Birgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Birgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2013 Pazartesi

Beni kategorize etme, damgalama beni

Birgün (07.10.2013)




Orta Doğulu bağımsız elektronik müzik topluluğu Soapkills’in kurucularından biri o. Beyrut’tan Paris’e taşındıktan sonra, bu deneyimini kendi adını taşıyan Arapça sözlü albümlere taşıdı. “Söylediklerim kimin umrunda, politik ve estetik duruşumu anlayın yeter” diyen Hamdan son olarak Jim Jarmusch’un ‘Sadece Aşıklar Hayatta Kalır’ filminde ‘Hal’ isimli şarkısını söyledi.
Filmekimi izleyicisi dün önce o filmi izledi, ardından da yeni albümü Ya Nass’ı nisan ayında bizimle buluşturan Lübnanlı şarkıcıyı Salon’da canlı canlı dinledi.
Konser öncesi Hamdan’la konuştuk.

>>“Müziği coğrafya üzerinden tanımlamıyorum” deseniz de sizinle ilgili haberlerin neredeyse tümü ‘nereden geldiğinizle’ ve ‘acıklı’ hikâyenizle ilgileniyor. Bazen size de müziğin kendisini kaçırıyormuşuz gibi geliyor mu?
Kesinlikle öyle bir eğilim var. Ancak neyse ki bu yavaş yavaş müziğin lehine gelişiyor. Bazen gazeteciler sizin için haber yaparken belli bir başlığa ya da sizi kategorize etmeye ihtiyaç duyuyorlar. Ama yakın zamanda görüştüğüm herkes çok daha duyarlı davranıyor ve hikâyemden çok albüme odaklanıyor.

>>Müziğinizi bir ‘şarkı söyleme arzusundan çok ‘kendi alanınızı yaratmaçabası’ olarak değerlendiriyorsunuz. O ‘yaratılmış alan’dan kulağımıza bol bol melankoli geliyor. Sizdeki kaynağı nedir bu hissin?
Müzik benim kendi iç dünyamla bağ kurabilmem içim bir şanstı.Kendimi ve duygularımı daha yakından tanıdım. Hatıralar, deneyimler, arzularlar, korkular, problemler…Müzik yaparken tüm bunlarla bağlantıya geçmeye çalışıyorum. Gerçek bir melankolik müzik hayranıyım. Bu müzik kendine varoluşsal sorular sorabilmeyi sağlıyor. Cevaplar bulmanın peşindeyim. Melankolik müzik size cevap vermiyor. Ama kendi içinizdeki melankoliden sıyrılmanızı sağlıyor. Ayrıca Arapça şarkı söylüyorum. Arap müziği, tıpkı Türkiye müziğinde olduğu gibi, içinde melankoli saklar.

>>Suriyeli şarkıcı ve oyuncu Esmahan’ın bir şarkısını duyduktan sonra Arapça söylemeye karar verdiniz. Sizi 26 yaşında ölen bu özgür ruhlu kadında en çok etkileyen ne oldu?
İç savaş bitmişti. Bir bardaydım. Gece çok geçti. Çok büyük bir partinin sonrasıydı. Batı müziği eşliğinde dans etmiş ve çok yorulmuştum. Öfkeli bir genç kadındım. Öfkeliydim çünkü bu güzel ülkede olan bitenin ‘neden’ini anlayamıyordum. BirdenEsmahan’ın parçası çaldı. Devrim gibiydi. Kalbime saplandı. Ve ‘Ya Habibi Ta’ala’ isimli o şarkıyı söyledim ve kaydettim. Arapça şarkı söyleme isteği benim için çok doğal gelişti. Yapmam gereken buydu. Samimi, kalbimden gelen bir şeyler yapmanın peşindeydim. Elbette İngilizce çok daha popülerdi. İngilizce söylerken sürekli televizyondaydım. Arapça söylemeye başlayınca müziğim daha ‘yeraltı’ bir kimliğe büründü. Öte yandan bu konu bir polemiğe dönüştü. ‘Söylemeyi bilmeden nasıl Arapça söylersin, neden elektronik müzikle söylüyorsun?’ dediler… Ama söylemeye devam ettim. Esmahan bir melek gibi geldi ve hayatımı değiştirdi. Bu bir tesadüf değildi...
>>Kendi adınızı taşıyan ilk albümde Madonna’nın yapımcısı Mirwais’le çalıştınız. Bu işbirliğini sevdiğinizi de biliyoruz. Onla karşılaşama kadar neler yaşadınız?
Soapkills’in ardından Paris’e geldim. Elektronik ve Arapça sözlü bir şeyler yapmak istiyordum. Tanıştığım tüm yapımcılar önüme ‘worldmusic’ alternatifini koyuyordu. Ya da Arapça olduğunu duyunca darbuka öneriyordu. Vizyonu olan birini bulmalıydım. Tam bu dönemde Mirwais’le tanıştım. Birbirini bilmeyen iki dünya bir araya geldi. Müzik suratımıza çarptı.

>>JimJarmusch’la tanışmanızda Filistinli bir yönetmen olan eşinizin etkisi oldu mu?

Marakeş’te bir film festivalinde tanıştık. EşimElia Süleyman, Jim ve onun eşi birlikte yemek yedik. Festivalde sahneye çıktım. Konserimden sonra Jimbanabu teklifle geldi. İki yıl sonra ‘Hal’ı yazdım ve iki ay içinde Tanger’de bütün gece çekim yaptık.
Jarmush’un filminde rol almak bir onur benim için. Büyük hayranıyım. Muhteşem bir deneyimdi. Bu arada Jim’le arkadaşız artık. Çok tatlı biridir. Çok zeki, çok duyarlı çok esprilidir. Arap müziğini çok sevdi. Ona bir sürü klasik Arap müziği albümü verdim.

>>Paris’te yaşıyorsunuz. Avrupalılar sizi görünce şaşırıyor mu? Ülkenizde sizin gibi daha pek çok kadın olduğunu anlatmak zorunda kalıyor musunuz?
Tabii ki evet. Ben bu bilgisizliği medyanın, haberleri manipüle etmesine bağlıyorum. Ancak şu anda insanların birbirini tanımaları daha kolay. Ben 10 yıl önce Soapkils’i kurduğumda insanlar Arapça elektronik müziğe hiç hazır değildi. Çok yadırgadılar. Ama şimdi hazır olduklarını görüyorum. Artık kendini damgalanmış hissetmeden var olmak daha kolay. İnsanlar yaptığım müziğin dilini anlamasalarda şarkıların içinden geçtiği duyguları anlıyorlar.Şarkılarımda yapmaya çalıştığım şey sınırların dışına çıkmak. Ne söylediğim kimin umurunda!Politik ve estetik bir pozisyon alıyorum ben. Bunu beni damgalamadan hissetmek mümkün.

>>Lübnan’da iç savaşın içine doğdunuz. Aileniz siz çok küçükken ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Savaş yaşayan bir ülkeye ait olmak ve göçmenlik sizde ne gibi etkiler yarattı?
Bu taşıması çok zor bir şey. Bir çeşit sürgün… İç savaş bittikten sonra Lübnan’a geri döndük biz. Ülkemi tanımaya, keşfetmeye başladım. Kendimi burada da evde hissedemedim. O vakit hiçbir yerin benim evim olmadığını anladım. Kendi güvenliğimi sağlayacak, mutlu olacak bir alan bulmak zorunda kaldım. Keşfetmeye, aramaya başladım. İçinde yaşadığım Arap dünyasını sevmiyordum. Sevilecek bir alan yaratmak zorundaydım.  Bulduğum şey müzikti. Bu kültürümle aramda organik bir bağ kurmamı da sağladı.

30 Eylül 2013 Pazartesi

‘Olanları hayal bile edemezdim’

Birgün (28.09.2013)


23. Akbank Caz Festivali, en önemli konuklarından birini bu akşam ağırlıyor. İngiltere cazının kendine has dilini yaratmayı başarmış emektar isimlerinden John Surman, saat 18.00’da Cemal Reşit Rey konser salonunda olacak. 
1960’lardan günümüze uzanan kariyerinde farklı enstümanlara olan ilgisiyle de dikkat çeken sanatçıyla konserinden önce konuşma fırsatı bulduk.

Bir röportajınızda “Bariton saksofon bir arazide yol alan iki katlı otobüsün tüm kıvraklığına sahip” diyorsunuz. Bu enstrümanla nasıl tanıştınız?
Aslında bu benim cümlem değil. Bir eleştirmene ait. Bariton saksafon çok büyük ama aynı zamanda aralığı da çok geniş. Onu ilk gördüğümde, inanın, ne olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Sadece görünüşünü sevdim ve satın aldım. Daha sonra sesinin de ne kadar güzel olduğunu fark ettim ve onu çalmayı her zaman çok sevdim.

