ömür şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ömür şahin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2012 Cuma

Baştan sona 'kadın' bir albüm...


Milliyet Sanat Dergisi (Ekim 2012)


Cesur parantezine alabileceğiniz vokali, görünüşü ve söylemleriyle kimileri için oldukça marjinal diye adlandırılabilecek biri olsa da Ceylan Ertem, sınırlı ve kent merkezli bakıştan oldukça uzak şekilde icra ettiği müziği onu kategorilerin dışına taşımakta büyük rol oynuyor. Kendini olduğu gibi kabul ettirdiği, bugünün müzik piyasası içinde, onu son derece kıymetli kılan özelliklerinden biri de bu.

Kendi adını taşıyan ikinci albümü ‘Ütopyalar Güzeldir’in lansman konserini Beşiktaş’ın Abbasağa Parkı’nda yaparken dinleyen kitlenin heterojenliği, kendi seçimi olmasa bile onun bu özelliğinin altını çiziyordu. Konserde mahalle sakini olduğu ve Ertem’e pek aşina olmadığı belli olan yaşını başını almış bir kadının gözlerini ayırmadan baktığı Ertem’in döpiyesinin sessizce ifade ettiği hanım hanımcıklığı ‘maşallah’ diyerek seslendirirken, hemen arkadaki genç bir adamın ‘bu kadın deli yahu’ ifadesiyle konserden aldığı keyfi ifade etmesi tam ona yakışan bir kontrast içeriyordu. Ertem’in 2010’da çıkan Soluk albümünün ‘Mi minör’ünde tezatın ahengini anlatırken hissettirdiği samimiyeti ikinci albümün o ilk konserinde yaşanıyordu. Konser de seslendirilen şarkılar 10 yıl kadar önce Anima grubunun solisti olarak karşılaştığımız kadının adının ilk hecesine yakışır şekilde, kendi içinde yaşattığı toplulukla dinleyicisini bir kez daha kucaklaştırdı.  O topluluğun albümdeki tezahürünü 22 Haziran’da kendi blogunda şöyle anlatıyordu Ertem “İçinde kadınlar var… Tanışmayı bekleyen sizinle. Çocuk ruhlu kadınlar, eski kafalı kadınlar, terk eden ve terk edilen, Platoncu, canı acıyan, can acıtan, kadınlar var.”

Dünyaya gözünü kulağını kapatmadan yaşayan bir kadın Ertem.  Onun şiddetli ve ağrılı bir kusmayla içini dışarı çıkarıyormuş gibi duyulan müziği baştan aşağı bencillikle encilliği bir arada yaşatmayı başarıyor. Bugün Türkiye’deki çoğu kadın bestesine baktığımızda oldukça bireysel söz gruplarına rastlarken Ertem’in müziğinin aşkı anlatırken bile toplumsal kodlara göndermeler yapması büyük ölçüde bir önceki cümleyle neden sonuç ilişkisine giriyor.

Ne olursan ol gel-me!
Ütopyalar Güzeldir henüz piyasaya sürülmeden klibiyle birlikte sosyal medyada viral olarak yayılan şarkı ‘Ne Olursan Ol Gelme’, onun hem aykırılığını hem de kişisel ahlak ve inançlarını vicdanıyla besleyişini anlatıyor sanki. “Ayağın altında yol eğri engebeli yürünmüyor. Ağaçlar el ele verdiler yine ufukta umut görünmüyor. Gel gidelim uzağa gel varalım buradan başkaya” diyen şarkıdaki “Gel avuç açmayalım olmuyor, tanrım utançtan yüzüme bakmıyor" sözü dinleyiciyi onun dualarının müziğe dökülmüş biçimiyle sert şekilde yüzleştiriyor. Ve hatta bu duaları yaratan vicdanda ortaklaşamıyorsak ‘gelme’ diyor Ertem. Mevlana’nın sözü olarak tarihe geçen ‘Ne olursan ol gel’e inat hem de: “Ne olursan ol gelme. Kötüysen dur gelme.”
Ertem, Neyzen Tevfik’in hayatından özellikle de mevlevihaneden kovulmasından ilham alarak yazdığını söylediği şarkıyı “Herkesi sevmek ve saymak zorunda değiliz, sertleşmemiz gereken bir dönemdeyiz!” sözleriyle açıklıyor.



Kırmızı rujlu kadın
Ertem’i takip edenler, özellikle onu sahnede izleyenler bilir. Kıpkırmızı dudakları, ojeli tırnakları, savurup durduğu saçları… Uyumla uyumsuzluğun sınırlarını bulanıklaştırarak kuralsızlık olup bas bas bağıran kıyafetleri var onun. Bedenini ve kadınlığını inatla ifşa ederek cinsiyetli bir müzik yapar. Ütopyalar Güzeldir de baştan sona ‘kadın’ bir albüm.
Ütopyalar Güzeldir’in en yakıcı şarkılarından biri de kadınların yaşadığı acıları dile getiriyor. Ertem’in “En güzel şarkısını bana vererek büyük bir hata yaptı” dediği Mabel Matiz imzalı ‘Cennetin Irmakları’, “Ah beyim yapma dur bir kızım var benim aslında doğmadı ama…” diyerek hayatın tükürdüğü kadınları anlatıyor.
Albümde başka bir şarkı ise çocukluğu boyunca hayran olduğu Aysel Gürel’e adanmış. “Küçükken Aysel gibi olmak isterdim” diyor ‘Ertesi Gece’ isimli şarkıda Ertem. Albümün hazırlık aşamasından çok önce yazılan ve Ertem’in ifadesiyle ‘eski defterlerden çıkan’ şarkı Gürel’in normları alaşağı eden hallerini anlatıyor. Büyürken içinde çok kadın büyütmüş Ertem. Önceki albümünü Sezen Aksu ve Türkan Şoray’a ithaf eden şarkıcının içine girdiği ve içine aldığı kadınlar sadece ünlüler değil. “Çingenenin gırnatası”nı hatırlatan şarkısında “çıkamazdık balkonlara çamaşır ipi olmayanlara” diyerek bunu yeterince anlatıyor…



Mırıldanmalardan çığlıklara
Bütün albüm boyunca Müzeyyen Senar’ı da Meredith Monk’u da Björk, Bergen, Edith Piaff, Billie Holiday’i de okuyoruz onun sesinde… Her şarkısında içini boşaltarak kişisel tarihini bizimle paylaşan sanatçının vokali bir yandan da müzik tarihinden kesitleri önümüze sererek hafızalarımızı tazeliyor. Ağlamak ve kahkaha atmak arasında gelip giden sesiyle devam eden albümde mırıldanmalar yerini açık ve keskin ifadelere, bu ifadelerse yerini çığlıklara bırakıyor. Giderek dramatikleşen vokali derdini anlatmak için tüm yolları deneyen bir kadını andırıyor. “Paçavraya dönen” bir aşk hikâyesini anlatırken de bir mevsimsel depresyonları tiye alan ‘Kış Suçlu Çok’da da aynı çabayı görüyoruz.
Her geçen gün nefret suçu haberleriyle sarsılan bünyemize güç katan bir şarkı da var albümde. Adı ‘İstisna’. “İtilir istisnalar kaideler oldukça” diyen Cihan Müttezapoğlu’yla birlikte besteledikleri şarkı genel ahlak kimin ahlakı diye sormaya gayret ediyor.
Albümde bir de Ömer Hayyam şiiri var. “Evren kırıntısı bu güzelim yıldızlar. Gelir giderler, dünyayı bezer dururlar. Göklerin eteğinde toprağın koynunda doğdukça doğacak daha neler var…” diyen şarkı Ertem’in pek çok sorunu kalem kalem sıraladığı albümde bir umut ışığı gibi göz kırpıyor.

Albüme adını veren şarkı
Ve albüme isim olan şarkı, Ferhan Şensoy imzalı; Ütopyalar Güzeldir… Ertem’in iki yıldır sahnede söylediği şarkı Ferhan Şensoy’un Ferhangi Şeyler oyunundan. Şarkıyı albüme almak için Şensoy’un kızı Ferhan Şensoy yardımcı olmuş Ertem’e. Cenk Erdoğan’ın sazbüşünün şarkının Ertem versiyonunda çok önemli bir imzasının olduğunu söylemek gerek. Albümdeki tüm şarkıların aranjelerini yapan Erdoğan aynı zamanda albümün Ertem’le birlikte prodüktörlüğünü üstlenmiş. 11 şarkı ve bir intro’dan oluşan Ada Müzik etiketli albümdeki Alp Turaç’ın mikslediği eserler Murat Çopur, Alp Ersönmez, Gökhan Sürer, Amy Salsgiver, Ediz Hafızoğlu, Ertan Şahin, Tunçay Korkmaz, Adam Matta, Aslıhan Güngör tarafından icra ediliyor.


