal'e yaptığımız söyleşide albümü şu sözlerle anlatmıştı: "Bu sefer Korhan Futacı ve Barlas Özemek’le çalıştım. Ortaya inanılmaz bir doku ve acayip bir müzik çıktı. Müzikle ilgili bildiğim her şeyi onlardan öğrendiğimi hissediyorum şu an."

Ve nihayet Mori'nin ikinci albümü Deli Bando müzik marketlerde...

Ama önce BURADA!




10 Ekim 2012 Çarşamba

Mitanni'de 'Bir Şeyler Eksik'!



Happy People ve Çağıl Kaya Band sahnesinde görmeye alışık olduğumuz  Çağıl Kaya yeni projesi Bir Şeyler Eksik’le 11 Ekim’de Cafe Mitanni’de.

‘Bir Şeyler Eksik’ adını Bülent Somay'ın aynı adlı kitabından alıyor. Kitabın içeriğiyle grubun isminin doğrudan bir ilişkisi yok; ancak grupta sadece davul, bas, üflemeliler ve vokal var. Gitar ya da piyano gibi herhangi bir eşlik enstrümanının olmadığı grupta da 'eksik' olan bir şeyler var…

Saat 20.00’da dinleyicinin karşısında olacak ekipte Çağıl Kaya’yla birlikte Alper Yılmaz (bas), Bulut Gülen (trombon), Tamer Temel (saksafon) ve Erdem Göymen (davul) bulunuyor.

Konserin Facebook sayfasına buradan ulaşılabilir!


Çağıl Kaya neler yaptı?
Ankara'da doğdu. Ege Üniversitesi kimya bölümünden mezun olduktan sonra Dokuz Eylül GSF Müzikoloji bölümünü bitirdi.
İstanbul Üniversitesinde Müzik yüksek lisansı yaptı.
Kendi çalışmalarının yanı sıra 2009 yılından bu yana Happy People grubunun da solistliğini yapan Kaya bu güne kadar Yahya Dai, Cem Aksel, İmer Demirer, Serkan Özyılmaz, Burak Bedikyan, Engin Recepoğulları, Bora Çeliker, Tamer Temel, Alper Yılmaz, Ozan Musluoğlu, Kağan Yıldız, Kürşad 
Deniz, Burçin Büke, Alpay Çiftçi, Volkan Hürsever, Deniz Dündar, Kürşat And, Eylül Biçer, Volkan Topakoğlu gibi isimlerle sahne aldı.




5 Ekim 2012 Cuma

Baştan sona 'kadın' bir albüm...


Milliyet Sanat Dergisi (Ekim 2012)


Cesur parantezine alabileceğiniz vokali, görünüşü ve söylemleriyle kimileri için oldukça marjinal diye adlandırılabilecek biri olsa da Ceylan Ertem, sınırlı ve kent merkezli bakıştan oldukça uzak şekilde icra ettiği müziği onu kategorilerin dışına taşımakta büyük rol oynuyor. Kendini olduğu gibi kabul ettirdiği, bugünün müzik piyasası içinde, onu son derece kıymetli kılan özelliklerinden biri de bu.

Kendi adını taşıyan ikinci albümü ‘Ütopyalar Güzeldir’in lansman konserini Beşiktaş’ın Abbasağa Parkı’nda yaparken dinleyen kitlenin heterojenliği, kendi seçimi olmasa bile onun bu özelliğinin altını çiziyordu. Konserde mahalle sakini olduğu ve Ertem’e pek aşina olmadığı belli olan yaşını başını almış bir kadının gözlerini ayırmadan baktığı Ertem’in döpiyesinin sessizce ifade ettiği hanım hanımcıklığı ‘maşallah’ diyerek seslendirirken, hemen arkadaki genç bir adamın ‘bu kadın deli yahu’ ifadesiyle konserden aldığı keyfi ifade etmesi tam ona yakışan bir kontrast içeriyordu. Ertem’in 2010’da çıkan Soluk albümünün ‘Mi minör’ünde tezatın ahengini anlatırken hissettirdiği samimiyeti ikinci albümün o ilk konserinde yaşanıyordu. Konser de seslendirilen şarkılar 10 yıl kadar önce Anima grubunun solisti olarak karşılaştığımız kadının adının ilk hecesine yakışır şekilde, kendi içinde yaşattığı toplulukla dinleyicisini bir kez daha kucaklaştırdı.  O topluluğun albümdeki tezahürünü 22 Haziran’da kendi blogunda şöyle anlatıyordu Ertem “İçinde kadınlar var… Tanışmayı bekleyen sizinle. Çocuk ruhlu kadınlar, eski kafalı kadınlar, terk eden ve terk edilen, Platoncu, canı acıyan, can acıtan, kadınlar var.”