Cazla ilk karşılaşmanız da böyle tesadüfi mi?
9-13 yaşları arasında kilise korosundaydım. Ama koroda sadece erkekler vardı ve ben soprano sesleri yalnızca futbol tezahüratlarında duyuyordum. Bir ikinci el dükkânında klarnet buldum. Daha sonra radyoda caz dinlemeye başladım.

‘Tek’ sizin için asla yeterli değil, değil mi?
Kesinlikle öyle. Ama 1900’lere, cazın başlangıcına bakarsanız, onun aslında farklı müziklerin karışımı olduğunu görürsünüz. Türk müziği gibi… Bandolar, Affrika müziği, bir tutam İspanya, Country-folk müzik, Krio müziği... Caz bir çeşit dünya müziği olarak başladı. Bugün gelinen noktada ise aynı yere geri döndü.

‘Geri döndü’ de pek kolay olmadı… Örneğin siz elektroniklere ve synthesizer’a ilgi duymaya başladığınızda, ‘Gerçek caz akustik olur’ görüşü hakimdi. Çok eleştirildiniz…
O eleştirenlere caz polisi diyordum… Ve ben gözaltındaydım. Her zaman değişik enstrümanlara ve farklı türlere meraklı oldum. Synthesizer’ın bu müzik içinde nasıl tınlayacağını merak ettim ve bir tane aldım. Enstrümanın sunduğu imkânları sevdim. Çıkarabileceğim birçok ilginç ses vardı. Aynı zamanda sıkıcı ve saçma sesler, öngörülebilir bir gürültü de elde edebiliyordunuz. Kesinlikle bunlar da ilgimi çekiyordu.

Geçen yıl çıkardığınız Saltash Bells, uzun zaman sonra kaydettiğiniz ilk solo albüm. Nedir bu ‘mola’nın sebebi?
90’lardan sonra solo kayıt yapmadım çünkü farklı enstrümanları araştırıyordum. Yaylılar örneğin…

Kayıtlarınızda klasik müzik sanatçılarına bile doğaçlama çaldırıyorsunuz. Bu deneyimi anlatır mısınız?
Klasik müzikçiler genelde, başka birinin yazdığı bir eseri çalarken mükemmelliğin peşine düşüyor. Eğer bir orkestra içindeki bir kemansan, senin görevin tam olarak yanında oturanla aynı sesi çıkarmaktır. Kendin olmak ürkütücüdür. Bir çoğu bu nedenle endişeleniyor. Fakat onların eline normalde kendilerine ait olmayan bir enstrümanı veriyorum. Bir piyanistin eline flüt verince hata yapmaktan daha az korkuyor. Doğaçlamacılar için en büyük problem hata yapmaktan korkmak. Eğer bu işi yapacaksanız kafanızdan hata korkusunu atmanız gerekiyor. Mükemmeliyetçi olmak işe yaramaz. Eğer mükemmel çalıyorsanız doğaçlama yapıyor olamazsınız.

Çeşitli grupların hem lideri hem de elemanı olarak çaldınız. İyi bir grup lideri nasıl olur?
Bu çok zor bir soru. Çünkü ben çok iyi müzisyenlerle çalıştım. Gil Evans mesela, muhteşem bir liderdi. Ve hala tam olarak ne yapıp herkesin muhteşem çalmasını sağladığıyla ilgili bir fikrim yok. Müzisyenlerin ona büyük bir saygısı vardı. Aynı zamanda müzisyenlerden gelen tekliflere de açıktı.

Orta doğu müziklerine ilginiz malum. Ne katıyor caz sahnesine bu coğrafya?
1963’te bir öğrenci olarak İstanbul’a geldim. 20’li yaşların başındaydım. Daha önce hiç duymadığım inanılmaz bir müzik geldi kulağıma: Folk. O yıllarda Orta Doğu müziklerinin gramofon kayıtlarına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Elbette dünyanın her yerindeki folk müzik ve mükemmel doğaçlamalar var. Birbirlerine çok benziyorlar. Çalma şekilleri de çok ilgi çekici. Klasik müzik, Türk müziği, Mısır müziği hepsi arasında o kadar çok ortak yön var ki… Bunları öğrenmek çok önemli.

İlk kaydınızı 1969’da yaptınız. Yeni albümünüz geçen yıl çıktı. Bu zaman içinde hayalleriniz gerçek oldu mu? Müzikten tam olarak istediğinizi aldınız mı?
1969’da, tüm bu olanları hayal bile edemezdim. Belki ‘çeyreği’ aklımdan geçebilirdi. O günlerde hayal ettiklerimin kat be kat üstünü aldım.


Uzun yıllardır kayıtlarınız ECM’den çıkıyor.Bu büyük bağımsız plak şirketinin caza en büyük katkısı nedir sizce?
1070 ve 80’ler caz için çok zor zamanlardı. 60’larda caz çok daha popülerdi. Daha sonra o yıllardaki büyük yıldızlar aramızdan ayrıldı. Karanlık döneme girildi. ‘Caz devam edecek mi, bitecek mi?’ türünden tartışmalar yapılıyordu. Blue Note gibi büyük şirketler o dönemde sektörden elini eteğini çekmişti… İşte bu dönemde ECM’in Avrupa’da çıkardığı albümler çok önemlidir.

**Fotoğraf: Tim Dickeson

27 Eylül 2013 Cuma

‘Birbirimize hava atmaya gerek duymuyoruz’

Birgün (27.09.2013)

Fransız şansonlarının romantizmi üzerinde bir el gibi dolanan İtalyan trompetçinin sesi, onları sarıp sarmalayan İskandinav melankolisi… İtalyan trompetçi Paolo Fresu, Fransız akordeon sanatçısı Richard Galliano ve İsveçli piyanist Jan Lundgren’in 2008’de kaydettiği albümün adı Mare Nostrum, Romalıların Akdeniz’e verdiği isim: Bizim deniz. 
Proje, müzik sahnesinde duymaya aşina olduğumuz şekilde ‘kültürler ve türler arası geçişlilikten besleniyor’. Ancak Mare Nostrum, benzer bir çok albümün ‘sesleri alıp çorba yapalım’ şeklindeki tutumuna inat, ilham aldığı tür ve müzikleri hazmedip, tek, yeni ve doğal bir ses çıkarıyor. Bu ‘zor zanaat’i anlamanın en kolay yolu ekibi yarın Akbank Caz festivali kapsamında 20.30’da Cemal Reşit Rey konser salonunda izlemek. Ancak ondan önce projenin alâmetifârikasını yaratıcısından okumak isterseniz, doğru yerdesiniz. Piyanist Jan Lundgren’le konuştuk.

Ülkenizde tanınan bir tenisçiyken, o defteri kapatıp tamamen müziğe döndünüz. Nasıl verdiniz bu kararı?
Müziğe olan ilgim tenise olandan çok daha fazla büyümüştü. Aynı zamanda en yüksek kalibrede bir tenisçi olamayacağımı düşünüyordum. Yeterince iyi değildim. Profesyonel bir tenisçi olmak için büyük bir yetenek ve istek gerekiyor. Karar vermem zor olmadı yani. Aynı zamanda doğaçlamayı keşfetmiştim. Aşık olmak gibiydi…

Caz size özgürlük mü vaat etti?
Özgürlükten bahsedeceksek, müzik bir dil gibi. 15 yaşındayken cazı keşfettim. Daha önce hiç duymamıştım. Beni aşık eden bir keşifti bu. Daha önce anlamıyordum, çünkü tanımıyordum. Ama duyduğum en güzel şeydi. Kodları yıkan bir doğaçlama caz dili… Sanki bambaşka bir ülkeye gitmişim, orada aşık olmuşum ve dillerini konuşamıyormuşum…

Doğaçlamanın en hassas noktası nedir sizce?
Müziği anlamak hayat boyu süren bir yolculuk. Kendi dilinizi yaratmalısınız, ama başkaları da bunu öğrenebilmeli. Yetenek yolda karşılaştığınız zorlukları aşmanıza yardım eder. Ama duygu ve tutku yetenekten daha önemli. Tutku olmadan öğrenmeye devam edemezsiniz…

İsveçli bir müzisyen olarak Akdenizli bir projeye dahil olmak sizi zorladı mı?
Mare Nostrum Roman dilinde ‘Bizim denizimiz’ demek. Benim içinse ‘Herkesin denizleri, bütün denizler’ anlamına geliyor. Bu proje benim için İsveçli köklerimi, Paolo (Fresu) için İtalyan, Richard (Galliano) için Fransız köklerini anlatıyor… Müziğin içinde İskandinavya’yı, İsveç’i ve melankoliyi duymak mümkün…

Müzikte çok kültürlülüğe yönelme isteğiniz nasıl gelişti?

