Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2011 Cumartesi

'Gidişler geri dönmek içindir'


24.12.2011 (Radikal)




Bu akşam saat 22.00’de Jolly Joker İstanbul'da Yüksek Sadakat’in yeni albümünün ilk konserine gidenler ne duyacaklar bilemem; ama albümü çıkmadan dinleme şansı elde eden ben, ‘ilişkiler’ üzerine konuşan iç sesimi duydum bol bol. Bu yüzden Yüksek Sadakat’le üç yıl aradan sonra çıkan ‘Renk Körü’ üzerine sohbet etmeye, aklımda sabitlenen bir soruyla gittim. Serkan Özgen (gitar) ve Uğur Onatkut (tuşlu çalgılar) yoktu. Alpay Şalt (davul), Kutlu Özmakinacı (bas) ve Kenan Vural (vokal) oturduk. Döndüm ve o soruyu şarkının yazarı Vural’a sordum. 

‘Son Veda’ şarkısında ‘Gidişlerim geri dönmek için’ diyorsunuz ya… Geri döner mi bunu söyleyerek giden? 
Kenan Vural: E tabii. Zaten görmeseniz de söküp atamadığınız insanlar var. Çok yıpranmış bir ilişkide yollardan biri uzaklaşmak, kafa dinlemek, sakinleşmek, içinde bulunduğumuz durumu tek başımıza analiz etmek, sonra da tekrar dönmek ve denemektir. Gidişler geri dönmek içindir… 

Şarkıların büyük bölümünün gayet anlaşılır ve basit şekilde, ilişkilere yönelik ‘erkek’ bakış açısını aktardığına katılır mısınız? 
Kutlu Özmakinacı: Ataerkil bir noktadan dünyayı okumaksa dediğiniz, öyle olmadığını düşünüyorum. Biz erkek olduğumuz için zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor o sözler. Neyseniz onu yansıtabilmeniz hayırlı bir şey aslında. 

‘Renk Körü’ parçasında cinsel kimliğe vurgu yaparken neden sadece ‘erkek seven erkek’leri anıyorsunuz? 
K.Ö.: Şarkının meselesi ırk, cins ya da din ayrımından kaynaklanan durumlara ayrımcı bir bakış açısıyla bakanlarla. 
‘Sana Aşık Yalnız Ben’ de eski aşklara gönderme yapıyor, ‘Parti Çocuğu’nda ‘Modern zamanın aşkları yarım günde biter’ diyorsunuz. Hakikaten böyle bir derdiniz var mı? 
K.Ö.: Her şey gösteri ve tüketim üzerinden yürüyor. Zamanın ruhu bu. Sahiden bir gün sürüyor aşkın acısı. Ama tarif ederken de yargılayan bir yerden yaklaşmamaya çalışıyorum. Bugünün dünyasını yargılamak yerine sadece dikkat çekmek beceri. 

‘Parti Çocuğu’ Eurovision parçanızın orijinali aslında. Bu versiyonunu daha çok beğendim… 
K.Ö.: Biz de… 
Alpay Şalt: Biz o yüzden seçmiştik parçayı ama Türkçe gitmeme kararı aldık. Üzerine başka söz yazıldı. O zaman büyü biraz yok oluyor. 
K.V.: Ben ‘Parti Çocuğu’nu ilk duyduğumda müzikal olarak önerdiği şeyden ziyade anlattığı hikâyeyi çok sevmiştim. Düzenleme de Türkçe sözlere göre olduğundan, parça Türkçe olarak çok ‘olmuş’ bir şarkıdır… 

Albümde alaturka bir tını yok. ‘Renk Körü’, Yüksek Sadakat’i bu ‘alaturka tını’ mevzuunun dışına taşıyacak gibi… 
K.Ö.: Genel bir yanlış algı var Türkiye’de, özellikle rock’n roll’la ilgilenen dinleyici kesiminde. Bu tip sentezleri hoş karşılamıyorlar. Bize geçenlerde bir soru sordular, ‘Siz rock grubu musunuz?’ diye. Biz bu sorulara muhatap olacak yaşı çoktan geçtik. Biz müzisyeniz. Rock’muş, tangoymuş, popmuş bunların hepsi benim için eşit. Ben rock’la 15 yaşındaki çocuğun yaşadığı sağlıksız ilişkiyi yaşamıyorum. Beni üzen müzisyenlerin bundan etkilenip ellerini korkak alıştırmaları. Ya bize buradan bir laf gelirse, bunu daha çok satmak için mi yaptınız, bu rock mu şimdi derlerse… Yahu kardeşim olur mu, ben koyarım kuralı. Zamanın ruhunu yaratan benim; sen değilsin. Sanatın içinde sınırlar olabilir mi? Öyle olsaydı hâlâ taş devrinde tamtam çalıyorduk.