Dünyaya gözünü kulağını kapatmadan yaşayan bir kadın Ertem.  Onun şiddetli ve ağrılı bir kusmayla içini dışarı çıkarıyormuş gibi duyulan müziği baştan aşağı bencillikle encilliği bir arada yaşatmayı başarıyor. Bugün Türkiye’deki çoğu kadın bestesine baktığımızda oldukça bireysel söz gruplarına rastlarken Ertem’in müziğinin aşkı anlatırken bile toplumsal kodlara göndermeler yapması büyük ölçüde bir önceki cümleyle neden sonuç ilişkisine giriyor.

Ne olursan ol gel-me!
Ütopyalar Güzeldir henüz piyasaya sürülmeden klibiyle birlikte sosyal medyada viral olarak yayılan şarkı ‘Ne Olursan Ol Gelme’, onun hem aykırılığını hem de kişisel ahlak ve inançlarını vicdanıyla besleyişini anlatıyor sanki. “Ayağın altında yol eğri engebeli yürünmüyor. Ağaçlar el ele verdiler yine ufukta umut görünmüyor. Gel gidelim uzağa gel varalım buradan başkaya” diyen şarkıdaki “Gel avuç açmayalım olmuyor, tanrım utançtan yüzüme bakmıyor" sözü dinleyiciyi onun dualarının müziğe dökülmüş biçimiyle sert şekilde yüzleştiriyor. Ve hatta bu duaları yaratan vicdanda ortaklaşamıyorsak ‘gelme’ diyor Ertem. Mevlana’nın sözü olarak tarihe geçen ‘Ne olursan ol gel’e inat hem de: “Ne olursan ol gelme. Kötüysen dur gelme.”
Ertem, Neyzen Tevfik’in hayatından özellikle de mevlevihaneden kovulmasından ilham alarak yazdığını söylediği şarkıyı “Herkesi sevmek ve saymak zorunda değiliz, sertleşmemiz gereken bir dönemdeyiz!” sözleriyle açıklıyor.



Kırmızı rujlu kadın
Ertem’i takip edenler, özellikle onu sahnede izleyenler bilir. Kıpkırmızı dudakları, ojeli tırnakları, savurup durduğu saçları… Uyumla uyumsuzluğun sınırlarını bulanıklaştırarak kuralsızlık olup bas bas bağıran kıyafetleri var onun. Bedenini ve kadınlığını inatla ifşa ederek cinsiyetli bir müzik yapar. Ütopyalar Güzeldir de baştan sona ‘kadın’ bir albüm.
Ütopyalar Güzeldir’in en yakıcı şarkılarından biri de kadınların yaşadığı acıları dile getiriyor. Ertem’in “En güzel şarkısını bana vererek büyük bir hata yaptı” dediği Mabel Matiz imzalı ‘Cennetin Irmakları’, “Ah beyim yapma dur bir kızım var benim aslında doğmadı ama…” diyerek hayatın tükürdüğü kadınları anlatıyor.
Albümde başka bir şarkı ise çocukluğu boyunca hayran olduğu Aysel Gürel’e adanmış. “Küçükken Aysel gibi olmak isterdim” diyor ‘Ertesi Gece’ isimli şarkıda Ertem. Albümün hazırlık aşamasından çok önce yazılan ve Ertem’in ifadesiyle ‘eski defterlerden çıkan’ şarkı Gürel’in normları alaşağı eden hallerini anlatıyor. Büyürken içinde çok kadın büyütmüş Ertem. Önceki albümünü Sezen Aksu ve Türkan Şoray’a ithaf eden şarkıcının içine girdiği ve içine aldığı kadınlar sadece ünlüler değil. “Çingenenin gırnatası”nı hatırlatan şarkısında “çıkamazdık balkonlara çamaşır ipi olmayanlara” diyerek bunu yeterince anlatıyor…