Doğal şekilde gerçekleşiyor. Zaman içinde gelişiyor. Kültürler, ülkeler arasındaki köprüler her zaman ilgimi çekmiştir. Bu müzikte de çok önemli. Dünyanın nasıl olabileceği konusunda bir model.

Eleştirmenler Mare Nostrum birlikteliğini ‘güven’ ve ‘uyum’ kelimeleriyle anlatıyor. Siz nasıl tarif ediyorsunuz?

Evet, birbirimize güvenimiz sonsuz. Ayrıca büyük saygı duyuyoruz. En önemlisi ise birbirimize hava atmaya gerek duymamamız. Müzikle iletişime geçmek son derece özgür bir alana sahip olmanızı sağlıyor. Burada yine dile benzetebiliriz. Üçümüzde farklı diller konuşuyoruz ama anlaşabiliyoruz.






26 Eylül 2013 Perşembe

Top benim diye santrafor olacak değilim


Birgün (26.09.2013)



Türkiye’de son yıllarda müziği omuzlanarak sesini yükselten ve ‘genç nesil’ diye adlandırılan caz müzisyenlerden biri o. Bestelerindeki kendine has tavrını ve derinliğini ilk albümünde dahi bize duyurmayı başarmıştı. Saksafon sanatçısı ve besteci Tamer Temel’in ikinci albümü ‘Bir Kedi Kara’nın dinleyiciyi heyecanlandırması için bu bile yeterliydi. Temel’e Serkan Özyılmaz (piyano), Volkan Topakoğlu (kontrbas), Eylül Biçer (gitar), Cem Aksel (davul) ve Kenny Wollesen’in (vibrafon) eşlik ettiği albümdeki dinledikçe anlamlanan, katman katman açılan, ustalıkla örülen sesi duyunca heyecanımız katlandı. Tamer Temel’le 26 Eylül’de Akbank Sanat’ta Akbank Caz Festivali kapmasında canlı canlı dinleme fırsatı bulabileceğimiz bu ‘ses’i konuştuk…



Sessiz sesiz ilerliyorsun. Yoğun bir tanıtım faaliyeti yürütmüyor, sosyal medyayı bunun için kullanmıyorsun. İşler bu devirde böyle yürümüyor. Bu sadeliğinin sebebi nedir?
Bu çok bilinçli bir tercih değil. Ben her zaman ‘aman fazla olmasın, insanları sıkmasın, tacize varmasın, gereksiz bir gösteriş olmasın’ diye sadeleştirmeye çalışıyorum. Öte yandan çok dışa dönük biri değilim. En çok çekindiğim şeylerden biri de hak etmediğim ilgiyi görmek, çok büyük bir şey yapmışım da paylaşıyorum gibi görünmek istemiyorum. Çok bir şey de yapmıyorum. Elimden geleni yapıyorum.

Aynı sadelik müziğine de yansıyor. Nota bolluğuna girmeden yalın besteler yapıyorsun… Benzer bir kaynaktan mı geliyor bu tavır?
Belki… Çalarken de beste yaparken de mümkün olduğu kadar sadeleşmesine ve gereksiz gevezelikten temizlenmesine çalışıyorum. O yüzden çok uğraşıyorum parçaların üzerinde. Solo çalarken de buna dikkat ediyorum. Albümde öne çıkan, şovunu yapan kimse yok; ben de dahil… Top benim diye santrafor olacak değilim. Kaleye de geçmek lazım arada… İnsanların saksofoncuyu, davulcuyu ya da basçıyı değil müziği dinlemesini istiyorum. Mesela, haddim değil ama, güzel bir sonat ya da senfoni dinlerken ‘aman kemancı ne güzel çaldı’ demiyoruz. ‘Ne güzel bir eser’ diyoruz. Ben de müziğin öyle algılanmasını istemiyorum. Caz ve klasik arasında gelip giden bir müzik benimki. O yüzden enstrümanın öne çıkması, birinin şovunu yapması gibi bir şey yok. Müziğe ne hizmet ediyorsa onu yapmaya gayret ediyorum.

Aksi olduğunda ortaya ne çıkıyor?
Birincisi, insan bir ‘kartvizit albümü’ yapmış olabilir, yani ‘kendimi göstereyim, ne kadar da çok çalıştım’ diyebilir. İkincisi hepimizin düştüğü bir hata olan müzikal mastürbasyon… Çok çalmak bunu getirebiliyor bazen. Bundan kaçınmaya çalışıyorum. Ama ne kadar kaçınmışım bunu zaman gösterecek. Öte yandan, aranan şovsa, aslında albümde var. Cem Aksel ve Serkan’ı dinlerlerse ne demek istediğimi anlayacaklar. Büyük bir ustalık var ortada.
Albümü ithaf ettiğin Ece Ayhan’la kurduğun bağı nasıl tarif edersin?
Çok sevdiğim, sanat anlayışı beni çok etkilemiş biri. İkinci Yeni tamamen öyle aslında ama Ece Ayhan’ın bir de sosyal hayatında da çok ciddi bir duruşu var. Mülksüzlüğü seçmesi, kaba solculuğa verdiği büyük cevaplar... ‘Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler’ mesela, aslında daha solcu bir şiir yoktur; ama bakıyorsun insanlar onu solcu olmamakla kapalı şiir yazmakla eleştiriyor. Ve en önemli dönemde, 70’lerin başında böyle bir şiir yazarak, sanat anlayışı ortaya koyan ve yaşayışına da bunu yansıtan biri. İzmir’de Gülçeşme’de huzurevinde öldü. Türk edebiyatının en büyük isimlerinden olan ama hayatını öyle yaşamayan biri… Sadece şiirleri değil, yazıları ve röportajlarıyla da beni çok etkilemiştir. Albüm yapmak kulüplerde çalmak gibi değil. Orada ne gerekiyorsa onu yapmak zorunda kalıyorsun. Geçimini sağlamak zorundasın. Ama albüm yapmayı hiçbir güdüyü hesaplamadan, sadece kendi müziğimi ve sanat anlayışımı ortaya koymak olarak algılıyorum. Bunu yaparken de bu insanların hareketleri, konuşmaları çok önemli bir noktada duruyor benim için. Çok düşündüm, albümü Ece Ayhan’a ithaf edeyim mi, Bir Kedi Kara parçasını koyayım mı diye… Çünkü çok hoşuma giden bir şey değil böyle şeyleri açıklamak. Ama sonra vazgeçtim. ‘Kedi kara’ metaforu benim için çok özel… Sadece tını olarak bile kulağa güzel gelen bir şey…

Müziğiyle ön plana çıkan, ‘atonal’ diye nitelenen ve çağrışımlarıyla doğaçlama hissi yaratan bir şiir Bakışsız Bir Kedi Kara… Şiirin kendi sesine de kulak verdin mi besteyi yaparken?
Şiirin birebir bestelenmiş hali değil bu. Sadece metafor olarak aldım, ama sadece ‘isim olsun’ diye de değil… İlhan Usmanbaş’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’yı direkt bestelediği güzel bir eseri var. Bense o şiiri okuduğunuzda sizde yaptığı etkiyi müzik olarak anlatmaya çalıştım.

İlk albümde de Turgut Uyar’ın ‘Büyük Saat’ine selam veren bir parça vardı… Edebiyat derinleşmek için yardım aldığın bir alan mı?
Turgut Uyar da benim için –ve hepimiz için- çok önemli bir isim. Böyle ufak göndermeleri seviyorum. Zaten hak ettikleri ilgiyi görmemişler kıyıda kalmış bir çoğu…  Ayrıca hayatı yaşarken de bazı referanslar alıyorum. Her şeyi tek başına keşfetmeye çalışmak imkânsız. Bir sürü güzel insanı kertelez gibi belirleyip, yol çizmeye çalışmak önemli.

Bir Kedi Kara’nın ilk albümden en belirgin farkı yazılı materyalin daha çok olması. Bestelerin çerçeveleri senin tarafından daha net çizilmiş. Duygu yoğunluğu bu kadar yüksek ve lirik besteleri müzisyenlere senin hissettiğin gibi çaldırmak zor olmadı mı?