Yönlendirmelerinizle bana yardımcı oluyorsunuz. Müzik yazarlığınızın etkisini hissediyor musunuz röportaj verirken? 
K.Ö.: Ben daha çok sorduğum sorunun hemen yakınında yer alan bazı komşu konulara yanıt vermeye çalışıyorum. Daha anlaşılır olmak, kafalardaki tüm sorulara yanıt vermek için. 

Rock çağının pek çok dönemine ayrı ayrı göndermeler duyuyoruz albümde. 
K.V.: Tabii onu gönderme yapmak için yapmıyoruz. Bizim müziğimiz bugüne kadar dinlediğimiz ne varsa bunların hepsinin aynasıdır. 
K.Ö.: Biz bir tercih yapmışız farkında olmadan galiba. Bir grubun önünde iki yol var. Bir spesifik bir sound oluşturmak, Duman, Athena gibi. Biz ise birbirinden çok farklı şarkılar yazdığımızdan, şarkımızın döneminin ruhunu yansıtmak, duymak istiyoruz. Bir albümü dinlerken birden fazla tavır, duruş hissedebiliyorsunuz bizde. 

Pop’la ilişkiniz nasıl. Bu albümün düzenlemelerini yaparken araya mesafe koyma ya da koymama derdiniz var mıydı? 
K.Ö.: Temelde yoktu. Ama Türkiye’de rock’la uğraşan ve adını sanını bildiğimiz herkes de o pop sahnesi içinde yer alıyor. Şebnem, Duman, Teoman, biz; herkes popüler müzik yapmakta. Rock’n roll’un dünyada gittikçe popüler müzik tarifi içine giriyor olması bir realitedir. Pop’un formülünden hiçbirimiz uzak değiliz. İnsanlar kulaklarının alışık olduğu şeyleri severler. Fakat biz Türk popu yapmıyoruz, aradaki fark o. Biz başka bir müzikal öneride bulunuyoruz. 
K.V.: Biz şarkılarımızı grup olarak düzenliyoruz. Herkesin heybesindeki müzik kültürünü mayalıyoruz. Ortaya yeni bir müzik çıkarıyoruz. Bu albümü yine biz yapmış olsaydık; ama üç ayrı aranjör düzenlemiş olsaydı, darmadağın karman çorman olurdu. Bir sound birliği olmazdı. O işin büyüsü bizim kendi işimizin başında olmamızdan kaynaklanıyor. 

Konuşurken gelebilecek muhtemel eleştirilere hazırsınız sanki… Siz çok temkinli bir grupsunuz. Eurovision mevzuunu kapatışınızda da sezdik bunu… 
K.V.: Bize gelen eleştiri tutarlıysa onu değerlendiririz. Değilse cevap bile vermeyiz. Biz karşımızdakini eleştirirken nasıl davranıyorsak karşımızdakinden de öyle olmasını bekliyoruz. Eurovision’dan sonra da özel bir strateji izlemedik. Sadece, olur olmaz herkese röportaj vermeyeceğiz dedik ve sadece bir basın toplantısı düzenledik, sonra yolumuza baktık… 
K.Ö.: İlk basın toplantısında söyledik, müziğin yarışmasına sıcak bakmıyoruz; ama ülkemiz bizden bir şey isterse yaparız… Çünkü Türkiye’yi seviyoruz… 

Hâlâ sevebiliyor musunuz? Şu sıralar herkes gözaltında… 
K.Ö.: Birbirine ters olarak işleyen bir süreç var şu anda. Refaha ulaşmış, ekonomik olarak dünyayla aynı seviyede fakat fikir özgürlüğü olarak daha aşağıda olan bir ülke beni rahatsız eder. Buraya doğru mu gidiyoruz? Gittikçe daha fazla soruyorum.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Piyano Günleri’ni Kozhukhin açacak…


Radikal Gazetesi (17.11.2011)

Akbank Sanat Piyano Günleri bu akşam başlıyor. İlk konser aldığı onlarca prestijli ödülle adından söz ettiren Rus piyanist Denis Kozhukhin’in.
1986 doğumlu usta müzisyen İspanya’daki ünlü Santander festivalinden önce, bu akşam saat 20.00’da Akbank Sanat’ta Piyano Günleri’ni açacak. Kozhukhin yarın saat 11.00’da ise bir ustalık sınıfı gerçekleştirecek.