Mırıldanmalardan çığlıklara
Bütün albüm boyunca Müzeyyen Senar’ı da Meredith Monk’u da Björk, Bergen, Edith Piaff, Billie Holiday’i de okuyoruz onun sesinde… Her şarkısında içini boşaltarak kişisel tarihini bizimle paylaşan sanatçının vokali bir yandan da müzik tarihinden kesitleri önümüze sererek hafızalarımızı tazeliyor. Ağlamak ve kahkaha atmak arasında gelip giden sesiyle devam eden albümde mırıldanmalar yerini açık ve keskin ifadelere, bu ifadelerse yerini çığlıklara bırakıyor. Giderek dramatikleşen vokali derdini anlatmak için tüm yolları deneyen bir kadını andırıyor. “Paçavraya dönen” bir aşk hikâyesini anlatırken de bir mevsimsel depresyonları tiye alan ‘Kış Suçlu Çok’da da aynı çabayı görüyoruz.
Her geçen gün nefret suçu haberleriyle sarsılan bünyemize güç katan bir şarkı da var albümde. Adı ‘İstisna’. “İtilir istisnalar kaideler oldukça” diyen Cihan Müttezapoğlu’yla birlikte besteledikleri şarkı genel ahlak kimin ahlakı diye sormaya gayret ediyor.
Albümde bir de Ömer Hayyam şiiri var. “Evren kırıntısı bu güzelim yıldızlar. Gelir giderler, dünyayı bezer dururlar. Göklerin eteğinde toprağın koynunda doğdukça doğacak daha neler var…” diyen şarkı Ertem’in pek çok sorunu kalem kalem sıraladığı albümde bir umut ışığı gibi göz kırpıyor.

Albüme adını veren şarkı
Ve albüme isim olan şarkı, Ferhan Şensoy imzalı; Ütopyalar Güzeldir… Ertem’in iki yıldır sahnede söylediği şarkı Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler oyunundan. Şarkıyı albüme almak için Şensoy’un kızı Ferhan Şensoy yardımcı olmuş Ertem’e. Cenk Erdoğan’ın sazbüşünün şarkının Ertem versiyonunda çok önemli bir imzasının olduğunu söylemek gerek. Albümdeki tüm şarkıların aranjelerini yapan Erdoğan aynı zamanda albümün Ertem’le birlikte prodüktörlüğünü üstlenmiş. 11 şarkı ve bir intro’dan oluşan Ada Müzik etiketli albümdeki Alp Turaç’ın mikslediği eserler Murat Çopur, Alp Ersönmez, Gökhan Sürer, Amy Salsgiver, Ediz Hafızoğlu, Ertan Şahin, Tunçay Korkmaz, Adam Matta, Aslıhan Güngör tarafından icra ediliyor.


Ez cümle, en az ‘ütopyalar’ kadar güzel kadın Ceylan Ertem. Her albümünde benzer şeyler anlatan farklı kılıklara karşımıza çıkıyor. Ütopyalar Güzeldir en az ilk albüm Soluk kadar iyi. Ve hatta bestelerin sınırlarının daha net çizilmiş olmasıyla daha rahat dinleniyor. Albümü almalı, döndürüp döndürüp dinlemeli, Ceylan’ın elinden tutup ütopyalarını yaşattığı diyarlara gidilmeli. Oralarda hayat var sanki…

CEYLAN ERTEM- KONSER TAKVİMİ

6 Ekim Cumartesi 21.00
Karga/Kadıköy - “Ütopyalar Güzeldir & Soluk” Konseri

8 Ekim Pazartesi 19.00
Kars Kafkas Üniversitesi  Pr. Dr. Nejdet Leloğlu Konferans Salonu - Barana feat. Ceyl’an Ertem

10 Ekim Çarşamba 19.00
Kayseri Erciyes Üniversitesi, Sabancı Kültür Sitesi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

11 Ekim Perşembe 19.00
Adana Çukurova Üniversitesi, Mithat Özsan Amfisi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

12 Ekim Cuma 19.00
Gaziantep Üniversitesi, Atatürk Kültür Merkezi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

15 Ekim Pazartesi 19.00
Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Sinema Anadolu - Barana feat. Ceyl’an Ertem

16 Ekim Salı 19.00
Bursa Uludağ Üniversitesi, Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

17 Ekim Çarşamba 19.00
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Troia - Sevim Buluç Sahnesi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