Çok yazılı materyal var tabi müzikte, ama işi kolaylaştıran en önemli şey müzisyen seçimi. Bu albümdeki seçimler, bu tür bir müziği daha iyi ortaya çıkaracağını düşündüğüm insanlardı. Özellikle Cem Aksel’e ve Serkan’a bir şey anlatmak zorunda kalmadım. Hem tecrübeleri hem de kalibreleri ile  yazılı müziğin ne anlatmaya çalıştığını kolayca anlayabilecek kişiler. Genç arkadaşlar, Volkan ve Eylül de son derece başarılı. Tam olarak aklımdaki şey ortaya çıkmadığını söylediğimde de bunu bir kişilik meselesi haline getirmeyecek insanlar. Wollesen de dahil…

Çok önemli bir davulcu Keny Wollesen… Nasıl bir araya geldiniz?
İstanbul’da bir Sarp Maden konserinde… Maden onu da beni de sahneye çağırdı. Beraber çaldık. Daha sonra Türkiye’ye her geldiğinde haberleştik, benim konserlerde çaldı. Bu yıl ocak ayında biz tam stüdyoda olduğumuz tarihlerde tekrar geldi. Albümde çalmasını teklif ettim, kabul etti. Ancak davulcumuz belliydi. Wollesen, 20 yıldır hayranı olduğum bir davulcudur. Vibrafon da çaldığını biliyordum… ‘Ne yaparız’ diye düşünürken, vibrafon çalmak ister misin dedim. Birkaç parçayı ona gönderdim, bir ay sonra da geldi ve çaldı.

‘İnsanlar İkiye Ayrılır’ diye bir parça var albümde. Nedir bu iki şey?

Böyle olduğunu düşündüğüm için değil, bu düşünceye vurgu yapmak için kullandım o ifadeyi. Kayıttan bir hafta önce, Roboski için yaptım parçayı. Oradaki en önemli nokta ‘öteki’ kavramı. Türk, Kürt, doğu, batı üzerine düşünürken yaptığımız en büyük hata, insanların kendilerini tanımladıktan hemen sonra öyle tanımlamayanları söylemeleri. Buradan çıkıyor bütün problemler. Savaş var. Savaşta ikiye ayrılıyor insanlar. Ölüler ve diriler. Ölenler, ölenlere seyirci kalanlar. 
Sadece adli olay olarak bile insanın içini yakan bir şey Roboski. Savaş denen şeyin korkunçluğu ortada, bu üzerine bir korkunçluk daha ekliyor. Öte yandan çok çirkin tartışmalara konu oldu Roboski. Sanki savaş içinde ölselerdi bir sorun yoktu ama sivil olarak ölmeleri sorun oldu. Bir kısım insan bunun üzerinden siyaset yapmaya çalıştı. 
Aslında tüm dünya savaş denen karanlığın içinde. Ama bu kirli şeyin içinde sadece geçimini sağlamak için insanların ölmesi ve hâlâ o ailelerin acı çekiyor olması simgesel hale geldi. 
İlk albümde de Bağdat vardı; çünkü öyle bir süreç yaşandı gözlerimizle bir şeylerin bombalanmasını yok edilmesini gördük, izledik. Duygusal olarak inanılmaz ağır bir şey.

İlk albümün kayıtlarını Barselona’da yapmıştın. Bu sefer Türkiye’de gönlüne göre bir stüdyo bulmuşsun…

Yine mümkündü yurt dışına gitmek ama artık burada bir şeyleri çözmemiz lazım. Ben kayıttan bir buçuk sene önce araştırma yapmaya başlamıştım. A.K. Müzik beni Can Karadoğan’la tanıştırdı. Kayıt eğer güzel olduysa onun başarısıdır. Çünkü çok anlayışlı, karşısındakinin ne istediğini çok iyi dinleyen biri. Müthiş bir şey çıkardı ortaya. Biz de böylece Türkiye’de, sevdiğimiz, dinlemeye alışık olduğumuz bir kayıt nasıl yapılır, öğrenmiş olduk. Ayrıca Türkiye’de piyanosu olan çok fazla stüdyo yok. Ama MİAM’ı seçmemizin sebebi sadece piyano değil; Can Karadoğan.

Albümü rafa koyar koymaz yenileri için çalışmaya başladığına eminim…

Evet üç tane heyecanlandığımız proje var. Bir tanesi benim iki tanesi ortak yapım. Bir tanesinde bu sefer cidden edebiyat var. Çok sevdiğim bir şair arkadaşımla beraber bir şeyler yapacağız. Daha zamanı var tabii bunların.

Tamer Temel

Bir Kedi Kara
A.K. Müzik


17 Eylül 2013 Salı

Karaköy’ü kullanma kılavuzu

Birgün (17.09.2013)




Hayatı bizim kurallarımız yönetiyor! Kesin bilgi. Karaköy keşmekeşinde doğrulandı. Gözlerinizle görmek için Tophane’deki Antrepo no.3’ü ziyaret etmek yeterli.
İspanya’nın Bask bölgesinde yaşayan ve 13. İstanbul Bienali kapsamında İstanbul’da ağırladığımız sanatçı Maider Lopez, Karaköy’e dokuz tane kamera yerleştirdi. İki saat boyunca yayaların karşıdan karşıya geçme çabalarını görüntüledi. Bireylerin yazılı kuralları değil, kendi oluşturduğu yol haritalarını izlediğini gösteren kayıtlar ‘Yollar Açmak’ isimli video işine dönüştü. Bienalin temasına uygun şekilde ‘Kamusal alan’ kavramını sorgulayan sanatçı Karaköy’de karşıdan karşıya geçmenin kurallarını da 10 maddede özetledi. 'Bu sadece bir semtin değil, Türkiye'nin öyküsü' diyen Maider Lopez’le konuştuk…
Neden Karaköy’ü seçtiniz?
Bienal projesi üzerine düşünmek için İstanbul’a bir yıl önce geldim. Fark ettiğim ilk şey farklı insanların farklı nedenlerle Karaköy’de buluşması oldu. Gazeteciler geliyor, vapurlar yolcu indiriyor, Asya’dan, Galata’dan insanlar toplanıyor. Herkesi birleştiren bir nokta…  Daha sonra ise kafamda ‘Burada karşıdan karşıya nasıl geçerim?’ sorusu belirdi. Bir kullanma kılavuzuna ihtiyacım vardı. Yabancı birinin burada aklı karışıyor, nasıl hareket edeceğini bilemiyor. Ardından, fark ettim ki, sizler, aslında karmaşa gibi görünen kurallar koyarak, buradaki yaşamı sürdürüyorsunuz. Ve bu durum yalnızca Karaköy’de değil, kentin pek çok yerinde yaşanıyor.

Peki ya sizin ülkenizde nasıl oluyor bu işler? 

Ülkemde böyle bir şey yok. Herkesin takip ettiği bir kurallar bütünü var. Aslında Türkiye’ye özgü bir şey bu. Sizin bile fark etmediğiniz şekilde kültürünüzün parçası. Siz gerçekten kamusal alanın keyfini çıkarmak için kenti ve hayatı dönüştürüyorsunuz. Kendinize ait yollar yaratıyor, kendi kurallarınızı koruyorsunuz.

İktidar eliyle kurulan ve yine iktidar tarafından sosyal ve ekonomik yapısı belirlenen bir alanda, ‘insanların yaratması’ndan kastınız tam olarak nedir?
Devlet Karaköy’ü 1960’larda yayalardan aldı, arabalara verdi. Yayalara ‘alt geçitlerden geçin’ dendi. Fakat insanlar, inat ettiler, altgeçitleri değil yolları kullandılar. İnsanlar, toplu taşıma araçları ve arabalar birlikte yaşamaya başladı. Bu birbirini anlamanın bir yolu, hatta birlikte yaşamaya dair bir şifre.