Çok gençsiniz fakat aldığınız ödüllerin listesi hayli kabarık. Bu yaşta bu başarı hayatta zorluk çıkarıyor mu?
Müzik benim hayattaki en büyük tutkum. Onunla bu kadar içiçeyken nasıl zorlanabilirim? Müzik hayatımın en önemli parçası, geçmişte de öyleydi şimdi de öyle… Bir iş yapıyormuşum gibi hissetmiyorum…
Ama çok çalışıyor olmalısınız… Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz? Eşe dosta ayıracak zaman kalıyor mu?
Müzisyen olmak hiç durmadan piyano başında olmak ya da sürekli konselerde çalmak demek değil ki… Bu bütün yaşamınıza yayılan bir süreç; hayatınızı adadığınız… Müzik hiç durmuyor, hayat da bir yandan akıyor…
Çok fazla okuyorum. Doğayı ve seyahat etmeyi seviyorum. Pek çok arkadaşım müzisyen ve evet onlarla çok fazla görüşemiyorum; çünkü genelde seyahatlarde oluyorum…
İlk müzik eğitimini ailenizden almışsınız… Çocukluk yıllarınız zorlu geçmiş olmalı…
Annem ve babam benim ilk öğretmenlerim. Beş yaşında piyano çalmaya başladım ve zamanımın çoğunu babamın korosunda şarkı söyleyerek geçiriyordum. Kolay değildi; ama eğlenceliydi. Müziğin insanları nasıl birleştirdiğini o yıllarda öğrendim…
Daha sonra eğitim aldığınız Elisso Virsaladze, Stephen Kovacevich, Stanislav Yudenitch gbi önemli sanatçılardan neler öğrendiniz peki?
Pek çok önemli eğitimciden ders aldığım ve onlarla çalma fırsatı bulduğum için çok şanslıyım. Her biri farklı kuşaklardan ve ülkelerden geliyordu…  Hepsi bende önemli izler bıraktı… Beni uzun uzun düşündüren bu izler hayatım boyunca yanımda olacak…
Eğitim için farklı ülkelerde bulundunuz. Sizde en çok neresi iz bıraktı?
Rusya, İspanya, Italya, Almanya’da bulundum. Şimdi ise Belçika’da yaşıyorum. Elbette her zaman bütün çocukluğumu geçirdiğim Rusya benim için en özel yer olacak. Ama itiraf etmeliyim ki Madrid kişiliğimi oluşturan yer oldu. İspanya benim için önemli bir ülke…
Prokofiev çalarken ne hissediyorsunuz?
Prokofiev benim en sevdiğim bestecilerden biri. Onu çalarken çok özel hissediyorum…  Müziği bana çok çekici geliyor; çünkü o derin Rus ruhunun en klasik formlarını, iğnelemeyi ve yaşama sevincini bir araya getiriyor…
Oda müziğini neden bu kadar önemsiyorsunuz?
Oda müziği, müzik yapmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri. ‘Diğer’ müzisyenlerle tanışıyor, birlikte çalıyor, onlardan öğreniyor ve deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Özellikle bir piyano solisti için bu önemli; çünkü biz çok fazla yalnız kalıyoruz. Müziğin sosyal yanı diğer enstrumanların nasıl çalındığını görmek, özellikle yaratıcı şarkıcılara eşlik etmek çok önemli.
Konserde neler çalacaksınız?
Repertuarımda barok dönem eserleri de var çok sevdiğim çağdaş müzik örnekleri de. Piyanonun uçsuz bucaksız bir repertuarı var. Enstrumanımı bu yüzden bu kadar çok seviyorum.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

'Bono'yu gördüm hayatım değişti!'