Ez cümle, en az ‘ütopyalar’ kadar güzel kadın Ceylan Ertem. Her albümünde benzer şeyler anlatan farklı kılıklara karşımıza çıkıyor. Ütopyalar Güzeldir en az ilk albüm Soluk kadar iyi. Ve hatta bestelerin sınırlarının daha net çizilmiş olmasıyla daha rahat dinleniyor. Albümü almalı, döndürüp döndürüp dinlemeli, Ceylan’ın elinden tutup ütopyalarını yaşattığı diyarlara gidilmeli. Oralarda hayat var sanki…

CEYLAN ERTEM- KONSER TAKVİMİ

6 Ekim Cumartesi 21.00
Karga/Kadıköy - “Ütopyalar Güzeldir & Soluk” Konseri

8 Ekim Pazartesi 19.00
Kars Kafkas Üniversitesi  Pr. Dr. Nejdet Leloğlu Konferans Salonu - Barana feat. Ceyl’an Ertem

10 Ekim Çarşamba 19.00
Kayseri Erciyes Üniversitesi, Sabancı Kültür Sitesi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

11 Ekim Perşembe 19.00
Adana Çukurova Üniversitesi, Mithat Özsan Amfisi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

12 Ekim Cuma 19.00
Gaziantep Üniversitesi, Atatürk Kültür Merkezi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

15 Ekim Pazartesi 19.00
Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Sinema Anadolu - Barana feat. Ceyl’an Ertem

16 Ekim Salı 19.00
Bursa Uludağ Üniversitesi, Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

17 Ekim Çarşamba 19.00
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Troia - Sevim Buluç Sahnesi - Barana feat. Ceyl’an Ertem

18 Ekim Perşembe 19.00
İzmir Ekonomi Üniversitesi, Konferans Salonu - Barana feat. Ceyl’an Ertem

24 Ekim Çarşamba 22.00
Beyoğlu Hayal Kahvesi - “Ütopyalar Güzeldir & Soluk” Konseri

21 Kasım Çarşamba 22.00
Beyoğlu Kayal Kahvesi - Sezen Aksu Tribute

2 Nisan 2012 Pazartesi

Manga'dan ‘tüketim toplumuna cevap’


Milliyet Sanat Dergisi (Nisan 2012)

Manga yeni sesler çıkarıyor. Elektronik ve akustik sesler… Grup yeni albümleri e-akustikte
daha evvel hiç kullanmadığı kanun, keman, perküsyon, çello, saksofon ve klarnetle
dillerimize düşen şarkılarını haşır neşir etmiş.
Ortaya oldukça sakin ve hüzünlü işler çıkmış. 12 parçadan oluşan bu yeni albümde üç tane
yeni şarkı var. Bir de Yıldız Tilbe ve Arto Tunçboyacıyan’ın nefesi…
Ferman Akgül, Yağmur Sarıgül, Özgür Can Öney, Cem Bahtiyar, Efe Yılmaz’dan oluşan
Manga’yla bu e-akustik halleri konuştuk…

İnternet siteniz bir şarkınızdaki ‘Savaş durmadı, ölüm azalmadı’ cümlesiyle açılıyor.
Politikliğinizin altını mı çiziyorsunuz?
Ferman Akgül: Hem bizim ülkemizde hem dışında son bir senedir çok kavga, kargaşa,
savaş, ölüm yaşanıyor. Politikaya çok müdahale etmemiz gerektiğini düşünmüyoruz.
Müdahale etmek istesen de değişmiyor zaten. Bir şekilde iktidar ve muhalefet kendi
aralarında çözmeye çalışıyor. Biz gördüklerimizi, hissettiklerimizi, gazetede okuduklarımızı
yazıyoruz. Ama kimseye yön vermek istemiyoruz, bunun da doğru olduğunu düşünmüyoruz.
Sadece ‘şunlar var, bu şarkıyla bir kez daha bakın’ demek istiyoruz.
Yağmur Sarıgül: Hümanist bir duruşumuz var. Daha çok insandan yola çıkıp gözlemlemeye
çalışıyoruz. Toplum adına değil de birey olarak bakıyoruz.

Çok çelişkili değil mi? Manga Türkiye için oldukça ‘farklı’ bir çizgiyle çıktı ve o çizgiyi
sürdürdü. Eğer bir şeyi değiştiremeyeceğinizi düşünseydiniz, böylesi bir duruşu
benimsemezdiniz…
Cem Bahtiyar: Bilinçli bir şey yok, biz samimi olmaya çalışıyoruz sadece. Hep bireysel
anlatım içinde oldu bizim şarkılarımız. Kişiden hareketle toplumun geneline yayılan bir tavır
aslında bu. Çünkü insan kendini kurtarmadan dünyayı değiştirmeye kalkınca hiçbir şekilde
dünya değişmez.

e-akustik’teki Palyaço tam da böyle bir şarkı. Şarkının başındaki ‘durakta duruyorum
freni patlamış kader bana çarpıyor’ sözüyle kişisel dertlere düşmüştüm ki, ‘saçımı
göstermediğimde okula giremem’ sözüyle kendime geldim. Arabesk diyebileceğimiz bir
hisle yerlere düşmüşken gerçekçi bir tavırla karşılaşıp ayağa kalktım…
F.A.: Biz de öyle olduk.
Y.S.: Sabah kimse ne olacak bu dünyanın hali diye uyanmıyor. Önce bireysel ruh halinizi
düşünürsünüz, sonra gazeteyi açıp o ruh halinden çıkar ve yaşadığınız ülke içinde olan
şeylerin ruh haline bürünürsünüz.

Çok ‘acıklı’ bir albüm olmuş…
Y.S.: Çok hareketli şarkılarda bile duygusal sözler kullanan bir grubuz. Bu sefer işin hareketli
kısmını akustik ve ağdalı bir hale çevirince o ruh hali daha ortaya çıktı.

Bu duygusal hal Şehr-i Hüzün’de kendini belli etmişti sanki…
F.A.: Şehr-i Hüzün ismi gibi bir albümdü. O dönem İstanbul’u daha yoğun yaşıyorduk. Her
anlamda daha duygusaldık. Şehre alışmaya çalışıyorduk. Şehre daha farklı bakıyorduk. Onlar
yansıdı o albüme. Bu albüm ister istemez o albümden bir şeyler taşıyor. İlk albümden gelen
şeyler Şehr-i Hüzün’de girmeye başladığımız ruh haliyle birleşip, şimdi bizim hissettiğimiz
duygularla, başka bir şeye dönüştü.

Neden böyle bir albüm yaptınız?
F.A.: Kafamızda akustik bir albüm yapma projesi yoktu. Bazen istekler geliyordu, ‘Manga
nasıl akustik çalacak?’ diye düşünüyorduk. Sonra bazı televizyon programlarında playback
yapmayıp akustik çaldık. Bu süreçte gelişen bir hisle birlikte dördüncü albüme giden yolda,
arada, böyle bir proje yapabiliriz, bu bize başka bir ilham kapısı açabilir, eski şarkılarımızı
yeniden ele alabiliriz, diye düşündük. Bu bir proje albümü. Sadece eski şarkılardan
oluşmasına karar vermiştik önce sonra bunun yetmeyeceğine karar verip üç yeni şarkı
ekledik. e-akustik Manga’nın bir projesidir. Albümü dinlerken ‘Manga bu mu oluyor, şu mu
oluyor?’ diye düşünmemek lazım…

Düşünmedim inanın… Şarkıları yeniden keşfettim…
Özgür Can Öney: Çıkış noktamız oydu, şarkıları yeniden harmanlamak istedik… Bu albüm
zaman içinde oturacak. Bu güne kadar gelen bir Manga imajı var ve insanlar hakikatten ilk
duyduklarında ‘aa nasıl olur’ diyecektir illa ki. Ama biz bu projeyi isteyerek ve inanarak
yaptık. İlk etapta insanlar hemen kabullenemeyebilirler; ama biz albüme çok inanıyoruz ve
güveniyoruz. Aynı şey Şehr-i Hüzün’de de başımıza geldi. İnsanlar albümü altı ay içinde
özümsedi ve güzelliğini keşfetti.
F.A.: Bu albüm tüketim toplumuna da cevap olabilecek işlerden biri gibi geliyor, sanat
açısından. Çünkü bir şarkının ömrü sadece bir albümle sınırlı kalmamalı. İkinci albüme
geçildiğinde o albümün şarkıları bitmemeli. Aslında derin şeyler yapıyor herkes. Biz de o
sözleri, melodileri haftalarca yazıyoruz, düşünüyoruz. Ama o bir anda 3 MB’lık bir şeyle pıt
diye insanlara gidiyor ve hop diye dinlenip geçiliyor. Bu albüm bu duruma cevap niteliği
taşısın istiyorum.
Y.S.: Bu albümde suyun üzerine bırakılmış renkler gibi daha yavaş yavaş yayılan tınılar
kullandık. Duyguların daha fazla insana ulaşacağını düşünüyorum. Farklı cinste boyalarla
farklı bir resim yapmak istedik. Kariyerimizde özel bir nokta olsun istedik. Bundan sonrası
için ne olur hep birlikte göreceğiz. Ama bunu tekrar etmeyi kolay kolay.

Madem bir ara albüm bu, o halde bir sonrakini de konuşuyorsunuzdur şimdiden…
F.A.: Kendi aramızda bazen konuşuyoruz… Hiç yapmadığımız kadar hareketli yüksek
tempolu şeyler bekleyebilirler bizden; ama çok farklı tarzlarda şeyler de bekleyebilirler…
Y.S.: Bir dönemin ve tarzın grubu olmaktan ziyade kendi tarzını yaratan bir grup hayali hep
kafamızda, onun peşinden gitmeye çalışıyoruz…

Yıldız Tilbe nasıl bir kadın?
F.A.: Süper… Sesini ve o sert tavrını çok seviyoruz. Düşündüğümüz hayal ettiğimiz gibi oldu
onunla çalışmak. Belki de İstanbul’a geldiğimizden beri kurduğumuz en samimi ilişkiydi.