18 Ekim Perşembe 19.00
İzmir Ekonomi Üniversitesi, Konferans Salonu - Barana feat. Ceyl’an Ertem

24 Ekim Çarşamba 22.00
Beyoğlu Hayal Kahvesi - “Ütopyalar Güzeldir & Soluk” Konseri

21 Kasım Çarşamba 22.00
Beyoğlu Kayal Kahvesi - Sezen Aksu Tribute

8 Eylül 2012 Cumartesi

Akbank Caz ile keşif yolculukları

Radika, Hayat (08. 09. 2012)

Türkiye'nin en uzun soluklu caz festivali olan Akbank Caz dönemin İKSV yönetim kurulu üyesi ve Akbank’ın genel müdürü Hamit Belli’nin çabalarıyla 22 yıl önce başladı.
İlk yıllarda ülkeye cazı tanıtmakta gönüllü olan Akbank bugün ise dolup taşan konserlerle yetinmeyip her geçen gün içindekini dışarı çıkararak yenilenen müziği keşfetmeye ve keşfettirmeye çalışıyor. Böylece hiç durmadan kendini yenileyen kurum festivallerini İstanbul ’la sınırlandırmayıp Anadolu ’daki dinleyicilerle de buluşturuyor.
Akbank Caz Festivali’nin en takdire şayan özelliği her yıl bu zamanlar heyecanla program kitapçığını açıp baktığınızda sizi hayal kırıklığına uğratmayıp keşfettiği yeni gruplarla hayrete düşürmesi. Kurum saygın festivalinde alışılmış tınıların dışındakileri de ağırlayarak Türkiye’deki konser verme tekelini önemli ölçüde kırıyor.

Keşif Yolculukları
Bu yılki festivalin ‘Keşif Yolculukları’ bölümü sözü geçen önermeyi pekiştiriyor. Bugüne kadar ‘ana akım’ salonlarda izleme fırsatı bulamadığımız Yakaza Ensemble’ı Akbank Sanat’ta izleyeceğiz. Grubun ikinci albümleri ‘İçbükeydış’, birkaç ay önce Japonya ’da, sonra ise Türkiye’deki raflarda yerini aldı.

Doğaçlamaların, yerel enstrümanların, akustik ve elektronik tınıların oya gibi işlendiği, çay kaşığı şıkırtısıyla, bildiğimiz enstrümanları bir arada kullanıp bu ikisi arasındaki hiyerarşiyi yıkan Yakaza Ensemble’ın ülkemizdeki müzik marketlerde hangi rafa konacağı üzerine kafa karışıklıkları yaşanırken Akbank Caz’ın grubu ağırlayacak olması çok şey anlatıyor.

Geçen yıl ‘4’ isimli albümünü dinleyiciyle buluşturan Oğuz Büyükberber, görsel tasarım ve doğaçlama müziği bir arada değerlendiren Islak Köpek, doğaçlama müzik üretmek ve kaydetmek amacıyla kurulan KonstruKt, klasik ve geleneksel müziği birleştiren Nik Bärtsch’s Ronin, elektronik caz topluluğu Hidden Orchestra da bu anlamda merakla beklenen konserler arasında yer alıyor.

Akbank Sanat etkisi
Akbank Caz festivalinin kâşifliğinde, elbette kurumu yılın her günü müzik dinleyicisi ve üreticisiyle omuz omuza tutabilen Derya Bigalı’nın başını çektiği Akbank Sanat’ın büyük etkisi var. Sadece sanat performansları değil aynı zamanda çok az yerde katılma fırsatı yakalayabileceğiniz atölye çalışmaları da Akbank Sanat’a her geçen gün değer katarken festivalin de içeriğini zenginleştiriyor. Festival kapsamında bu yıl Akbank Sanat’ta, uzun yıllardan sonra Türkiye’deki müzisyenlerin örgütlenmesine önayak olan Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği’nin kurucuları ilk defa bu kadar geniş şekilde duyurulan bir panelle dinleyicinin karşısında olacak.
Yine Akbank Sanat’ta, bugün Türkiye’deki en önemli müzik sorunlarından biri olan Türkiye’de caz eğitimi masaya yatırılacakken, caz müziğin kıymetlisi Hülya Tunçağ ise Türkiye’de cazın öyküsünü anlatacak.
Bu yıl festival programının en ilgi çekici sayfalarından biri elbette yine Kampüs’te Caz projesi. 2010’da piyanist Selen Gülün’le başlayan, daha sonra Sarp Maden, Timuçin Şahin ve Alp Ersönmez gibi isimleri Anadolu’daki üniversite öğrencileriyle buluşturan Kampüste Caz etkinliği bu yıl müziğin ‘güzel’ kadını Ceyl’an Ertem ve yakın zamanda birlikte bir albüme imza attığı Barana Quintet’i ağırlayacak. Kampüste Caz’ın diğer konukları ise Elif Çağlar Muslu ve Çağrı Sertel. Bu yıl Kars Kafkas ve Çanakkale Onsekiz Mart üniversiteleri de proje kapsamına alınmış.