30.11.2009 (Radikal)


Çocukken tesadüfen açılan MTV’de Bono’yu görmesiyle başlamış her şey. Bono’ya benzeme hayali onu İzmir’in Gümüldür Beldesi’nden kaldırıp İstanbul’a getirmiş. Hikâyesi tanıdık, evet... Ama kendi başına çabalayıp bulup buluşturup 30 bin lira harcayarak albümünü yapmış, klibini çekmiş ve Seyhan Müziği albümünün arkasında durmaya ikna etmiş...
Şimdi ise ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ albümüyle raflarda, aynı adlı kliple de müzik kanallarında... Özgür Çayan’ın bu ilk albümü kendisinin de kabul ettiği gibi ‘mükemmel’ değil; ama takdire şayan bir çabanın ürünü gibi gözüküyor... Bundan sonra yapacağı işler için merak uyandıran Özgür Çayan’ı izlemeye devam edin derim...
Ne hayal ediyordun albüm işine girişirken?
Benim bütün derdim yaratıcılık. Sürekli yeni bir şey denemek istiyorum. Çocukken MTV ’de Bono’yu gördüm, kendini yerlere atıyor falan çok karizmaydı. ‘Hah!’ dedim, ‘İşte budur’. Ben böyle olmak istiyorum.
Madem bu kadar deneyselliği seviyorsun. Neden pop rock’ı seçtin?
Çok samimi müzik yapıyor olsak da elbette bir ticari kaygı var. Türkiye’nin gerçekleri var. Yarın bir gün onu radyoda çalacak o gitarın distortion'ını biraz kısalım diyorsun.
Albümün hikâyesi var mı?
Şehir dışından gelen bir adamın burada kendini yalnız hissetmesi, yapmak istemediği şeylere yönelirken hayatın kayıp gittiğini hissetmesini anlatıyor.
Senin hikâyen mi bu?
Bir ara Beykent’te mimarlık okudum özel üniversite sistemini kaldıramadım. Ticarethane işte bilirsin. Oradan Yıldız Teknik’e geçtim. 20’li yaşlara kadar bir kasabadan dışarı çıkmamışsınız, İstanbul’a bir geliyorsunuz koca bir şehir. Zengin ailenin çocuğu da değilim. Bir anda burada kayboldum. Yol sorsan yanlış tarif ediyorlar. Çok yalnız kaldım o sıralar.  Kıyafetler bile uyuşmuyordu. Barda punk çalıyoruz altta lise pantalonu. Köyden indim şehire oldum.
Emre Aydın da böyle anlatıyordu ilk albümünü. Taklit en güzel öğrenme yöntemidir. Taklit ettiğin isimler var mı?
Taklit değil de özenme olarak Teoman var. Sözler iyi çalışılmış, Bülent Ortaçgil, Mazhar Alanson ilah adamlar.
‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ klibinde Cenk Durmazel, Uluç Öztürk, Ayça Varlıer oynuyor...
35 mm klip bir klip bu. İrfan Yıldırım çekti. Sahipsiz aşk mektuplarını şehrin bütün bu günümüz duygusuzluğunda yerlerine ulaştırmaya çalışan bir postacımız var klipte. Eski bir bisikletle gider, kapıları çalar, ama insanlarya koşulları nedeniyle ya da duygularını kaybettiği için o mektupları reddeder. Postacı da boynu bükük...