Hani Biz’in sözlerini Tilbe’yle birlikte yazmışsınız ama sizin kaleminizden çıkan
cümleleri de içinizdeki Yıldız Tilbe yazdırmış gibi… ‘Aşk bitmiş be aşk’ diye
haykırmasına alışık değiliz Manga’nın…
F.A.: Bu güne kadar aşk kelimesini kullanmamıştım sözlerde. Eskiden bana avam geliyordu
bu kelimeyi kullanmak. Ama artık gelmiyor. İnsan değişiyor. Edebi anlam zorlamasından da
çok sıkıldım. Bazen direk söylemek gerekiyor. Bu albümde aşkı anlatırken direkt söylemek
istedim.

Alıştığımız üzere bu albümde de bir intro ve outro var. Intro’da Arto Tunçboyacıyan’ı
konuk etmişsiniz. Size nasıl bir ses katsın istediniz?
Ö.C.Ö.: Dört yıl önce tanıştık Arto Ağabey’le. Aslında perküsyon için düşünmüştük. Ama
dört dörtlük bir müzisyen olduğu için kendini müziğin içine her koşulda adapte edebilen bir
insan.
Y.S.: Kendini enstrüman gibi kullanabilen bir yapısı var. Öyle bir enerjisi var ki sizi de alıp
bir girdabın içine sürüklüyor. Stüdyoya geldiğinde önce hiçbir plan yoktu. Şarkıları dinledi.
Ve bir vokal emprovizasyonu çıktı ortaya. Ferman’la uzun bir kayıt sürecine girdiler.
F.A.: Trans gibiydi. Çok acayipti. Arto Ağabey solist olarak benim için bir aydınlanmadır.
Yıldız Tilbe de Arto Ağabey de kolay ulaşılabilir müzisyenler değiller. Evlerinden kalkıp
stüdyomuza geldikleri için şeref duyduk.

‘Bir Kadın Çizeceksin’ ve ‘Sakın Bana Söyleme’ şarkılarındaki cinsiyetçi bakış açısını
2009’da Eray Aytimur köşesinde yazıp içime su serpmişti. … Bir Kadın Çizeceksin yeni
albümde de var. Hala ‘saklayıp gömelim’ kafasında mısınız?
F.A.: İlk albümdeki tavırla şu anki söz tavırları farklı. O zaman 20’li yaşların başındaydık. O
zaman öyle içinizden geliyor. Karşınızdaki kadına duygularınızı öyle ifade ediyorsunuz. Öyle
oldu, niye oldu bilmiyorum. Şimdi öyle değil. Bakış açımız değişiyor.
Ö.C.Ö.: İnsan daha ihtiraslı oluyor. Kötü durumda bile dikenlerini çıkarabiliyor o yaşlarda.
Y.S.: Nasıl olmalı diye sorsanız şimdi cevap da veremem. İçerikten ziyade çirkin bir şeyi de
ifade edebilmek de sanatın bir parçası.

25 Mart 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Eğilip bükülmenin estetiği


Taraf (25. 03. 2012)

 ‘İşte bu yüzden, dijital ne kadar gelişirse gelişsin, elimizde tuttuğumuz albümler, bir şekilde yok olmamayı becerecek.’ Albümü elime alır almaz aklımızdan geçen bu.

Banu Mısırlı’nın objektifinde sabitlenen bir fotoğraf, adı Kavis. Türkiye’nin müziğine Türkiye içinden nefes veren Cenk Erdoğan’ın ikinci albümünün kapağında tanışıyoruz onunla.

Dimdik durmanın kutsandığı ve dimdikliğin güç sayıldığı bir sanat anlayışın hâkimiyeti içinde, eğilip bükülmenin estetiği ve kıymetini hatırlatıyor bize.
Perdesiz gitarı ve seçtiği ‘alternatif’ yolla, düzleme ‘kavis’ler veren Erdoğan’ın  kartonette “Dinletecek kimse olmasaydı, çalmanın da bir anlamı olmazdı benim için diyerek albümü elinde tutana teşekkür etmesi ise onun içinde taşıdığı estetik ve incelikle bir kez daha karşılaştırıyor bizi.
Ve sonra, Kavis, verdiği ilk sesle içine çekiyor bizi. Son derece sade ve yumuşak tınılar kullanılarak, hüznünün gerçekliğiyle sakinleştiren bir resim yapılıyor. Anadolu coğrafyasının sesleriyle batı müziğinin kaynaştığı bir noktayı tarifliyor resim, ama hangisi nerede başlıyor nerede bitiyor seçilmesi zor. Dinleyiciyi zevkten dört köşe eden de bu.
Albümdeki 12 parçanın 10’u Erdoğan’a ait.  Yolu epey önce Erdoğan’la kesişen ve bu kesişmenin sesiyle yepyeni duyguların kapılarını aralayan Sumru Ağıryürüyen tarafından seslendirilen bir Ermeni halk ezgisi var albümde.
Erdoğan’a ait olmayan diğer parça ise caz dünyasının ünlü bas gitaristi Kai Eckhart’ın kendi sesinden dinlediğimiz bestesi. Eckhart ilk kez bir albümde kendi eserini seslendiriyor.
Cenk Erdoğan’ın ikinci albümü Kavis’in hoş bir hikâyesi var.  Türkiye’yi ziyarete gelen bir müziksever, Ron Scudder  Cenk Erdoğan’ın 2008’de yayınlanan ilk albüm ‘İle’den sonra verdiği konserlerden birini izliyor ve Erdoğan’ın müziğinden çok etkileniyor. Yaklaşık iki sene sonra Scudder bir  dizi konser ve atölye çalışması için Cenk Erdoğan’ı Amerika’ya davet ediyor. Bu esnada tesadüfler  Erdoğan’ın yolunu Kai Eckhart ve davulcu Jason Lewis’le kesiştiriyor.

Amerika’da düzenlenecek olan konserler ve atölyeler ekibin bu süreci kalıcı hale getirme isteği ile bir albüm projesine dönüşüyor. Projeye Sumru Ağıryürüyen de dâhil oluşundan sonra albümün kayıtları San Francisco’da Bird & Egg stüdyolarında tamamlanıyor.

Cenk Erdoğan, tam bir yıl önce Amerika’ya giderek Kai Eckhardt ve Jason Lewis ile trio konserleri, Sumru Ağıryürüyen ile de duo konserler verdi ve Berklee de dâhil olmak üzere üniversitelerde perdesiz gitar atölyeleri düzenledi.  Albüm Amerika’da geçen yılın sonlarına doğru Arc ismi ile yayınlandı.

Kavis, Cenk Erdoğan, Baykuş Müzik

1 Mart 2012 Perşembe

Kadın kadına müzik

Mart 2012 (Milliyet Sanat Dergisi)




‘Tarihi erkekler yazdı’ deyip duruyoruz. Endişe verici olan hala yazmakta olmaları. Bu alışkanlıklarının el değiştirmesine çabalamazsak yazmaya devam edecekler bu açık.
Bu dünyada ‘akılcı’ bulunmayan pek çok işi yapmak zor. Müzisyen olmak da. Ancak kadın müzisyen olmanın yükünün daha ağır olduğunu öğrenmek için müzik tarihini didik didik etmenize bile gerek yok. Sıradan bir bakışla açıkça görülüyor… Ciddiye alınmayacakları için yarışmalara erkek ismiyle katılan kadınlar, kadın imzası taşıyan iyi bir bestenin üzerine ‘kesin bir erkekten yardım almıştır’ dedikoduları… Ekip arkadaşları tarafından ‘iplenmeyen’ grup liderleri, ne yaparsa yapsın bedeninin ettiğinin bir adım ötesini ifade edemeyen vokalistler…
Sahneye çıkan ve şarkı söyleyen, üstüne üstlük albümü olmayan bu sebeple ilaveten sıkıntı çeken bir sahne şarkıcısı olmak bugün ne demek merak ettik.
Neredeyse 20 yıldır sahneden inmeyen Sibel Köse ve ‘yeni nesil’in başarılı isimleri İldeniz Çetin, Çağıl Kaya ve Ülkü Aybala Sunat’la kadın kadına müzik konuştuk…

Kadınlar bir arada müzik yaparken ne hisseder? Birbirini ne kadar anlar?
İldeniz Çetin: Tek ötekileşmediğim, en rahat olduğum kendimi en ait hissettiğim ortam hem müzisyen hem kadın hem de vokalist olan kişilerle yan yana geldiğim yer. Her anlamda kendimi daha iyi ifade ediyorum. Onların yanında çok daha açık oluyorum ve çok daha fazla besleniyorum.
Çağıl Kaya: Bütünleşiyoruz. Kendimi çok rahat ifade edebileceğim bir durum…
Sibel Köse: Gözüne bakıp bile anlayabiliyorum sıkıntıyı. Birbirimizi gerçekten hissedebiliyoruz…
Ülkü Aybala Sunat: Ortak çok şey var yaşadığımız tecrübe ettiğimiz, anlaşıldığımı hissediyorum…

Peki yanyana olmadığınızda neler bekler sizi?
S. K.: Kadınların iletişim biçimi erkeklerinkinden farklı. Biz uzun uzun konuşarak bazen yalnızca hissederek, öteki tarafsa çatışarak anlaşıyor. Ama o çatışma yanlış anlaşıldığı zaman kadın tarafından içine kapanma, kendini ifade edememe, ne istediğini anlatabilmek için doğru iletişim kuramamak gibi şeylerle baş etmek gerekiyor. Sadece yaptığınız işte değil bu denge üzerinde de uzmanlaşmak gerekiyor. İstediğiniz kadar iyi bir şarkıcı olun beraber çalıştığınız
müzisyenlerin güveni yoksa size hiçbir şey yapamazsınız. Hele bir de köstek olma durumu arsa daha da kötü. Karşılıklı olarak hormonlar da etkili olabiliyor. Her şey bir araya geldiğinde çok karmaşık bir yapı oluşuyor.