Sürdürülebilir bir festival
Son yıllarda üzerine bolca yazılıp çizilen sürdürülebilirlik kavramı elbette festival organizasyonlarının da kafasını kurcalamakta. Akbank Caz Festivali’nin her yıl kendini yenilemeye ve müziği keşfetmeye gayret etmesinin altında yatan en önemli olgulardan biri bu. Önceki akşam Hilton ParkSA’da yapılan festivalin basın toplantısında Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil’in festivalin sürdürülebilirliğine vurgu yapmasının ardından Derya Bigalı’nın kurumun dijital çağa entegre olma çabalarını anlatarak Facebook sayfası üzerinden yürütülen ‘Tişört TasarlıCAZ’ yarışmasını anlatması tesadüf değil.
İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Merkezi, Akbank Sanat, Babylon, Babylon Lounge, The Seed, Nardis, Salon, Garajİstanbul ve Caddebostan Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek festival 3 Ekim’de Snow Owl 5tet konseriyle başlıyor.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Manga'dan ‘tüketim toplumuna cevap’


Milliyet Sanat Dergisi (Nisan 2012)

Manga yeni sesler çıkarıyor. Elektronik ve akustik sesler… Grup yeni albümleri e-akustikte
daha evvel hiç kullanmadığı kanun, keman, perküsyon, çello, saksofon ve klarnetle
dillerimize düşen şarkılarını haşır neşir etmiş.
Ortaya oldukça sakin ve hüzünlü işler çıkmış. 12 parçadan oluşan bu yeni albümde üç tane
yeni şarkı var. Bir de Yıldız Tilbe ve Arto Tunçboyacıyan’ın nefesi…
Ferman Akgül, Yağmur Sarıgül, Özgür Can Öney, Cem Bahtiyar, Efe Yılmaz’dan oluşan
Manga’yla bu e-akustik halleri konuştuk…

İnternet siteniz bir şarkınızdaki ‘Savaş durmadı, ölüm azalmadı’ cümlesiyle açılıyor.
Politikliğinizin altını mı çiziyorsunuz?
Ferman Akgül: Hem bizim ülkemizde hem dışında son bir senedir çok kavga, kargaşa,
savaş, ölüm yaşanıyor. Politikaya çok müdahale etmemiz gerektiğini düşünmüyoruz.
Müdahale etmek istesen de değişmiyor zaten. Bir şekilde iktidar ve muhalefet kendi
aralarında çözmeye çalışıyor. Biz gördüklerimizi, hissettiklerimizi, gazetede okuduklarımızı
yazıyoruz. Ama kimseye yön vermek istemiyoruz, bunun da doğru olduğunu düşünmüyoruz.
Sadece ‘şunlar var, bu şarkıyla bir kez daha bakın’ demek istiyoruz.
Yağmur Sarıgül: Hümanist bir duruşumuz var. Daha çok insandan yola çıkıp gözlemlemeye
çalışıyoruz. Toplum adına değil de birey olarak bakıyoruz.