Hem klipte hem albümde bu yalnız adam-duygusuz kent hikâyesi ... Bayatlamadı mı artık sence de?
Aslında klişe bu hikâye. Ama ben o hikâyeye bizzat şahit oldum. Birbirini çok seven ama kaybeden iki insanı ağlarken gördüm. Albümdeki şarkılar benim 20 yaş bunalımlarımdan çıktığı için, albüme öyle bir hava sinmiş olabilir.
Bir sonraki albümde biraz daha oturur mu tarzın dersin?
Yeni albümde belki de daha hissiz, daha iyi konseptlerde bir şeyler yazarım. Daha rock, daha elektronik, daha deneysel şeyler yapmak istiyorum. Bugün U2 ‘No line on the horizon’ gibi bir albüm yapıyor. Q dergisi hala beş yıldız verebiliyor. Bu adamlar eline yeni gitar almış liseli çocuk gibi gitarla oynarken, bizimkiler olduğu yerde sayıyor.
Genelde popüler rock grupları politik bir tavır da benimsiyor. Sende de var mı böyle bir tavır?
Politik bir tavrım var tabi. Ama söylemi çok tekrar ettiğiniz zaman anlamı azalıyor. Samimiyetsizleşiyor. Bugün Bono’yu bile eleştirenler çıkıyor. ‘Abi Afrika’dan bahsediyorsun, konserin ön biletleri 550 lira’. Politik olmanın böyle bir riski var. Mor ve Ötesi, Rock’n Coke’u protesto edip Fanta festivaline katılıyor... Aslında böyle uzaktan bakarak eleştirmek de hoş değil. İş bir yerde düğümleniyor işte. Ben de politik şarkılar yazdım, albüme koyacağım, ama yanlarında bir aşk şarkısı olsun da istemiyorum, garip bir duygu. Bir de her şarkıda toplum eleştirisi gazıyla hareket ediyorsan, sen git o şarkılarla 13-15 yaş grubuna hitap et.
Senin politik söylemin biraz daha içine kapalı. Klibin sonunda postacının yanına bir sokak köpeği geliyor ve BGD (Barınak Gönüllüleri Derneği) logosu beliriyor...
Bir klip çektik, para harcadık, niye bir işe yaramasın? Mesela U2’nun bütün dünyada yayınlanmış ‘Pop’ albümünün içinde ‘Fehmi Tosun’a adanmıştır’ diye yazıyor. Albümü elime aldığımda Fehmi Tosun’u araştırdım ve öğrendim ki Türkiye’nin insan hakları ihlallerindeki ilk vakasıymış. Körü körüne birilerine küfretmekten daha elle tutulur bir şey bu.
Adını ilk duyduğumda 'Mahir Çayan’la akrabalığı var mı acaba' diye düşünmüştüm...
Evet akrabalığım var. Ama akrabalığım olsun olmasın Mahir Çayan çok saygı duyulacak bir adam. Bu mevzudan çok bahsetmek istemiyorum; çünkü çok şey geldi başıma bu yüzden. Ayrıca Mahir Çayan gibi bir adamın yanında benden bahsedilmesi ona büyük haksızlık olur. Artık kendi değer verdiği şeyler için yola koyulan adamlar kalmadı. Ben devrim olsun demiyorum ama bir sömürü varsa ortada onun ortadan kalkmasından yanayım. İnşallah tişört baskılarına kadar gitmez ama efsane bir adam o.