Erkekleştiriyor mu bu karmaşa?
S.K.: Bazen erkeksi bir kafa ve tavır oluşuyor. İşteyken duruşumu ve tavrımı annemden çok babama benzetiyorum bazen. Dünyanın her yerinde bir kadın olarak ‘tek başına ayakta duracağım’ dediğinizde, daha evvel kullanmadığınız kaslarınızı da geliştirmeniz gerekiyor.
Bunu yaparken de zaman zaman içimizdeki dişiye yazık ediyoruz. Onu ifade edebilmek önemli oysa ki…

Müziği en iyi, ifade etmekten kaçtığınız o duygular besliyor bir yandan da…
İ.Ç.: Kullanmak zorunda olduğunuz eril bir mantık. O yüzden kadınlığı bastırmak değil de dinlemiyorsun bazen.
S.K.: Bazı durumlardan duygusal olarak daha az etkilenmek hem de onları dışarı yansıtmamak için yapıyoruz bunu. Davranış olarak erkek duygu olarak kadın oluyoruz. Ama yanlış anlaşılmak istemem; bazen erkekler bizim tahmin ettiğimizden çok daha duygusal ve kırılgan oluyorlar.
Ç.K.: Erkek gibi kadın diyorlar ya. Bana çok saçma geliyor; ama bazen o dengeleri tutturmak için ister istemez öyle bir şeye dönüşüyorsun. O zaman kendi özünü kaybediyorsun ve tekrar toparlamaya çalışıyorsun. Onlar seni kendileri gibi gördükleri için, yakınlaştıkça size özenleri kaybolmaya başlıyor, öyle bir durumda eğer sen kadınsan bu hepten kayboluyor. Sürekli ayar yapmak gerekiyor. Ama tecrübelendikçe bir süre sonra o ayarı hep tutturabiliyor kadın.
Ü.A.S: Aradaki dengeyi tutturmak zor gerçekten, bazen iş ‘kanka’ muhabbetine döndüğü zaman o da hoş olamayabiliyor.

Çok yorucu değil mi sürekli ayar tutturmaya çalışmak?
İ.Ç.: Kesinlikle öyle; çünkü sürekli erkeklerden daha fazlasını düşünmek ve
ortama ayak uydurmak zorundasın.
Ç.K.: Her zaman şarkıcının her şeye çok hakim olması gerekiyor ki bu problemleri yaşamayalım. Çünkü belli bir hakimiyetin altındaysan müzisyenler seni ciddiye almamaya başlıyor. Çok çalışmak gerekiyor.
Ü.A.S: Müzisyen olarak kadını ötekileştirmiyorum; ama zorlukları olduğunun çok farkındayım. Mümkün olduğu kadar olduğu gibi kabul etmeye ve empati kurmaya çalışıyorum. Bazen o empatinin sınırları aşılabiliyor. Tam onun dengesini tutturamıyorum. Hayal kırıklıkları da oluyor. Eskiden birlikte çaldığım arkadaşlarıma istediğimi anlatamadığım zaman çok üzülürdüm. Özel
bir ihtimam değil; ama anlayış bekliyor insan biraz.

Kadının lider olmasına alışılmamış bir toplumda neden grupta lider konumunda olan vokalistlik en çok kadına yakıştırılıyor?
S.K.: Neden kadın milletvekili, yönetici az? Bunların cevapları aynı. Kadının evden çıkması son yüzyılda olmuş. Bir yandan da bütün toplumu kadınlar yetiştiriyor. Varoluşumuz böyle. Enstrümantalist kadın daha büyük bir mücadele içine girmek zorunda. Vokalist kadın olmak müzisyen kadın olmaktan çok daha kolay; çünkü alışılmış bir şey.
Burada şeytanın avukatlığını da yapalım. Bugün bir erkek şarkıcının iş bulması bir kadına göre çok daha zor. Başka bir konu da şu: şarkı söylemek, hele başlangıç seviyesinde daha kolay bana göre. Caz müzisyeni olabilmek için müzisyen arkadaşlarımız çok ciddi emek harcıyorlar. Sadece kadın ve vokalist olduğu için çok daha az birikim ve tecrübeyle aynı konumu paylaştıklarında hissettikleri içerlemeyi anlayabiliyorum.
Ç.K.: Belki çok komik geliyor ama, müzisyene kız mı vereceğiz diyor hala ebeveynler. Aynı şekilde şarkıcı bir kadının bir aileye gelin gitmesi de çok yadırganıyor.

Son yıllarda itibarı artmadı mı şarkıcı-müzisyen olmanın?
S.K.: ‘Niye sanatçıyım demiyorsunuz?’ diye sordu bir gün biri, sanki şarkıcı olmak daha basit ya da sıradan bir sıfatmış gibi. Ben şarkıcıyım, bunu da ısrar ve gururla bu şekilde ifade ediyorum. Biz de yaptığımız çok şeyi bizden önceki nesle borçluyuz.
İ.Ç.: Bilgiye ulaşmak ve dünyada ne olduğunu fark etmek artık daha kolay artık. Daha fazla kaynak var. Bu yüzden insanlar daha iyi tanıyor bu müziği.
Ü.A.S: İtibar artması gibi bir sonuç görmüyorum, hala yıkılması gereken önyargılar var, fakat sevindirici gelişmeler oluyor. Zorlukların bilinmesine rağmen istekli ve samimi kişiler gerçekten çaba gösteriyor ve ortaya çıkan müzik gayet iyi. Bu da hepimiz için umut verici.

Albümsüz olmak ciddiyet ve itibar açısından sorun yaratıyor mu?
İ.Ç.: Kesinlikle. Sadece Sibel o konuda daha rahat ama biz, ‘albümün yok mu o zaman konser veremezsin’ ifadesiyle karşılaşıyoruz. Albüm bir etiket. Seviye atlamış oluyorsunuz. Bu bakışa da çok karşıyım. Albümün bir pazarlama biçimine dönüşmesi onun duygusunu öldürür.
S.K.: Yurt dışında basılmış ve albümün tamamında yer aldığım üç albüm var. Onları buraya getirmeye çalışırken biraz canım sıkıldı doğrusu. Şirket bulmakta sıkıntı yaşadım. Ve durdum. Tepkisel olarak onları buraya getirmiyor değilim. Yakında bir albüm yapacağım. Fakat albüm sözleşmeleri sanatçı adına hiç hoş değil. CD üzerinden sanatçı hiçbir şey kazanmıyor çünkü. Söz konusu caz albümü olduğunda günümüz koşullarında şirketler ne kazanıyor onu da çok
bilemiyorum açıkçası. Çoğu zaman albümler kartvizit işlevi taşıyor. Ben çok performans veren bir şarkıcıyım beni dinlemek isteyen gelir istediği ortamda dinleyebilir beni. Kendimi sokak sanatçılarına, grafiticilere benzetiyorum bazen. Yapıp gidiyorum. Bu ister istemez böyle oldu bugüne kadar çünkü bugün bir plak şirketine anlaşmaya gittiğinizde kimi zaman borçlu çıkabiliyorsunuz. Başkalarının albümlerinde de çok söyledim. Bugün bir caz albümü ortalama 1000 adet basılır. Sene içindeki performanslarımda bu sayıya ulaştığımı düşünüyorum mesele dinlenilmekse. Ama kalıcı bir şeyler bırakmak konusu ayrı tabii.

14 Şubat 2012 Salı

'Seni istemiyorum' der ve giderler bazen...

14.02.2012 (Taraf)

Romantik bir gece geçirecek, birbirinize hayatınızın aşkı olduğunu söyleyecek, sen benim eşimsin diyeceksiniz. Sabah birlikte uyanıp hasretle öpüşeceksiniz. Aynı günün akşamı yaptığınız buz gibi telefon konuşması esnasında 'Evet artık seni istemiyorum' diye haykıracak ve telefonu kapatacak.
Ve bitecek.
Kim bilir 16 Şubat sabahı bu yazıyı okuyan kaç kişi 'başıma gelenleri anlatıyor' diyecek?
Müneccimliğe devam edelim, korkmayın 48 saat sonra acınız hafiflemeye başlayacak. 10. günün sonunda arayıp iyi ki terk etmişsin beni demek isteyeceksiniz. Şaşırtacak kadar kısa bir süreden sonra her şeyin yolunda olduğunu idrak edecek, bu idraktan zevk alacak ve ahmak gibi yeniden aşık olacaksınız.
Sonra gün gelecek bu çok bilindik hikâye yeniden yaşanacak ve yine ağlayacaksınız.
Acıklı değil komik!