Çok çelişkili değil mi? Manga Türkiye için oldukça ‘farklı’ bir çizgiyle çıktı ve o çizgiyi
sürdürdü. Eğer bir şeyi değiştiremeyeceğinizi düşünseydiniz, böylesi bir duruşu
benimsemezdiniz…
Cem Bahtiyar: Bilinçli bir şey yok, biz samimi olmaya çalışıyoruz sadece. Hep bireysel
anlatım içinde oldu bizim şarkılarımız. Kişiden hareketle toplumun geneline yayılan bir tavır
aslında bu. Çünkü insan kendini kurtarmadan dünyayı değiştirmeye kalkınca hiçbir şekilde
dünya değişmez.

e-akustik’teki Palyaço tam da böyle bir şarkı. Şarkının başındaki ‘durakta duruyorum
freni patlamış kader bana çarpıyor’ sözüyle kişisel dertlere düşmüştüm ki, ‘saçımı
göstermediğimde okula giremem’ sözüyle kendime geldim. Arabesk diyebileceğimiz bir
hisle yerlere düşmüşken gerçekçi bir tavırla karşılaşıp ayağa kalktım…
F.A.: Biz de öyle olduk.
Y.S.: Sabah kimse ne olacak bu dünyanın hali diye uyanmıyor. Önce bireysel ruh halinizi
düşünürsünüz, sonra gazeteyi açıp o ruh halinden çıkar ve yaşadığınız ülke içinde olan
şeylerin ruh haline bürünürsünüz.

Çok ‘acıklı’ bir albüm olmuş…
Y.S.: Çok hareketli şarkılarda bile duygusal sözler kullanan bir grubuz. Bu sefer işin hareketli
kısmını akustik ve ağdalı bir hale çevirince o ruh hali daha ortaya çıktı.

Bu duygusal hal Şehr-i Hüzün’de kendini belli etmişti sanki…
F.A.: Şehr-i Hüzün ismi gibi bir albümdü. O dönem İstanbul’u daha yoğun yaşıyorduk. Her
anlamda daha duygusaldık. Şehre alışmaya çalışıyorduk. Şehre daha farklı bakıyorduk. Onlar
yansıdı o albüme. Bu albüm ister istemez o albümden bir şeyler taşıyor. İlk albümden gelen
şeyler Şehr-i Hüzün’de girmeye başladığımız ruh haliyle birleşip, şimdi bizim hissettiğimiz
duygularla, başka bir şeye dönüştü.

Neden böyle bir albüm yaptınız?
F.A.: Kafamızda akustik bir albüm yapma projesi yoktu. Bazen istekler geliyordu, ‘Manga
nasıl akustik çalacak?’ diye düşünüyorduk. Sonra bazı televizyon programlarında playback
yapmayıp akustik çaldık. Bu süreçte gelişen bir hisle birlikte dördüncü albüme giden yolda,
arada, böyle bir proje yapabiliriz, bu bize başka bir ilham kapısı açabilir, eski şarkılarımızı
yeniden ele alabiliriz, diye düşündük. Bu bir proje albümü. Sadece eski şarkılardan
oluşmasına karar vermiştik önce sonra bunun yetmeyeceğine karar verip üç yeni şarkı
ekledik. e-akustik Manga’nın bir projesidir. Albümü dinlerken ‘Manga bu mu oluyor, şu mu
oluyor?’ diye düşünmemek lazım…

Düşünmedim inanın… Şarkıları yeniden keşfettim…
Özgür Can Öney: Çıkış noktamız oydu, şarkıları yeniden harmanlamak istedik… Bu albüm
zaman içinde oturacak. Bu güne kadar gelen bir Manga imajı var ve insanlar hakikatten ilk
duyduklarında ‘aa nasıl olur’ diyecektir illa ki. Ama biz bu projeyi isteyerek ve inanarak
yaptık. İlk etapta insanlar hemen kabullenemeyebilirler; ama biz albüme çok inanıyoruz ve
güveniyoruz. Aynı şey Şehr-i Hüzün’de de başımıza geldi. İnsanlar albümü altı ay içinde
özümsedi ve güzelliğini keşfetti.
F.A.: Bu albüm tüketim toplumuna da cevap olabilecek işlerden biri gibi geliyor, sanat
açısından. Çünkü bir şarkının ömrü sadece bir albümle sınırlı kalmamalı. İkinci albüme
geçildiğinde o albümün şarkıları bitmemeli. Aslında derin şeyler yapıyor herkes. Biz de o
sözleri, melodileri haftalarca yazıyoruz, düşünüyoruz. Ama o bir anda 3 MB’lık bir şeyle pıt
diye insanlara gidiyor ve hop diye dinlenip geçiliyor. Bu albüm bu duruma cevap niteliği
taşısın istiyorum.
Y.S.: Bu albümde suyun üzerine bırakılmış renkler gibi daha yavaş yavaş yayılan tınılar
kullandık. Duyguların daha fazla insana ulaşacağını düşünüyorum. Farklı cinste boyalarla
farklı bir resim yapmak istedik. Kariyerimizde özel bir nokta olsun istedik. Bundan sonrası
için ne olur hep birlikte göreceğiz. Ama bunu tekrar etmeyi kolay kolay.