'Müzik zaten seksi olmalı'

07.01.2010 (Radikal)


Onu tanımıyor musunuz? O halde ismini ‘Google’a  yazıp ‘görseller’de aratınız. Birbirinden ‘erotik’ fotoğraflarla karşılaşıp heyecanlandınız mı? Tamam. Doğru adrestesiniz, onlar Kid Loco’nun albüm kapakları. Şimdi ise ‘web’e tıklayıp özgeçmişine bakınız. Okuduklarınız sizi fotoğraflardan daha çok heyecanlandıracak. Çünkü o, akıllara ‘chanson’larla gelen Fransız müziği içinde acid caz, trip hop, elektronik ve hatta punk tınılarıyla bir tünel açıp, zihnini müzikle besleyenleri peşinden sürükleyenlerden. Asıl adı Jean-Yves Prieur. Kendine Kid Loco (deli çocuk) diyor.
80’lerde başlayan müzik aşkını 90’ların başından beri Rock Radical Record, Bondage Production ve Yellow Production gibi sanatçılara prodüktörlük, Stereolab, Pulp, Mogwai, The High Llamas, Talvin Singh ve Dimitri from Paris gibi müzisyenlere remiksler yaparak sürdürüyor. Ha şu erotik kapaklı albümler mi? Onlar için bkz. ‘Kill Your Darlings’ ve ‘Jesus Life for Children Under 12 Inches’, vb.
‘Bu laflar boş, elbette tanıyorum’ diyorsanız şayet, hemen sadede gelelim... Deli çocuk, 8 Ocak Cuma akşamı, yani yarın DJ setiyle Garanti Caz Yeşili kapsamındaTamirane’de...
Şimdilik ise kendisine sorduğumuz birkaç soru ve cevabıyla bizim sayfalarımızda...
Kendinizi alternatif Fransız müziğinin inşacılarından biri gibi hissediyor musunuz?
Kesinlikle evet. Bundan 30 sene evvel, Fransa’da müzik şimdikinden çok çok farklıyken, farklı bir şeyler yapmaya ve bundan keyif almaya çalışan birkaç çocuktuk ve aramızda biraz daha büyüklerimiz vardı. O dönem hem çok keyifliydi, hem de hiç kolay değildi.
Bütün bu hikâye nasıl başladı peki?
Önce yatak odamda, 13 yaşındaydım... Sonra da Punk gruplarında gitar çalarak başladım.
Hem Kid Bravo hem de Kid Loco isimleriyle müzik yapıyorsunuz. Bu iki farklı isim müzik kariyerinizin değişik bölümlerini mi anlatıyor?
Yaptığım şarkıların altına Kid Bravo diye imza atıyorum. Kid Loco ise bir isimden çok bir müzik grubu gibi. Grubun tek üyesiyse benim...
Müziğinizin kendisi ve sunuluşu seksi  tonlar içeriyor. Neden?
Bilmiyorum aslında. Kendimi bu tarz müzikle rahat hissediyorum. Bence müzik zaten seksi olmalı...
Bir röportajınızda dans pisti için müzik yapmıyorum demişsinz. Peki ne için yapıyorsunuz?
DJ’lik yaparken dans pisti için müzik yapıyorum tabi ama kendi albümüm için şarkı yaparken iş değişiyor. O zaman hiçbir şeyin olmadığı kadar saykodelik müzik yapıyorum.
Bir şarkıya remiks yapmaya nasıl karar veriyorsunuz?
Remiks yapmak için üç neden vardır: Birincisi, iyi bir şarkıdır. İkincisi, iyi insanlar tarafından yapılmıştır. Ve üçüncüsü, iyi para veriyorlardır. Eğer iki koşul yerine geliyorsa, tamamdır, remiks yaparım...
Fransız radyolarındaki şu yüzde 40 kotası (müzik listesinin yüzde 40’ı Fransızca olmak zorunda) Fransız müziğinin yayılmasını ve gelişmesini sağlıyor mu gerçekten? Nasıl değerlendiriyorsunuz bu kotayı?
Umarım dediğin gibi çalışıyordur, ama unutma bu iyi müziğin yapılmasını sağladığı anlamına gelmez. Bu kota birkaç yıl önce çıktığında Fransız Hip Hop’unun gelişmesini sağladı. Fakat daha sonra radyolar Fransızca Hip Hop çalmayı bıraktı. Ve şimdi geldiğimiz nokta 30 yıl önceki müzik piyasasıyla aynı.
Peki ‘Fransız müziği’ni nasıl tanımlarsınız?
Tanımlayamam; çünkü pek dinlediğim söylenemez.
Türkiye performansınızda bizi neler bekliyor?
Yüksek sesli mükemmel bir dans müziği...

15 Temmuz 2011 Cuma

Kırmızı bir cinayetin dansı

21.01.2010 (Radikal)