Çok kişinin döne dolaşa aşkı aradığı  'bu'gün Cumhur Avcil'le  konuşmak istedik. 
Davulcu olduğu kadar olmasa da psikolog olan Avcil geçen yıl sorunlu âşk hallerini anlatan  ‘Love Sick’ isimli konsept bir albüm yapmıştı.


Neden aşkı anlatmak istedin?
Terk edildim. Sonra hırsla kendimi müziğe verdim. Zaten Histeri Çalışmalarının kayıtları için gece çalışıyorum. Sonra gelip bu şarkıları yapıyorum. Bir yandan da içiyorum. Terk edilmenin acısı bir anda hafifledi. Ve bu albüm bittiğinde benim için bütün bu acı bitmişti. Tabii fiziksel rahatlamanın da etkisi var burada. Albümde manyak gibi davul çalıyorum, sırılsıklam terleyip yorulup hırsımı atmış oluyorum.

Nasıl terk etti?
Her şey gayet güzelken birden ayrıldı sonra tüm iletişimi kopardı. Ne olduğunu anlamadım bile.


Terk edildiğinde neden yıkılıyor insan? Tek başına kalma korkusu mu…
Tek başına kalmak değil de oyuncağını kaybetmenin hüznü var orada.  Mutluluğu bulmuşken kaybetmenin…  Aynı şeyi bir daha yakalayamama endişesi.

Albümdeki karakterin hikâyesi nasıl gelişiyor?
Karakter terk ediliyor. Acıyla yüzleşiyor. Sonra karşıdakini suçluyor. İyice nefretini kusuyor, rahatlıyor. Sonra tekrar başka birisine âşık oluyor. Bu sefer olacak galiba derken tekrar terk ediliyor.

Bunu da yaşadın mı?
Evet  yaşadım. Tekrar terk edildikten sonra ilk halinden daha beter bir hale geliyor insan.
Terk edilir edilmez nasıl yeni bir ilişkiye başlamaya cesaret ediyor o insan?
Ben onu erkek kafa yapısıyla kadınlardan intikam almanın bir yolu olarak düşünüyorum. Yeni bir ilişkide mutluluğu aramak değil. ‘Göreceksiniz siz kadınlar’ gibi bir psikopatlık.

Hayata bağlanma aracı, yarının var olacağının taahhütü olarak mı görüyoruz ilişkiyi?

Doğal ortamımızdan uzakta çok sentetik yaşamlar sürdüğümüz için en yakın arkadaşlarımızla bile o hayata bağlayan şeyi hissedemeyebiliyoruz. O yüzden her şeyi paylaşabileceğimiz bir sevgili istiyoruz.



Paylaşıyorsun da yan yana da duramıyorsun. Neden bu kadar zor bu iş?

Beraber yaşamaktan ziyade birbirine katlanmaya dönüyor iş. Birbirine ne kadar iyi katlanabiliyorlarsa o kadar uzun ve sabit gidiyor ilişki. İnsanların birbirlerine yeterli alanı bırakmamalarından kaynaklanıyor bu da. Sıkboğaz ediyorlar. Birey ilişkinin içinde bağımsızlaşamıyor.

‘Alan bırakmak’ ne demek?
Mesela ben üretmek için yalnız kalmalıyım. Ama bunu da talep etmek yerine yaratmayı tercih ediyorum. Sevgilimin dolu olduğu zamanlarda çalışıyorum örneğin. İnsanlar bunu yapmak yerine ‘istemiyorum seni, git’ diyorlar.

Bir yandan herkes sözüm ona aşkı arıyor, bir yandan ‘istemiyorum seni’ diye kolayca haykırıyor. Bugün niye herkes çok benzer hikâyeler yaşıyor?

‘En değerli benim’ diyerek hareket ediyoruz çünkü. Burada empati çok önemli bir kavram. Kendini korurken insanların da neler hissettiğini anlayıp ona göre davranıp ilişkilerinin kolay devam etmesini sağlayabilirsin.

Woody Allen Annie Hall filminde ‘Beni kabul eden gruba üye olmak istemem’ diyor ya… Biraz da bunun etkisi var sanırım…
Mücadele etmeden kazanılan şeyin değeri az oluyor.  Mücadele derken birinin peşinden koşmayı kastetmiyorum. O ilişkiye verdiğin değerle güzel bir ilişki yaratma çabası. Karşındakini ne kadar seversen sev, seks ne kadar güzel olursa olsun o ilişkinin gitmesi için çabalaman gerekiyor. Bunu yapmadan her şey bir anda çok güzelmiş gibi olunca patlıyor. Bu bir yanılsama çünkü.

İyi de iş mücadeleye gelince bitiyor çoğu ilişki…

Mücadele verip ayrılınca yıkılıyor insan. Belki de o acıyı yaşamamak için mücadele edilmiyordur.
Gerçekçi olmayan bir şeyin peşinde koşuyor insanlar. Gerçekçi olmayan bir gerçeklik yaratmak istiyorlar. O noktada çok şey kaçırdıklarının farkına varmıyorlar.


‘Müzisyenden sevgili olmaz’ diyorlar. Sen ne diyorsun?

Şu an bulunduğum noktaya gelene kadar bahsettiğimiz çok  fazla insanı üzdüm. Çünkü umurumda değildi. Tanınmış bir müzisyen haline geldim, elim yüzüm düzgün, cebimde param var… ‘Önüme gelen herhangi bir insana herhangi bir şeyi yapabilirim, umurumda değilsiniz’ tavrı. Müzisyenlerden uzak durmakta haksız değilsiniz. Ben de kendi yaptığıma benzer bir tavırla karşılaşıp acı çekince durdum düşündüm.

O zaman çektirenin eline sağlık.  Tekrar bir konsept albüm yapmayı düşünüyor musun?
Yaptım bile. Sıradaki karakterimiz anarşist. Bu sefer biraz sistem eleştirisi geliyor, yaşadığımız topluma ekonomik düzene… Bu albümü yasal olarak çıkarıp satmak karakterin kendisine ihanet gibi geliyor. O yüzden internette yayınlayacağım. Tek çekincem bir şeyi satmadığın zaman insanların ona değer vermiyor oluşu. Basına bülten yolladığımda kaç kişi ilgi gösterir bilmiyorum; ama yine de satmayacağım.

10 Şubat 2012 Cuma

Henüz 1984 vari bir tehlike görmüyorum


10.02.2012 (Taraf)


“Belden aşağı çalmayacağız; nazik olacağız” demişti konserden önce. İki saat kaldığı sahnede sözünde durdu Alp Ersönmez (bas) zira zarafetle muzipliğin bir araya geldiği bu müzik ancak tatlı bir nezaketle taşınabiliyordu.
Hava çok soğuktu. Herhalde bu yüzden beş yakışıklı müzisyen; İmer Demirer (trompet), Engin Recepoğulları (tenor saksofon), Can Çankaya (klavyeler), Ediz Hafızoğlu (davul) sahneye çıktığında Babylon’un alt katında toplasan 10 kişi vardı. “Geçen hafta Kuruçeşme Arena’da çaldık, insanlar bize doydu da o yüzden bu akşam gelmemişler” dedi ve güldü Ersönmez.  Gecenin ortasına doğru kalabalıklaşan izleyici o gülümsemeyi daha ‘gerçek’ yaptı.
Yakında albüm olarak elimizde tutabileceğimiz ‘Alp Ersönmez feat.  İmer Demirer’ projesi  her seferinde yenilenen sesiyle önceki gece Babylon’daki izleyiciye kendisini şanslı hissettirdi. Bir de bol bol dans ettirdi.
Ondan önce, aşağıdaki röportajı ayarlamak için Ersönmez’i aradım. ‘Nasılsınız’ soruma ‘pek iyi değil’ diye cevap verdi. Röportaj biz henüz buluşmadan başlamış oldu…

Neden ‘pek iyi değil’siniz?Memlekette bitmiyor ki olay. Her gün bir şok haber var. Ve insanın özel hayatında da şok haberler olabiliyor bazen. Hayat ya işte… Mutedil…

Sanatçıyı daha mı çok etkiliyor bu dünya hali?Sanmıyorum. Tamamen yapı meselesi bence. İdeal olan saf yeteneğin akılla bilgi ve tecrübeyle besleniyor olması ama olmak zorunda da değil. Saf yeteneğe sahip çok salak insanların da harika sanat eserleri ortaya koyabildiklerini biliyoruz.

Son zamanlarda müzisyenlerin epey politize olduğunu düşünüyorum. Size de öyle geliyor mu?
Şu an herkes çok politize, sırf sanatçılar değil ki… Herkes bir şekilde ucundan tutuyor bu işin çünkü bir şeyler değişiyor. 80’li yıllarla beraber Türkiye daha açık bir ülke olmaya doğru yol aldı; ama bu olurken de üç kez darbe yemiş bir ülke olarak, ‘aman bir süre politik bir durumumuz olmasın’ diye yaşadı insanlar, devlet de böyle dayattı. Ama şimdi internet, cep telefonu, tweet’ler, Facebook insanlarla dünya arasında daha net bir köprü kurdu.  