Kamusal alanı devlet kontrolünün olmadığı ve bireylerin kolektif biçimde kendi kurallarını koyduğu bir yer olarak tanımlıyorsanız, Karaköy’ün gerçek bir kamusal alan olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette. Kamusal alan tamamıyla bireylerin yarattığı bir yerdir. Orası yalnızca bir mekân olarak değerlendirilemez. İnsanların nasıl etkileşime geçtiği, birbirleriyle ve o alanla nasıl bağ kurdukları da önemli. Bu projede insanların bir kamusal alan yaratma kapasitelerine ve mekânı nasıl kullandıklarına vurgu yapmaya çalıştım. Kamusal alan bize nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen bir simgedir. Geçecek miyim duracak mıyım, bankta oturacak mıyım oturmayacak mıyım, oraya doğru yürüyecek miyim, çimlere basacak mıyım basmayacak mıyım… Burada vurgu yaptığım şey insanların bu kamusal alanı yaratmaları ve kendilerince tarif etmeleri.
Bu güne kadar ürettiğiniz tüm işlerinizde bu kavrama odaklandınız. Benzer şeyleri çok farklı şekillerde söylediniz. Peki kavram sizin sanatınızın kendisini nasıl dönüştürdü?
Bu ilgi beni sokaklara götürdü. Çünkü bence kamusal alan tüm bunların olmasına izin veren alandır. İnsanlara kendi yollarını yaratma gücü veren yerdir. İşlerim önce içeride sergi salonlarında başladı. Sonra dışarı çıktım. Dışarıda insan ve mekân ilişkileriyle ilgilendim.
Bu kurallar belli ki yalnızca karşıdan karşıya geçmek için yazılmadı. Sosyal yaşamın her alanında uygulanabilir görünüyor…
Ben size bunlar devrim yapmanın kuralları diyemem. Ama elbette bunlar, politikaya ve hayata, yani ‘büyük resme’ uygulanabilecek bir metafor. Bu kurallar hem Gezi Parkı’nın hem de babaannenle iyi ilişki kurmanın anahtarı olabilir.

Bienal kapsamında sergilenen ‘Traffic Jam’ isimli işiniz için ise 2005’te yemyeşil dağlık bir arazide, yüzlerce otomobili buluşturdunuz…

Önce insanlara gazete ve radyolar aracılığıyla ulaşıp, arabalarıyla, ‘dağlara’ gelmeleri için çağrı yaptık. Orada bir trafik yarattık. Çünkü trafik, her gün yaşadığımız ve nefret ettiğimiz bir şey. Bu durumu bağlamından koparıp, gerçeklikten uzaklaştırdık, durumun absürtlüğüne vurgu yaptık.  Öte yandan, herkesin oraya gelme nedeni başkaydı. Mesela kimisi arabanın bu kadar yaygın kullanımına karşıydı, fakat bir başkası, arabasıyla gurur duyduğu ve onu göstermek istediği için geldi. Burada tamamen başka fikirlerden insanların aynı şey için ortak hareket edebileceğini gösteriyordu. Birbirleriyle etkileşim içine girdiler. Bir kamusal alan yarattık ve farklı yollar önerdik.

Bienal izleyiciyle eserler arasında nasıl bir ilişki kuruyor?
Bienal genel olarak kamusal alanda yaşayan insanlara, değiştirme potansiyeli taşıyan ve kırılgan zeminlerde duran bireylere (‘barbar’lara) odaklanıyor. Sergilenen işler, kamusal alanı tekrar düşünebilmek için, ona farklı açılardan bakmaya ve özneyi yeniden inşa etmeye çağırıyor. Gordon Mata-Clark, Jiri Kovanda ve Guillaume Bijl’e ait eserlerin özellikle ilgimi çektiğini söyleyebilirim.


İŞTE 10 ALTIN KURAL 


+Varış noktasını gözünde canlandır ve bir plan yap.
+Yöntem işe yaramadığında yeni rotalar yarat.
+Ana adapte ol ve planın değişmesine müsaade et.
+Doğru anı yakala.
+Karar ver ve kararına sadık kal.
+Doğru olmadığı ortaya çıkarsa geri dön ama yolun ortasında duraklama.
+Göz kontağı kur.
+Eğer şüphe duyuyorsan ne yaptığını biliyormuş gibi görünen birini takip et.
+Bir kez grup oluştuktan sonra harekete geçmek daha kolaydır.
+Kendiliğinden örgütlenme kolektif yollar yaratır.



15 Temmuz 2011 Cuma

Sarsıcı, dönüştürücü, moral bozucu bir albüm!

25.04.2010 (Birgün)