Madem bir ara albüm bu, o halde bir sonrakini de konuşuyorsunuzdur şimdiden…
F.A.: Kendi aramızda bazen konuşuyoruz… Hiç yapmadığımız kadar hareketli yüksek
tempolu şeyler bekleyebilirler bizden; ama çok farklı tarzlarda şeyler de bekleyebilirler…
Y.S.: Bir dönemin ve tarzın grubu olmaktan ziyade kendi tarzını yaratan bir grup hayali hep
kafamızda, onun peşinden gitmeye çalışıyoruz…

Yıldız Tilbe nasıl bir kadın?
F.A.: Süper… Sesini ve o sert tavrını çok seviyoruz. Düşündüğümüz hayal ettiğimiz gibi oldu
onunla çalışmak. Belki de İstanbul’a geldiğimizden beri kurduğumuz en samimi ilişkiydi.

Hani Biz’in sözlerini Tilbe’yle birlikte yazmışsınız ama sizin kaleminizden çıkan
cümleleri de içinizdeki Yıldız Tilbe yazdırmış gibi… ‘Aşk bitmiş be aşk’ diye
haykırmasına alışık değiliz Manga’nın…
F.A.: Bu güne kadar aşk kelimesini kullanmamıştım sözlerde. Eskiden bana avam geliyordu
bu kelimeyi kullanmak. Ama artık gelmiyor. İnsan değişiyor. Edebi anlam zorlamasından da
çok sıkıldım. Bazen direk söylemek gerekiyor. Bu albümde aşkı anlatırken direkt söylemek
istedim.

Alıştığımız üzere bu albümde de bir intro ve outro var. Intro’da Arto Tunçboyacıyan’ı
konuk etmişsiniz. Size nasıl bir ses katsın istediniz?
Ö.C.Ö.: Dört yıl önce tanıştık Arto Ağabey’le. Aslında perküsyon için düşünmüştük. Ama
dört dörtlük bir müzisyen olduğu için kendini müziğin içine her koşulda adapte edebilen bir
insan.
Y.S.: Kendini enstrüman gibi kullanabilen bir yapısı var. Öyle bir enerjisi var ki sizi de alıp
bir girdabın içine sürüklüyor. Stüdyoya geldiğinde önce hiçbir plan yoktu. Şarkıları dinledi.
Ve bir vokal emprovizasyonu çıktı ortaya. Ferman’la uzun bir kayıt sürecine girdiler.
F.A.: Trans gibiydi. Çok acayipti. Arto Ağabey solist olarak benim için bir aydınlanmadır.
Yıldız Tilbe de Arto Ağabey de kolay ulaşılabilir müzisyenler değiller. Evlerinden kalkıp
stüdyomuza geldikleri için şeref duyduk.

‘Bir Kadın Çizeceksin’ ve ‘Sakın Bana Söyleme’ şarkılarındaki cinsiyetçi bakış açısını
2009’da Eray Aytimur köşesinde yazıp içime su serpmişti. … Bir Kadın Çizeceksin yeni
albümde de var. Hala ‘saklayıp gömelim’ kafasında mısınız?
F.A.: İlk albümdeki tavırla şu anki söz tavırları farklı. O zaman 20’li yaşların başındaydık. O
zaman öyle içinizden geliyor. Karşınızdaki kadına duygularınızı öyle ifade ediyorsunuz. Öyle
oldu, niye oldu bilmiyorum. Şimdi öyle değil. Bakış açımız değişiyor.
Ö.C.Ö.: İnsan daha ihtiraslı oluyor. Kötü durumda bile dikenlerini çıkarabiliyor o yaşlarda.
Y.S.: Nasıl olmalı diye sorsanız şimdi cevap da veremem. İçerikten ziyade çirkin bir şeyi de
ifade edebilmek de sanatın bir parçası.