İçişleri Bakanı’nın sanatçıları hedef gösteren o konuşmasını hazırlayan ortam da bu galiba. Kendinizi baskı altında hissediyor musunuz?
Herkes gibi sanatçılar da baskı altında hissediyor kendini. TRT Caz Orkestrası neredeyse lağv ediliyor. 1984 vari bir tehlike henüz görmüyorum; ama çoğunluğun her zaman haklı olmadığını hatırlamak lazım. Çoğunluk yapı olarak eğitilmesi gereken bir kitledir. Çoğunluk ortalamadır. Bütün dünyanın muhafazakârlaşıyor. Bunu oturup bir düşünmek lazım. Herkes kendine dönüyor, aman hiçbir şeye bulaşmayayım diyor.
Geçen yıl çıkan Yazısız albümü nasıl gitti? İlgi sizi tatmin etti mi?Albümün gördüğü ilgiden çok memnunum. Çok sevildi.  Kampüste caz konserleri çok iyi geçti. Hayatında hiç caz dinlememiş insanlar konserlere geldi ve çok beğendi. 

Son dönemde memlekette caz sevgisi arttı sanki. Daha çok albüm geliyor, dinleyici ve basın caza daha çok sahip çıkıyor…Şu an sadece müzik teknoloji bölümünün açık kaldığı Bilgi Üniversitesi’nin büyük etkisi var bunda… Albümü çıkan insanlara baktığınızda çok büyük bir yüzdenin bir şekilde orayla bağının olduğunu görürsünüz. Okulun o dönemdeki yöneticilerinin tarif edilemez bir faydası var. Bunun yanında Nardis Jazz Club’ın büyük etkisi oldu. Çünkü her gün canlı müzik yapılan bir alan doğdu. Bestelerini yapıyorsun, albümün yok; ama çalabiliyorsun orada, kendini ifade edebiliyorsun. Üçüncü neden olarak da, ince beğeni gerektirmeyen müziklerden sıkılan insanlar için rahat bir nefes ortamı sağlandı. O yüzden de dinleyici ve basın bizi sahiplendi.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Fikirleri değiştirmenin yolu reklam değil


14. 01. 2012 (Radikal)


Reklam dünyasının marka isimlerinden Serdar Erener MediaCat dergisinin yeni tasarım ekinin editörlüğünü üstlendi. Kapağa sadece gözlerini yerleştiren Erener'e tasarım ve reklam tercihlerini, müzik, film ve dizi dünyasına hangi gözle baktığını sorduk

MediaCat üç ayda bir reklam dünyasından yaratıcı bir isimin editörlüğünde tasarım eki çıkarıyor. Tasarım kavramına yenilendikçe ayakları yere basan bir pencereden bakmak dertleri. Ekin editörlüğünü bu ay unutulmaz reklamların yönetmeni Serdar Erener yaptı ve okuyucuyla son beş yılın en iyi tasarımlarını paylaştı. Ekin kapağında ve iç sayfalarında Erener’in gözleri var sadece. Üzerinde hiçbir şey yazmayan, sadece görsellerden oluşan kitapçık, içindeki QR kodlarla akıllı telefon sahibi okuyucuyu, ‘tekhne-tekhne.blogspot.com’a yönlendiriyor. Blog’da Erener’in dudakları beliriyor ve tasarımları neden seçtiğini anlatıyor. Erener’le bu seçimlerini ve nedenlerini konuştuk… Ekin üzerinde işin mahiyetini anlatan hiçbir yazı yok, sadece gözleriniz var. İşin ilgi çekici olması açısından risk değil mi bu? Beni bilen gözümden tanır mı diyorsunuz? 
Yok canım beni gözümden kim niye tanısın! Ama dergi, reklamcıların dergisi. Reklamcılar da aşırı meraklı insanlar olurlar diye biliyorum. Dergilerinin içinden çıkan böyle bir şeyi merak ederler diye düşündüm. Yalnız tag raporlarından gördüğüm, herhangi bir dergi okurundan farklı değil davranışları. En çok arka kapaktakini, sonra ön kapak içindekini, sonra ilk tasarımı tag’lemişler. Sonra da aşırı meraklılar hariç bir kenara koymuşlar. Ama saygı duyduğum birkaç meslektaşımdan – başta Kurtcebe Turgul - aldığım mailler, aldığım riske değdiğini gösteriyor bana. Çok farklı alanlarda işlere yer vermişsiniz ekte. Tasarım size ne ifade ediyor? 
Tasarım kelimesi grafik tasarım, endüstriyel tasarım gibi birkaç tamlamaya sıkışmış Türkiye’de. Bence insan yapısı her şey böyle anılabilir. Ekin blog’una ‘tekhne’ adını verdik. ‘Tekhne’ eski Yunan düşüncesinde sanatla zanaatın kesişim alanındaki kabiliyetlere verilen genel isim. Seçimlerimin kapsama alanını ‘tasarım’dan daha güzel anlatıyor. Blog’da “Bu tanıma uyan şeylerden siz de ekleyin, envanter büyüsün” dedik. Bakalım ne olacak? Kalabalıkları ilgilendirmeyen şeyleri tasarım ekine koymama kararınızı Yaşam Şaşmazer’in dehası için çiğnediğinizi söylüyorsunuz. O işler kalabalıkları neden ilgilendirmez? 
Heykel, bizim hâkim kültürün benimsediği, sevdiği bir şey değil. Devletin koruduğu Atatürk heykelleri hariç sağlam bırakılmazlar. Müslüman mahallesinde salyangozdur heykel. Ama bu ‘heykelsevmez’ yerde bile iyi heykel yapan birileri var. Yaşam da o pek az kişiden biri. Birden fazla hayatım olsa birini de heykelci olarak geçirmek isterdim. Onu yapamadığım için Şaşmazer’i kıskanmakla yetiniyorum. İdeolojiyle gerçek arasındaki mesafenin uçuruma dönüşmesini ulaşılabilir bir dille anlattığını söylediğiniz ‘Yanlış Cumhuriyet’ kitabı da var ekte. İdeolojiyle gerçek ne vakit birbirine yaklaşır? 
Gerçeğin bilgisi ideolojinin yerini alırsa... Sosyalbilimcilerin ‘disenchanted’, yani gündelik hayatın büyüsünden kurtulmuş olması gerektiğini söylüyor büyük bir sosyolog. Ben de bunu yapmaya, ideolojiyi anlamaya ve gerçeği yakalamaya aynı anda çalışıyorum diyelim.
‘Üç Maymun’ filmi için “Allah’tan serbest piyasa diye bir şey var, bu yüzden festival sineması diye bir şey var” diyorsunuz. Bu tür filmlerin ilgi görmemesini serbest piyasa ve onun ideolojisine bağlayan bir görüş de var… 
Serbest piyasayı serbest bırakırsanız tekelleşme olur. Anti-tekel yasa yapar uygularsanız, kurallı ve hakemli oynarsanız herkesin kazanma şansı vardır. O senin dediğin anti-piyasacılar dağıtımcıların istemediği filmin sinemalarda gösterilmediğini iddia ederler. Bu, filmin sadece bilet alarak salonda seyredildiği zamanlarda belki doğruydu. Ama bugün film, marketlerde kasa yanında satılan şey. ‘Ödüllü film’ diye bir şeyin de piyasası var artık.
Müzik için ise “Piyasaları anlamak ve etkilemek için en etkili yol” diyorsunuz. AKP’nin seçim kampanyasında kullanılan müziği son beş yılın en iyi şarkısı olarak işaret ediyorsunuz. Piyasaları bozguna uğratmanın da yolu olabilecek aykırı müzikler de dinler, sever misiniz? 
Bu dediğini ‘eski popüler’in yerine ‘yeni popüler’i koymak diye anlıyorum ben. Piyasayı işlemez hale getirmeyi anlamıyorum. Bu müzikle olmaz zaten. Silah zoruyla olur. Ona da karşıyız. Piyasanın ilgilenmediği müzik dinliyor musun diye soruyorsan, evet. Benim hayatımın müziği, Beethoven’ın ölmeye yakın yaylı çalgılar dörtlüsü için yazdıkları. Kendi kendime dinliyorum. Reklama koymaya kalkmıyorum. Kendimin de bayıldığı Zara’yı koyuyoruz reklama. “Niye hem sayıca hem kalitece bu kadar az güzel film yapılıyor bu ülkede?” diye sorup, “Anlatmanın yeri burası değil” demişsiniz. Burada anlatır mısınız peki? 
Beşir Ayvazoğlu, “Bizde trajedi yoktur, mutlak iyiyle mutlak kötünün kavga ettiği masal vardır, bundan büyük roman çıkmaz” diye yazmıştı. Romanı bilmem ama bundan büyük film çıkmadığı galiba doğru. Bu bir. İkincisi, Osmanlı hayatının göz estetiğini kuranlara bak. Müslüman olanlarının geleneğinde temsili resim gözü zayıf. Gayrimüslim olanlarını da Osmanlı–Cumhuriyet paşaları halletti. Geriye göz kalmadı. Üçüncüsü, film, doğaçlama yapmakla organize olmanın çok hassas bir karışımını gerektiriyor. Bizde ikincisi hâlâ çok zayıf bir meleke. Futbola bak, sinemanın durumunu anla diyorum yani. Uzun zamandır tiyatro ile ilişkinizin zayıfladığını, bunu da Krek’in bozduğunu söylemişsiniz. Nedir sizi Krek’te heyecanlandıran? 
Üniversite kampüsünde bir cep salonunda kulakta kulaklıklar kalın bir camın ardında çok kabiliyetli iki, üç oyuncunun nefes alışlarından kaşıntılarının sesine kadar bütün varlıklarını hissederek bir tiyatro seyrediyorsunuz. Metin de metinden özgürleşerek canlandırılan da çok etkileyici. ‘Güzel şeyler bizim tarafta’ adlı oyun, beni tiyatroya geri getirdi. “Reklamcıların sadece yüzde 1’i AKP’ye oy veriyor, ülke gerçeğiyle reklamcıların arasında yüzde 49 fark var” diyorsunuz. Reklamlarda birbirine benzer tiplerin kullanıldığını söylüyorsunuz. Bulaşık yıkamanın kadına biçilmiş bir görev olduğunu görmeye devam ettikten ya da tüm ilişkilere heteroseksüel kafayla baktıktan sonra, ‘genel’e benzemenin bize ne faydası olacak? 
“Kadının yeri evidir”, “Eşcinsel komşu istemem” gibi değişmesini istediğimiz fikirleri değiştirmenin yolu reklam değil. Bunu yapmış reklam ben bilmiyorum. Reklam, insanların zaten peşinde oldukları şeylerden X marka olanının Z marka olanından daha iyi olduğunu hissettirmek için var. Reklamın bundan daha fazlasını yapmasını istemek de yaptığını zannetmek de hiçbir şeyden hiçbir şey anlamamak bence. Bilim gösterdi: İnsanlara kendileriyle ilgili hayallerinin gerçekleşmiş en parlak halini, yani ünlüleri gösterirsen bakarlar. Kendilerini olduğu gibi gösterirsen yine bakarlar. Onlara plastik bir hayali gösterirsen bakmazlar. İstanbul reklamcılığı orada çalışanların hayallerinin gerçekleşmiş hallerini göstermeye çalışıyor ve bu çoğu zaman plastik. Çünkü pazarlama yöneticileriyle reklamcılar aynı insanlar. Türkiye’deki bir kültür azınlığını temsil ediyorlar. Bu değişse ticaret için iyi olur diyorum. Yoksa son Mini Cooper faciası gibi şeyler oluyor işte. Masumiyet Müzesi’nde geçen ve müzede yer alacak olan 70’lerde geçen gazoz reklamını siz çektiniz. Orhan Pamuk’un dünyasına girmek mi, Nuri Bilge Ceylan’ın evine girmek mi daha kolaydı? 
Orhan Pamuk’un dünyasına girmek daha kolay. Çünkü konuşuyor. Hatta çok konuşuyor.
Nuri Bilge ile aynı üniverstede okuduk, o zaman hiç konuşmadık, onun zaten kimseyle konuştuğunu da görmedim. O zaman da harika fotoğraflar çekerdi, sonra bu memlekette benim en büyük şaşkınlık ve hayranlıkla izlediğim sinema yönetmeni oldu. Bu arada bir taraftan fotoğraf çekmeye de devam etti. İyi ki de devam etti. Bana göre son beş yılda Türkiye’de onun gibi fotoğraf çeken de çıkmadı. Doğuda boş bir asfaltın bir tarafından öbür tarafına başı hafif önde yürüyerek geçen köpek fotoğrafı bana kendi köpekliğimi ve hayatın kısalığını anlattığı için evine kadar gittim o fotoğrafı aldım duvarıma astım. O gün de benle konuşmadı.Behzat Ç için “Bu, dizi aleminin en ayrık otu” diyorsunuz. Nedir sizi böyle düşündüren? 
Ekteki videoda da dediğim gibi, diziler arasında en sahici, en samimi, en anti-kahramanla dolu olanı.