Kültür endüstrisinin tüm sanatsal yapıtları herhangi bir meta üretiminden farksız kıldığını mı düşünüyorsunuz? Bu bağlamda günümüzde tüketime yönelik birçok sanatsal yapıtın birbirine benzediğini mi söylüyorsunuz? Bu tüketmek için üretilen sanatsal yapıtların birer tüketim nesnesi olmanın yanında bir de ideolojik nesneler olduklarını da kabul ediyorsunuzdur herhalde!
Görünenin altındaki gerçeği saklamaya yardımcı olan ve yığınları oradan oraya yönlendirme gücüne sahip bu sanatsal yapıtların da içinde yer aldığı kafes, başta kurduğum cümleler üzerine şöyle bir düşününce, içinden çıkılması oldukça zor gibi görünüyor. Ancak, şükürler olsun, biz, toplumsal hayatın ve tek tek insanların gayet kaotik yapılar olduğunu biliyoruz. Yüreğimize su serpen bu bilgi hem çok zekice, hem de çok aptalca kurgulanmış bir kafes içinden bir anda çıkabilmemizi kolaylaştırırken, toplu kurtuluşumuzu, kafesin tümden imha edilmesi ihtimalini de zihinlerimizde yakın ediyor.
Yani öyle, arkadaş sohbetleri sırasında kurulan türden “Popüler ve alışılmışın dışındaki albümler satmaz! Satmayacak albümü de hiçbir plak şirketi basmaz!” gibi cümleler, günümüzün sanatsal ve politik zeminini çözümlemeye yetmez!
Nereden mi biliyorum? Çünkü bugün hayatlarımızın içine sinmiş kapitalizm izlerinden nefret eden, kapitalizmin bizatihi kendisinden tiksinen, attığı her adımı bu karşıtlık doğrultusunda atan, bu karşıtlığını gerek akademik çalışmalarla gerekse insanlığıyla besleyen ve bu güne kadar yaptığı film ve tiyatro müziklerinden kolaylıkla hatırlayabileceğiniz Alper Maral’ı tanıyorum.
Bütün bu kelamı ise, Yıldız Teknik, Bilgi ve Galatasaray üniversitelerinde öğretim görevlisi olan Alper Maral’ın ‘elektroakustisch!’ albümü için ediyorum. Maral’ın bu kalıplara sokulamayacak kadar derin albümü, bana kalırsa Türkiye’de yapılan en yapıbozumcu; en devrimci müzik. Dinlediğiniz an sarsılıyorsunuz... Elektronik müzikle doğal sesleri birleştiren albüm, dinleyiciyi yer yer şiddet öğeleriyle çarpıştırıyor. Şiddetten rahatsızlık duyuyor, üzerine düşünüyorsunuz…
Sadede gelmek gerekirse, Alper Maral’la söyleşme fırsatı bulduk efendim. Buyurunuz, okuyunuz...
Kim, kimin için yapar elektronik müziği? Ve kim dinler?
Var olan konvansiyonlarla, değerlerle örneklerle yetinmeyen, kafasındaki tınının sesin peşine giden ve bunu geleneksel enstrümanlarla, gramerle, gerçekleştirilemeyeceğini düşünen insanlar yapar elektronik müziği. Aynı kaygıları taşıyan insanlar, bunların dinleyicileridir genelde.
Kentli kitleye hitap ettiği bir gerçektir ama, değil mi?
Kentteki  müzik dinleme pratikleri, ortamları tabii çok daha çeşitli. Ama şu anda kentleri dolduranlar kentli mi? Onu bir soralım önce. Burjuvazi, soru işareti ve ünlem, hele bizim ülkede çok tartışılır.
Öte yandan kırsal alanın tını alanı, ses çevresi o kadar zengindir ki, orada ‘sentetik’ seslere ihtiyaç duymayız. Ben de 40 yılın başında doğayla buluştuğum zaman asla müzik diye tanımlayacağımız herhangi bir şey dinlemem. Kaldı ki, elektronik müziğin 1990’lar sonrasında en önemli kırılma noktalarından biri de çevreye böylesi bir yaklaşım, duyarlılık ‘sound scape’ tabir olunan, ses çevresi diye eksik çevirebileceğimiz bir kavram. Bu  kavram doğa seslerinin tek başına son derece yeterli dinlenebilirlikler, güçlü enformasyonlar içerdiğini ve bunlara başka türlü kulak verilmesi gerektiğini anlatır. Bu anlayışın yaygınlaştırılması ‘dur, dinle!’ demekle olmuyor. Bu müziğin genel kitle için bir şekilde formatlanması, sunum pratiğine dökülmesi gerekiyor, Buna da  elektro akustik ortam deva oluyor. Soyutlanmış bir duysal manzara yerine; yani müziğin içine flütlerle kuş sesi taklidi yerine, direkt kuş sesinin konulması mesela. Bu elektronik müziğin en önemli duraklarından biridir.
Dogmalarla meselesi olan, 20. ve 21. yüzyıl eleştirisi yapan bir müziğinizin olduğunu söylüyorsunuz. Devrimci müzik diyebilir miyiz yaptığınız müziğe?
Hepsi birbirinden değerli güçlü kavramlar. Bunların hepsine cevabım olumlu. Sadece  21. ve 20. yüzyıl müziklerine karşı kaş kaldırma operasyonu değil bu. Kaldı ki günümüzde bile geçerli olan müzik estetiği tüketim pratiği aydınlanmacı dünya görüşünden hareket eden bir pratik. Klasisist anlayış ve bunların dogmaları, birinci anlamıyla modernizmden; yani 16. yüzyıldan itibaren belli konvansiyonlar getiriyor. Bunların içinden belirli kırılma noktaları her dönemde olmuş. Ve bunlar benim için hep çok cazip duraklar oldu. Yani her dönemde var böyle insanlar, bundan ötürü ille de devrimci demeyebiliriz. Modernizm çürüye yazarken ve modernizm kendini empoze ederken hep içinden çatlak sesler çıkmış, onlarla aramda bir akrabalık hissediyorum açıkçası...
Günümüz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tasarım (sanat kelimesini sevmiyorum), toplumsal hayatın her alanında olan ve bizi belki daha çok ilgilendirmesi gereken bir kavram.  Günümüz sanatına baktığımızda, özellikle güncel sanat, çiğ espri ve oyuna, kaçamak vuruşlara, şikayetlere ve çözüm üretmemeye kendini fena halde kaptırmış. Takdir dinleyicisindedir; ama bu albüm bir çözüm reçetesi olarak çıktı. Konvansiyonlara karşı dememin sebebi o. Yoksa istemediğiniz kadar kayıt var ortalıkta. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar fazla müzik olmamıştı.
Madem o kadar çok kayıt var, niye hala yüzyıllar öncesinin müziklerine sarılıyoruz?
Bir dönemde müzik üretimi çok daha hayatın içinden yapıldığından. Şimdi copy paste estetiği olan müziklerde bunu yakalamamız çok zor.
Albümü oluşturma çabanıza nasıl bir anlayış hâkimdi?
‘elektroakustisch!’ albümüm aslında geleneksel kalıplarda üç albümü karşılayabilecek materyal içeriyor. Bir arada sunulmalarının en önemli sebebi bir şekilde kendi içinde ufak bir retrospektif taşıması ve 25 yıllık profesyonel müzik hayatımın son 10 yılından bir kesit sunması. Bu haliyle dinlenmesinin kolay olduğunu düşünmüyorum; fakat ‘raf ömrü’ uzun, bir dinlemede hemen sepete atılacak bir şey değil, tekrar tekrar, ‘Yahu deli midir bu herif? Niye bunu yapmış? Bu kadar ters ne var bu hayatta?’ Sorularına dikkat çekmek üzere oluşturulmuş bir tasarım.  İletişim derdiyle yapılmış bir şey bu. Yaptım oldu değil. Biraz iddialı olacak belki ama bir şeyleri bir araya getirmek mesele değildir, dışarıda bırakmak meseledir. Buradaki bilmem kaç tane yapıt o kadar çok yapıtı dışarıda bıraktı ki, aman bir parça daha yaparsak albüm tamamlanıyor mantığıyla benim benimsediğim reel üretim mantığı arasındaki temel fark budur. Bunlar gibi bilmem kaç yüz tane daha parça vardır, ama temsili olmak, belli bir dönemde belli bir yerde durmak, belli bir önermeyi dile  getirmek marifettir.
Albümde ‘Şeytanın Sözlüğü’ isminde bir parça var ve kartonette aynı isimli bir kitaptan alıntı. Neden o eseri seçtiniz?
Gelenektir: Yapıt bir edebi metne dayanıyorsa, o metni albümde vermek gerekir.  Bu yapıt Amerikan edebiyatının en sıra dışı, haylaz ve eleştirel kimliklerinden biri olan Ambrose Bierce’a ait.  Baştan aşağı ABD’nin politikalarına karşı olan bir albümde, tam da benle aynı duruşu paylaşan bir ABD vatandaşının böylesi olağanüstü ve sert bir metnini kullanmak, her şeyden önce müzikal açıdan yerinde oldu. ‘Şeytanın Sözlüğü’ birkaç yüz sayfalık bir kitap ve her sözlük maddesi son derece ironik ve eleştirel şekilde kaleme alınmış.
Albümdeki şiddetli ve karanlık hava neden?
Çünkü hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve yansıtmak durumunda olduğumuz bütün, ışıltılı parıltılı bir şey değil. Bu parçalar için güzel, çirkin sıfatları asla kullanılamaz; zaten bunu beklememek, belki de en büyük avantajım. Bu parçalar, sarsıcı, dönüştürücü, dikkat çekici, moral bozucu olabiliyorsa ne mutlu bana. Örneğin, ‘bush!agamemnon’ isimli parça dünyanın iki numaralı en güçlü yapıtı Elektra tragedyası için yapılmış müziklerden. Orada anasını babasını öldürecek duruma getirilen insanlardan söz ediliyor. Orada Agamemnon’la George Bush’un; dünyanın en büyük yetkilerle donatılmış şarlatanlarının, piyonlarını tokuştururlarken yukarıda ellerini ovuşturduklarına dikkat çekiliyor.  Kendi hayatımda da yüksek sesli konuşulan bir yeri ilk fırsatta terk edecek kadar şiddete tepki duyan bir insanım. O parçaların yazarı bir karıncayı kurtarmak için dört saat operasyon düzenleyebilir.

27 Mart 2010 Cumartesi

Birgün (27.04.2010)

KAMİLE YILMAZ


Kültür endüstrisinin tüm sanatsal yapıtları herhangi bir meta üretiminden farksız kıldığını mı düşünüyorsunuz? Bu bağlamda günümüzde tüketime yönelik birçok sanatsal yapıtın birbirine benzediğini mi söylüyorsunuz? Bu tüketmek için üretilen sanatsal yapıtların birer tüketim nesnesi olmanın yanında bir de ideolojik nesneler olduklarını da kabul ediyorsunuzdur herhalde!

Görünenin altındaki gerçeği saklamaya yardımcı olan ve yığınları oradan oraya yönlendirme gücüne sahip bu sanatsal yapıtların da içinde yer aldığı kafes, başta kurduğum cümleler üzerine şöyle bir düşününce, içinden çıkılması oldukça zor gibi görünüyor. Ancak şükürler olsun biz toplumsal hayatın ve tek tek insanların gayet kaotik yapılar olduğunu biliyoruz. Yüreğimize su serpen bu bilgi hem çok zekice, hem de çok aptalca kurgulanmış bir kafes içinden bir anda çıkabilmemizi kolaylaştırırken, toplu kurtuluşumuzu, kafesin tümden imha edilmesi ihtimalini de zihinlerimizde yakın ediyor.

Yani öyle, arkadaş sohbetleri sırasında kurulan türden “Popüler ve alışılmışın dışındaki albümler satmaz! Satmayacak albümü de hiçbir plak şirketi basmaz!” gibi cümleler, günümüzün sanatsal ve politik zeminini çözümlemeye yetmez!

Nereden mi biliyorum? Çünkü bugün hayatlarımızın içine sinmiş kapitalizm izlerinden nefret eden, kapitalizmin bizatihi kendisinden tiksinen, attığı her adımı bu karşıtlık doğrultusunda atan, bu karşıtlığını gerek akademik çalışmalarla gerekse insanlığıyla besleyen ve bu güne kadar yaptığı film ve tiyatro müziklerinden kolaylıkla hatırlayabileceğiniz Alper Maral’ı tanıyorum.

Bütün bu kelamı ise, Yıldız Teknik, Bilgi ve Galatasaray üniversitelerinde öğretim görevlisi olan Alper Maral’ın A.K. Müzik’ten çıkan  ‘elektroakustisch!’ albümü için ediyorum. Maral’ın bu kalıplara sokulamayacak kadar derin albümü, bana kalırsa Türkiye’de yapılan en yapıbozumcu; en devrimci müzik. Dinlediğiniz an sarsılıyorsunuz... Elektronik müzikle doğal sesleri birleştiren albüm, dinleyiciyi yer yer şiddet öğeleriyle çarpıştırıyor. Şiddetten rahatsızlık duyuyor, üzerine düşünüyorsunuz…

Sadede gelmek gerekirse, Alper Maral’la söyleşme fırsatı bulduk efendim. Buyurunuz, okuyunuz...