24 Aralık 2011 Cumartesi

'Gidişler geri dönmek içindir'


24.12.2011 (Radikal)




Bu akşam saat 22.00’de Jolly Joker İstanbul'da Yüksek Sadakat’in yeni albümünün ilk konserine gidenler ne duyacaklar bilemem; ama albümü çıkmadan dinleme şansı elde eden ben, ‘ilişkiler’ üzerine konuşan iç sesimi duydum bol bol. Bu yüzden Yüksek Sadakat’le üç yıl aradan sonra çıkan ‘Renk Körü’ üzerine sohbet etmeye, aklımda sabitlenen bir soruyla gittim. Serkan Özgen (gitar) ve Uğur Onatkut (tuşlu çalgılar) yoktu. Alpay Şalt (davul), Kutlu Özmakinacı (bas) ve Kenan Vural (vokal) oturduk. Döndüm ve o soruyu şarkının yazarı Vural’a sordum. 

‘Son Veda’ şarkısında ‘Gidişlerim geri dönmek için’ diyorsunuz ya… Geri döner mi bunu söyleyerek giden? 
Kenan Vural: E tabii. Zaten görmeseniz de söküp atamadığınız insanlar var. Çok yıpranmış bir ilişkide yollardan biri uzaklaşmak, kafa dinlemek, sakinleşmek, içinde bulunduğumuz durumu tek başımıza analiz etmek, sonra da tekrar dönmek ve denemektir. Gidişler geri dönmek içindir… 

Şarkıların büyük bölümünün gayet anlaşılır ve basit şekilde, ilişkilere yönelik ‘erkek’ bakış açısını aktardığına katılır mısınız? 
Kutlu Özmakinacı: Ataerkil bir noktadan dünyayı okumaksa dediğiniz, öyle olmadığını düşünüyorum. Biz erkek olduğumuz için zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor o sözler. Neyseniz onu yansıtabilmeniz hayırlı bir şey aslında. 

‘Renk Körü’ parçasında cinsel kimliğe vurgu yaparken neden sadece ‘erkek seven erkek’leri anıyorsunuz? 
K.Ö.: Şarkının meselesi ırk, cins ya da din ayrımından kaynaklanan durumlara ayrımcı bir bakış açısıyla bakanlarla. 
‘Sana Aşık Yalnız Ben’ de eski aşklara gönderme yapıyor, ‘Parti Çocuğu’nda ‘Modern zamanın aşkları yarım günde biter’ diyorsunuz. Hakikaten böyle bir derdiniz var mı? 
K.Ö.: Her şey gösteri ve tüketim üzerinden yürüyor. Zamanın ruhu bu. Sahiden bir gün sürüyor aşkın acısı. Ama tarif ederken de yargılayan bir yerden yaklaşmamaya çalışıyorum. Bugünün dünyasını yargılamak yerine sadece dikkat çekmek beceri. 

‘Parti Çocuğu’ Eurovision parçanızın orijinali aslında. Bu versiyonunu daha çok beğendim… 
K.Ö.: Biz de… 
Alpay Şalt: Biz o yüzden seçmiştik parçayı ama Türkçe gitmeme kararı aldık. Üzerine başka söz yazıldı. O zaman büyü biraz yok oluyor. 
K.V.: Ben ‘Parti Çocuğu’nu ilk duyduğumda müzikal olarak önerdiği şeyden ziyade anlattığı hikâyeyi çok sevmiştim. Düzenleme de Türkçe sözlere göre olduğundan, parça Türkçe olarak çok ‘olmuş’ bir şarkıdır… 

Albümde alaturka bir tını yok. ‘Renk Körü’, Yüksek Sadakat’i bu ‘alaturka tını’ mevzuunun dışına taşıyacak gibi… 
K.Ö.: Genel bir yanlış algı var Türkiye’de, özellikle rock’n roll’la ilgilenen dinleyici kesiminde. Bu tip sentezleri hoş karşılamıyorlar. Bize geçenlerde bir soru sordular, ‘Siz rock grubu musunuz?’ diye. Biz bu sorulara muhatap olacak yaşı çoktan geçtik. Biz müzisyeniz. Rock’muş, tangoymuş, popmuş bunların hepsi benim için eşit. Ben rock’la 15 yaşındaki çocuğun yaşadığı sağlıksız ilişkiyi yaşamıyorum. Beni üzen müzisyenlerin bundan etkilenip ellerini korkak alıştırmaları. Ya bize buradan bir laf gelirse, bunu daha çok satmak için mi yaptınız, bu rock mu şimdi derlerse… Yahu kardeşim olur mu, ben koyarım kuralı. Zamanın ruhunu yaratan benim; sen değilsin. Sanatın içinde sınırlar olabilir mi? Öyle olsaydı hâlâ taş devrinde tamtam çalıyorduk.


Yönlendirmelerinizle bana yardımcı oluyorsunuz. Müzik yazarlığınızın etkisini hissediyor musunuz röportaj verirken? 
K.Ö.: Ben daha çok sorduğum sorunun hemen yakınında yer alan bazı komşu konulara yanıt vermeye çalışıyorum. Daha anlaşılır olmak, kafalardaki tüm sorulara yanıt vermek için. 

Rock çağının pek çok dönemine ayrı ayrı göndermeler duyuyoruz albümde. 
K.V.: Tabii onu gönderme yapmak için yapmıyoruz. Bizim müziğimiz bugüne kadar dinlediğimiz ne varsa bunların hepsinin aynasıdır. 
K.Ö.: Biz bir tercih yapmışız farkında olmadan galiba. Bir grubun önünde iki yol var. Bir spesifik bir sound oluşturmak, Duman, Athena gibi. Biz ise birbirinden çok farklı şarkılar yazdığımızdan, şarkımızın döneminin ruhunu yansıtmak, duymak istiyoruz. Bir albümü dinlerken birden fazla tavır, duruş hissedebiliyorsunuz bizde. 