»Kim, kimin için yapar elektronik müziği? Ve kim dinler?
Var olan konvansiyonlarla, değerlerle örneklerle yetinmeyen, kafasındaki tınının sesin peşine giden ve bunu geleneksel enstrümanlarla, gramerle, gerçekleştirilemeyeceğini düşünen insanlar yapar elektronik müziği. Aynı kaygıları taşıyan insanlar, bunların dinleyicileridir genelde.

»Kentli kitleye hitap ettiği bir gerçektir ama değil mi?

Kentteki  müzik dinleme pratikleri, ortamları tabii çok daha çeşitli. Ama şu anda kentleri dolduranlar kentli mi? Onu bir soralım önce. Burjuvazi, soru işareti ve ünlem, hele bizim ülkede çok tartışılır.

Öte yandan kırsal alanın tını alanı, ses çevresi o kadar zengindir ki, orada ‘sentetik’ seslere ihtiyaç duymayız. Ben de 40 yılın başında doğayla buluştuğum zaman asla müzik diye tanımlayacağımız herhangi bir şey dinlemem. Kaldı ki, elektronik müziğin 1990’lar sonrasında en önemli kırılma noktalarından biri de çevreye böylesi bir yaklaşım, duyarlılık ‘sound scape’ tabir olunan, ses çevresi diye eksik çevirebileceğimiz bir kavram. Bu  kavram doğa seslerinin tek başına son derece yeterli dinlenebilirlikler, güçlü enformasyonlar içerdiğini ve bunlara başka türlü kulak verilmesi gerektiğini anlatır. Bu anlayışın yaygınlaştırılması ‘dur, dinle!’ demekle olmuyor. Bu müziğin genel kitle için bir şekilde formatlanması, sunum pratiğine dökülmesi gerekiyor, Buna da  elektro akustik ortam deva oluyor. Soyutlanmış bir duysal manzara yerine; yani müziğin içine flütlerle kuş sesi taklidi yerine, direkt kuş sesinin konulması mesela. Bu elektronik müziğin en önemli duraklarından biridir.

»Dogmalarla meselesi olan, 20. ve 21. yüzyıl eleştirisi yapan bir müziğinizin olduğunu söylüyorsunuz. Devrimci müzik diyebilir miyiz yaptığınız müziğe?
Hepsi birbirinden değerli güçlü kavramlar. Bunların hepsine cevabım olumlu. Sadece  21. ve 20. yüzyıl müziklerine karşı kaş kaldırma operasyonu değil bu. Kaldı ki günümüzde bile geçerli olan müzik estetiği tüketim pratiği aydınlanmacı dünya görüşünden hareket eden bir pratik. Klasisist anlayış ve bunların dogmaları, birinci anlamıyla modernizmden; yani 16. yüzyıldan itibaren belli konvansiyonlar getiriyor. Bunların içinden belirli kırılma noktaları her dönemde olmuş. Ve bunlar benim için hep çok cazip duraklar oldu. Yani her dönemde var böyle insanlar, bundan ötürü ille de devrimci demeyebiliriz. Modernizm çürüye yazarken ve modernizm kendini empoze ederken hep içinden çatlak sesler çıkmış, onlarla aramda bir akrabalık hissediyorum açıkçası...

»Günümüz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tasarım (sanat kelimesini sevmiyorum), toplumsal hayatın her alanında olan ve bizi belki daha çok ilgilendirmesi gereken bir kavram.  Günümüz sanatına baktığımızda, özellikle güncel sanat, çiğ espri ve oyuna, kaçamak vuruşlara, şikayetlere ve çözüm üretmemeye kendini fena halde kaptırmış. Takdir dinleyicisindedir; ama bu albüm bir çözüm reçetesi olarak çıktı. Konvansiyonlara karşı dememin sebebi o. Yoksa istemediğiniz kadar kayıt var ortalıkta. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar fazla müzik olmamıştı.

»Madem o kadar çok kayıt var, niye hala yüzyıllar öncesinin müziklerine sarılıyoruz?
Bir dönemde müzik üretimi çok daha hayatın içinden yapıldığından. Şimdi copy paste estetiği olan müziklerde bunu yakalamamız çok zor.

»Albümü oluşturma çabanıza nasıl bir anlayış hâkimdi?
‘elektroakustisch!’ albümüm aslında geleneksel kalıplarda üç albümü karşılayabilecek materyal içeriyor. Bir arada sunulmalarının en önemli sebebi bir şekilde kendi içinde ufak bir retrospektif taşıması ve 25 yıllık profesyonel müzik hayatımın son 10 yılından bir kesit sunması. Bu haliyle dinlenmesinin kolay olduğunu düşünmüyorum; fakat ‘raf ömrü’ uzun, bir dinlemede hemen sepete atılacak bir şey değil, tekrar tekrar, ‘Yahu deli midir bu herif? Niye bunu yapmış? Bu kadar ters ne var bu hayatta?’ Sorularına dikkat çekmek üzere oluşturulmuş bir tasarım.  İletişim derdiyle yapılmış bir şey bu. Yaptım oldu değil. Biraz iddialı olacak belki ama bir şeyleri bir araya getirmek mesele değildir, dışarıda bırakmak meseledir. Buradaki bilmem kaç tane yapıt o kadar çok yapıtı dışarıda bıraktı ki, aman bir parça daha yaparsak albüm tamamlanıyor mantığıyla benim benimsediğim reel üretim mantığı arasındaki temel fark budur. Bunlar gibi bilmem kaç yüz tane daha parça vardır, ama temsili olmak, belli bir dönemde belli bir yerde durmak, belli bir önermeyi dile  getirmek marifettir.

»Albümde ‘Şeytanın Sözlüğü’ isminde bir parça var ve kartonette aynı isimli bir kitaptan alıntı. Neden o eseri seçtiniz?
Gelenektir: Yapıt bir edebi metne dayanıyorsa, o metni albümde vermek gerekir.  Bu yapıt Amerikan edebiyatının en sıra dışı, haylaz ve eleştirel kimliklerinden biri olan Ambrose Bierce’a ait.  Baştan aşağı ABD’nin politikalarına karşı olan bir albümde, tam da benle aynı duruşu paylaşan bir ABD vatandaşının böylesi olağanüstü ve sert bir metnini kullanmak, her şeyden önce müzikal açıdan yerinde oldu. ‘Şeytanın Sözlüğü’ birkaç yüz sayfalık bir kitap ve her sözlük maddesi son derece ironik ve eleştirel şekilde kaleme alınmış.

»Albümdeki şiddetli ve karanlık hava neden?
Çünkü hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve yansıtmak durumunda olduğumuz bütün, ışıltılı parıltılı bir şey değil. Bu parçalar için güzel, çirkin sıfatları asla kullanılamaz; zaten bunu beklememek, belki de en büyük avantajım. Bu parçalar, sarsıcı, dönüştürücü, dikkat çekici, moral bozucu olabiliyorsa ne mutlu bana. Örneğin, ‘bush!agamemnon’ isimli parça dünyanın iki numaralı en güçlü yapıtı Elektra tragedyası için yapılmış müziklerden. Orada anasını babasını öldürecek duruma getirilen insanlardan söz ediliyor. Orada Agamemnon’la George Bush’un; dünyanın en büyük yetkilerle donatılmış şarlatanlarının, piyonlarını tokuştururlarken yukarıda ellerini ovuşturduklarına dikkat çekiliyor.  Kendi hayatımda da yüksek sesli konuşulan bir yeri ilk fırsatta terk edecek kadar şiddete tepki duyan bir insanım. O parçaların yazarı bir karıncayı kurtarmak için dört saat operasyon düzenleyebilir.

7 Mart 2010 Pazar

Müziğim bedel ödeyen kadınlara...


Birgün Gazetesi (07.03.2010)


 “Kapandı ölüme yazgılı gözlerim, vurun beyler unutulur, çaresiz ölenlerin çığlıkları, kanımla sildiniz, ilk yaramın izlerini, ne efsaneyim ne masal, artık duyun sesimi”  
Töreye/nefrete verilen kurbanlar için yakılmış bir ağıt bu. Türkiye’nin ilk kadın caz piyanisti Nilüfer Verdi’nin ‘İzhar’ adlı albümünde yer alıyor. Her iki albümünü de erkeklere ait bir hayatın bedelini ödemek zorunda olanlara adayan ve erkeklerin borusunun öttüğü müzik ‘piyasa’sı içinde ‘kadınlar vardır’ diye haykıran Nilüfer Verdi’yle ‘birbirimizi’ konuştuk...