Pop’la ilişkiniz nasıl. Bu albümün düzenlemelerini yaparken araya mesafe koyma ya da koymama derdiniz var mıydı? 
K.Ö.: Temelde yoktu. Ama Türkiye’de rock’la uğraşan ve adını sanını bildiğimiz herkes de o pop sahnesi içinde yer alıyor. Şebnem, Duman, Teoman, biz; herkes popüler müzik yapmakta. Rock’n roll’un dünyada gittikçe popüler müzik tarifi içine giriyor olması bir realitedir. Pop’un formülünden hiçbirimiz uzak değiliz. İnsanlar kulaklarının alışık olduğu şeyleri severler. Fakat biz Türk popu yapmıyoruz, aradaki fark o. Biz başka bir müzikal öneride bulunuyoruz. 
K.V.: Biz şarkılarımızı grup olarak düzenliyoruz. Herkesin heybesindeki müzik kültürünü mayalıyoruz. Ortaya yeni bir müzik çıkarıyoruz. Bu albümü yine biz yapmış olsaydık; ama üç ayrı aranjör düzenlemiş olsaydı, darmadağın karman çorman olurdu. Bir sound birliği olmazdı. O işin büyüsü bizim kendi işimizin başında olmamızdan kaynaklanıyor. 

Konuşurken gelebilecek muhtemel eleştirilere hazırsınız sanki… Siz çok temkinli bir grupsunuz. Eurovision mevzuunu kapatışınızda da sezdik bunu… 
K.V.: Bize gelen eleştiri tutarlıysa onu değerlendiririz. Değilse cevap bile vermeyiz. Biz karşımızdakini eleştirirken nasıl davranıyorsak karşımızdakinden de öyle olmasını bekliyoruz. Eurovision’dan sonra da özel bir strateji izlemedik. Sadece, olur olmaz herkese röportaj vermeyeceğiz dedik ve sadece bir basın toplantısı düzenledik, sonra yolumuza baktık… 
K.Ö.: İlk basın toplantısında söyledik, müziğin yarışmasına sıcak bakmıyoruz; ama ülkemiz bizden bir şey isterse yaparız… Çünkü Türkiye’yi seviyoruz… 

Hâlâ sevebiliyor musunuz? Şu sıralar herkes gözaltında… 
K.Ö.: Birbirine ters olarak işleyen bir süreç var şu anda. Refaha ulaşmış, ekonomik olarak dünyayla aynı seviyede fakat fikir özgürlüğü olarak daha aşağıda olan bir ülke beni rahatsız eder. Buraya doğru mu gidiyoruz? Gittikçe daha fazla soruyorum.

18 Aralık 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Pırıl pırıl bir yolculuğun hikâyesi…


18.12.2011 (Taraf)

Ağır bir isim ‘yolculuk’. Ne geçmişte ne de gelecekte var olabildiğini anlatır sanki. ‘Bügün’de olmak zorunluluğunun diğer adı gibi. Ve bazen zor bugünde ayaklarını sağlamca yere basıp onu yeniden kurmaya çalışmak. 
Çünkü insan, eliyle ürettiği her şeyin ve hatta kendinden taşan duygunun kafesinde yaşamaya başlıyor zaman içinde.
Sonra alıp başını gitmesi gerekiyor, ilerlemesi…
İşte o yarı meçhul yarı maruf  bir yere varma çabası içinde, hayatta hiç olmadığı kadar ‘bugünde’ hissediyor kendini. Geçmişle geleceğin bileşkesi bugün, her nasılsa, ikisinden de acımasız hale gelebiliyor.

Yolculuk, böylesi bir hikâyeyi anlatıyor. Olaylar müzik tarihinde gelişiyor.
Cumhuriyetin genç bestecilerinin, göreceli bir aydınlığın içinde yer alan kör noktalarla baş etmeye çalıştığı, arkalarını iyice özümseyerek önlerini görmeye çabaladıkları, pırıl pırıl bir yolculuğa tanık ediyor bu CD.

Müzisyenlerden onay almadık; ama tahminimizce adı bu yüzden ‘yolculuk’.

Türk Beşleri ve onlardan hemen sonra gelen bestecilerin geçmiş ve geleceği birbiri içinde yorumlama, bugünü zamana ait her iki kavramdan beslenerek kurma çabalarını gözler önüne seriyor.

Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kâzım Akses gibi Türk Beşleri mensupları ve onlardan hemen sonra gelen ilk kuşak bestecilerden Bülent Tarcan’ın gençlik dönemi keman ve piyano için yazılmış eserlerinde geleneksel müziğin etkileri bir hayli hissediliyor. Geçen günlerde 90 yaşına giren Usmanbaş’ın albümde ilk kez kayıt altına alınen eseri ‘Keman – Piyano Sonatı’ ise bambaşka bir ‘bugün’de duruyor.

Borusan Kültür Sanat’ın “Birçok değerli bestecimizin haksız eleştirilere uğruyor” diyerek destekte bulunduğu CD, beste ve bestecilerin kıymetinin yanında,  Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesi ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın başkemancısı olan Pelin Halkacı Akın ve aynı okulun piyano bölümü profesörü Türkiye’nin en önemli, en doğru piyanistlerinden Metin Ülkü’nün pırıl pırıl icralarını duymak için alınmalı, dinlenmeli. 

Yolculuk, Pelin Halkacı Akın (Keman), Metin Ülkü (Piyano), Lila Müzik

17 Aralık 2011 Cumartesi

Piyano Günleri’ni Kozhukhin açacak…


Radikal Gazetesi (17.11.2011)

Akbank Sanat Piyano Günleri bu akşam başlıyor. İlk konser aldığı onlarca prestijli ödülle adından söz ettiren Rus piyanist Denis Kozhukhin’in.
1986 doğumlu usta müzisyen İspanya’daki ünlü Santander festivalinden önce, bu akşam saat 20.00’da Akbank Sanat’ta Piyano Günleri’ni açacak. Kozhukhin yarın saat 11.00’da ise bir ustalık sınıfı gerçekleştirecek.

Çok gençsiniz fakat aldığınız ödüllerin listesi hayli kabarık. Bu yaşta bu başarı hayatta zorluk çıkarıyor mu?
Müzik benim hayattaki en büyük tutkum. Onunla bu kadar içiçeyken nasıl zorlanabilirim? Müzik hayatımın en önemli parçası, geçmişte de öyleydi şimdi de öyle… Bir iş yapıyormuşum gibi hissetmiyorum…
Ama çok çalışıyor olmalısınız… Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz? Eşe dosta ayıracak zaman kalıyor mu?
Müzisyen olmak hiç durmadan piyano başında olmak ya da sürekli konselerde çalmak demek değil ki… Bu bütün yaşamınıza yayılan bir süreç; hayatınızı adadığınız… Müzik hiç durmuyor, hayat da bir yandan akıyor…
Çok fazla okuyorum. Doğayı ve seyahat etmeyi seviyorum. Pek çok arkadaşım müzisyen ve evet onlarla çok fazla görüşemiyorum; çünkü genelde seyahatlarde oluyorum…
İlk müzik eğitimini ailenizden almışsınız… Çocukluk yıllarınız zorlu geçmiş olmalı…
Annem ve babam benim ilk öğretmenlerim. Beş yaşında piyano çalmaya başladım ve zamanımın çoğunu babamın korosunda şarkı söyleyerek geçiriyordum. Kolay değildi; ama eğlenceliydi. Müziğin insanları nasıl birleştirdiğini o yıllarda öğrendim…
Daha sonra eğitim aldığınız Elisso Virsaladze, Stephen Kovacevich, Stanislav Yudenitch gbi önemli sanatçılardan neler öğrendiniz peki?
Pek çok önemli eğitimciden ders aldığım ve onlarla çalma fırsatı bulduğum için çok şanslıyım. Her biri farklı kuşaklardan ve ülkelerden geliyordu…  Hepsi bende önemli izler bıraktı… Beni uzun uzun düşündüren bu izler hayatım boyunca yanımda olacak…
Eğitim için farklı ülkelerde bulundunuz. Sizde en çok neresi iz bıraktı?
Rusya, İspanya, Italya, Almanya’da bulundum. Şimdi ise Belçika’da yaşıyorum. Elbette her zaman bütün çocukluğumu geçirdiğim Rusya benim için en özel yer olacak. Ama itiraf etmeliyim ki Madrid kişiliğimi oluşturan yer oldu. İspanya benim için önemli bir ülke…
Prokofiev çalarken ne hissediyorsunuz?
Prokofiev benim en sevdiğim bestecilerden biri. Onu çalarken çok özel hissediyorum…  Müziği bana çok çekici geliyor; çünkü o derin Rus ruhunun en klasik formlarını, iğnelemeyi ve yaşama sevincini bir araya getiriyor…
Oda müziğini neden bu kadar önemsiyorsunuz?
Oda müziği, müzik yapmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri. ‘Diğer’ müzisyenlerle tanışıyor, birlikte çalıyor, onlardan öğreniyor ve deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Özellikle bir piyano solisti için bu önemli; çünkü biz çok fazla yalnız kalıyoruz. Müziğin sosyal yanı diğer enstrumanların nasıl çalındığını görmek, özellikle yaratıcı şarkıcılara eşlik etmek çok önemli.
Konserde neler çalacaksınız?
Repertuarımda barok dönem eserleri de var çok sevdiğim çağdaş müzik örnekleri de. Piyanonun uçsuz bucaksız bir repertuarı var. Enstrumanımı bu yüzden bu kadar çok seviyorum.