İlk albümünüz ‘Mânâ’yı da ikinci albümünüz ‘İzhar’ı da kadınlara adamanızdaki motivasyon neydi?
Tüm dünyada kadınlara yönelik, içinde bulunduğumuz yüz yıla yakışmayacak negatif ayrımcılık uygulanmakta. Medenileşmenin nimetleri her cins tarafından yaşanabiliyor olması gerekliliğini vurgulamak istedim, o kadar...

‘Unutmayın’ bestesini hangi duygular içinde yaptınız?
‘Unutmayın’ bestesini sözlerinin bahsettiği acı gerçek, vahim tablo duyguları içinde gerçekleştirdim, başka türlüsü mümkün mü zaten? ‘İzhar’ albümünün üzerinden geçen süre içinde, pek değisen bir şey olmadığı, hatta en son Medine adındaki genç kızımızın daha da vahim bir sonla karşılaştığını hep birlikte gördük.

Türkiye’nin ilk kadın caz piyanistisiniz. Kadınların bu alanda az olmalarını neye bağlıyorsunuz?
Merak saranın az olmasından, bir de mevyalarının çok geç toplanıyor olmasından, kısacası uzun yıllar emek vermek gerekiyor. Şarkı söylemeye çok daha fazla merak saran gencimiz var.

Kadın olmanın her alanda zor olduğunu yaşayarak öğreniyoruz. Peki kadın bir müzisyen olmanın zorlukları neler? Kadın kimliğinizin üzerinizde yük olduğunu düşünüyor musunuz zaman zaman?
Bazen düşünüyorum haliyle. Her zaman erkek müzisyenlerle çalıyorum , nadiren de olsa ‘Erkek Fatma olsaydım’ diye düşünüyorum... Fatmalıktan vaz geçmiyorum ama, dikkatinizi çekerim. (Gülüyor)

‘Unutmayın’ şarkısını siz bestelediniz ve yine bir kadın; Berrin Çağlar o beste için bir şiir yazdı. Egemen görüş,  iki kadının birlikte çalışmasının zor olduğu yönündedir. Bir kadınla çalışmak, aynı duyguları paylaştığını hissetmek, işleri kolaylaştırıyor mu?
Berrin Çağlar olağanüstü bir şair, zihinsel olarak zaten iyi anlaştığım yakın arkadaşım, zaten belli bir entelektüel seviyeden sonra cinsiyet  mevhumu diye bir şey kalmıyor,sanırım bizim dostluğumz bu seviyede. Sorduğunuz sorunun içeriği dolayısı ile söz konusu olmadı hiçbir zaman. Dediğiniz gibi kadınla çalişmak işleri kolaylaştırıyor, erkeklere kadın bakış açısını anlatmak gerçekten güç...

Caz isyandan doğan bir müzik midir? Eğer öyleyse neden cazcıları aktif politikanın içinde yeterince göremiyoruz. Kadın hareketine eklemlenen albümlerin sahibi olarak siz bir istisna mısınız?
Kesinlikle bir isyan müziğidir. Bunun unutturulmaya çalışıldığı aşikar. Light caz, lounge caz, easy caz, dedikleri türler zaten uyuşuk ve başkaldırıdan çok uzak bir muzik yarattı. Son yıllarda popüler hale getirilen şarkıcılar subyan tonu ile sarki soylemeye, miyil miyil bir müziğin yaratilmasına, cazın gitgide kendi öz varlığından uzaklaşmasına sebep oldu. Yani cazın içinde barındırdığı başkaldırı öğesi tamamen yok edilmeye çalışılıyor. Sanırım kapitalist sistemin korkularından bir tanesi düşünen ve araştıran kimliklerin ortadan kalkması için gerekli yöntemlerden biri de bu. Ben asla bir istisna değilim. Pop sanatçıları birlikte Güldünya  Şarkıları seslendirdiler, rock sanatçıları keza öyle. Aktif politikanın içinde olmak için bu konuda eğitimli olmak gerekir, bizler sadece sanatçı olarak duyarlı davranmakla üzerimize düşeni yapabiliriz.

Tüm dünyada tecavüz ve eşcinsel cinayeti suçları işlendiğinde hala tahrik indiriminden faydalanılıyor. Türkiye’de nefret suçu yasalaşamıyor. Medya ve eğitim kurumları cinsiyetçiliği her gün yeniden üretiyor. Bu koşullar altında yaşarken cinsiyetçiliğin olmadığı ’başka’ bir dünya yaratmak mümkün mü? Nefret cinayetlerini ortadan kaldırmak için ne yapılmalı?
Her şey mümkün, niyet etmek gerek sadece. Nefret cinayetlerinin ortadan kalkması için, feodal sistemin ortadan kalkması, aşiret sisteminin yok olmasi, toprak reformunun gerçekleşmesi, yasaların uyarlanması, gençlere yönelik politikaların düzenlenmesi, onlara sosyal faliyet alanları sağlanması, devlet bütçesinde eğitime çok büyük pay verilmesi, dinin yanlış yönlendirilmesine mani olunmasi... Sanatla uğraşan insanların elbette bu yaralara duyarlılık göstermesi gerekiyor; ama diğer yandan bu işi esas çözüme götürecek, yasal değişiklikler yürürlüğe sokulmalı ve bu konuda ciddi yaptırımlar uygulanmalıdir.

Sanatla uğraşan eğitimli kişilerin arasında oldukça zaman geçirdiğinizi düşünüyorum. Cinsiyetçiliğin eğitim ya da ekonomiyle; yani sınıfsal koşullarla ilgisi var mı sizce?
Cinsiyet ayrımcılığının ekonomi ile ilgisi çok büyük olsa da, her sınıfta yaşanan bir olgu bu. Kırsal kesimde farklı dinamikler, büyük şehirlerde farklı dinamikler içeriyor.

Feminist müzik diye bir kavram yok bildiğim kadarıyla. Sizce böyle bir kavrama gereksinim var mı? Feminist müzik diye bir kavram oluştursak içini nasıl doldurursunuz?
Feminist müzik diye bir tür olursa iyice nefret uyandırır. Feministler zaten sarkık memeli, bakımsız, kavgacı, çirkin, korkulması gereken kadınlar topluluğu olarak niteleniyor. Oysa feminist hareket ihtiyaçtan doğmuş, cinsiyetler arası dengeyi oluşturacak insani bir hareket bence. Hülya Avşar gibi eğitim seviyesi düşük örnekler söylemleri ile bence topluma zararlı örnek oluyor. Feminizmin ne oldugunu bilmeden, erkek egemen toplumun nimetlerinden faydalandığını zanneden, kendi çektiği sıkıntıları değerlendiremeyen bu kişiler, kendi arzuları doğrultusunda, erkeklerinin beş adım arkasından yürüsünler; ama bari bunu 70 milyonun önünde söylemesinler...

Siz kadın bir müzisyen olmanın yanı sıra, oldukça başarılı bir müzisyenin annesisiniz. Nedim Ruacan’la da bir röportaj vesilesiyle tanışmıştım. Oğlunuzu yetiştirirken cinsiyetçilikten uzak olması için özel bir çaba sarf ettiniz mi? Ailelere önerileriniz var mı?
Nedim'in kadin-erkek  konularında gerçekten sıhhatli olduğunu düşünüyorum. Ona ailelerin erkek çocuklara uyguladıkları ayrıcalıkları uygulamadım. Bir de o sosyal hayatın içinde kendini gösteren başarılı kadınlar arasında büyüdü. Nedim’in büyük halası Melahat Ruacan ilk kadın temyiz âzası olarak adini tarihe yazdırdı. Halası Nükhet Ruacan Türkiye’nin yetiştirdiği en kıymetli caz şarkıcılarındandı. Anneannesi Liselotte Auer bir ressam, babaannesi
Ümran Ruacan  ise, mors alfabesi uzmanıydı.

Bir müzisyen olarak oldukça yoğun çalışmak zorunda olan bir kadınsınız. Kadınların kamusal alandaki çalışmalarının yanı sıra evde de çalışmak zorunda oldukları malum. Üstelik ev içinde sarf edilen bu emek, ‘sevgi’ kavramıyla örtülüp görünmez kılınıyor. Bu anlamda siz kendinizi bir kıskaçta hissettiniz mi hiç?
Kesinlikle zorlandığım dönemler çok oldu, neticede hem çocuk yetiştiriyor hem de çok geç saatlerde başlayan işlerde çalışıyordum. Oğlumuzla ilgili sorumluluklar bakımından her zaman daha aktif olmam gerektiği için bazen sıkıştığımı hissediyordum. Ne yazik ki olgunlaşmamız yıllar alıyor, toyluğumuzun bedellerini ise çocuklar ödüyor, boşuna denmemiş ‘annelik, babalIk en  zor başarı elde edilen durumdur’ diye...