Çok zengin bir adam bir gün çok güzel bir kadınla evlenmiş. Adamın 40 odalı bir evi varmış. Karısına "buradaki 39 odanın tüm nimetlerinden yararlanabilirsin" demiş; "ama sakın 40'ıncı odaya girme". Kadın ertesi sabah, başlamış kapıları açmaya... Bir, iki, üç... Odalardan paha biçilmez mücevherler, benzersiz kıyafetler çıkıyormuş. 39 odanın da kapısını açan kadın, dayanamayıp 40’ıncıya da bakmış. Odanın duvarlarında kesik kadın başları asılıymış. Akşam kocası gelmiş. 40’ıncı odanın da açıldığını görünce, kadını odaya çağırmış ve duvardaki boş alana kafasını yerleştirmiş...
40’ıncı odada birikenler
Bir arkadaşımın söylediği “Bir duduk sesi duyan her Ermeni’nin mutlaka içi burkulur. O ses 40’ıncı odamızda biriktirip, üzerine kilit vurduğumuz hikâyeleri anımsatır çünkü” sözleriyle, çok daha kolay anlamlandırabildiğim bu hikâyeyi, önceki gece Fransız Kültür’ün sahnesindeki Talin Büyükkürkciyan anlattı izleyenlerine. 19 Ocak 2007’de sırtından vurularak öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için, Fransız yazar Charles Perrault’nun bir masalından esinlenerek tasarladığı ve Ermenice türkülerle bezediği dans gösterisi ‘Kırkıncı Kapıyı Açarsan’la küçük bir kız çocuğu masumluğunda anlatıyordu kendi ve kendisiyle aynı tarihe sahip insanların hikâyesini. Yazının bundan sonrasında Talin diye anılacak olması da bundan.
Talin  kırmızı bir pantalon ve kırmızı batik bir bluzle karşımıza geçti, birkaç dakika süren ve bir süre anlam veremediğimiz vücut hareketleri bizi kırmızı üzerine düşüncelere daldırırken, vücudun bütün uzuvlarına tek tek yabancılaştırdı, bütün ve parça ikiliğini anlatıyordu... Derken arkadaki perdede eski oldukları anlaşılan fotoğraflar belirmeye başladı. “Bu benim anneannem” dedi Talin. “Bu da dedem”, “Soldan üçüncü babam, 23 Nisan müsameresinde. Burada da bir çocuğun vaftiz annesi babası olmuşlar, annem ve babam. Burada da babam kilisede...” Herkesin evinde olan, sıradan bir aile albümüydü... Tüm fotoğrafların bir ortak noktası vardı: Hepsi Anadolu topraklarında çekilmişti. “En sevdiğim zamanlar paskalyalardı; çünkü kırmızı kıyafetler giyerdim” deyince, şu kırmızı üzerine daldığımız düşünceleri genişletti.
Ali topu Agop’a at
Ve kırmızı bir rulo bant aldı eline. Yere Hrant Dink’in cansız bedeninin çevresine tebeşirle çekilen resmi çizdi. “Siz aynı beden içinde iki kişi olabilir misiniz? İki kişilik sevebilir misiniz?” diye soruyordu, resmin içinde gelip-giderken. Sonra ürkütücü bir sükûnetle, bantları söktü ve top yaptı. Şimdi oyun zamanıydı. “Haydi bir oyun oynayalım, topu tutanlar ismini söylesin” Şu güzel kitabın ismi gibi Ali topu Agop’a atıyordu gerçekten. Sonra benle başlayan cümleler, sevdiğimiz şeyleri anlatan cümleler. 'Kulaklarımız sağır olsa da duymasaydık' dedirten o cümle ise, sevmediklerimiz söylenirken geldi: “Ben çok sevdiğim birinin sırtından vurulmasını hiç sevmiyorum.”

Müziğin kara kedisinden isyan teşviki!

05.05.2010 (Radikal)


Film ve tiyatro müzikleriyle ve kimi zaman da Akbank Sanat ve Borusan Müzik Evi’nde düzenlediği klasik müzik atölyeleriyle hatırlayacağınız Alper Maral, şu sıralar ilk solo albümü ‘Elektroakustisch!’le karşımızda. 20 seneyi aşan profesyonel müzik hayatında ve çeşitli üniversitelerde yürüttüğü öğretim görevlisi sorumluluğuyla ayakları yere basan muhalifliğini gözler önüne seren Maral’ın bu ilk solo çalışması, bana kalırsa onun içindeki ‘kara kedi’liği iyiden iyiye ön plana çıkarıyor.
‘Elektroakustisch!’te elekrtonik tınılar hakim, ancak yer yer akustik sesler de geliyor kulağınıza. Bununlara doğal sesler eşlik ediyor. Kategorize edilmesi zor; hafıza tazeleyici, doğru diye ‘öğretilen’i alaşağı edici, şaşırtıcı ve isyana teşvik edici bir müzik bu...
Albümü elinize aldığınızdaysa ‘Beynini Patlatırım!’, ‘Psikopat Çokkafa’, ‘Çocuklarımı Hemen Öldürüp Bu Şehir’den Uzaklaşmalıyım’, ‘Çocukların (Bıçakla) Biçilmesi’ gibi birbirinden ‘vahşi’ şarkı sözleriyle dikkat çekiyor... Hal böyle olunca muhabir de dayanamayıp, Alper Maral’ın kapısına dayanıyor. Sonra da bunlar konuşuluyor...
Sizin de bir parçası olduğunuz elektronik müzik İstanbul dışına çıkar mı sizce?
İstanbul dışına şahane çıkar. Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinde, genel geçer konvansiyonlardan sıkılmış birçok insan var. Bu insanların İstiklal Caddesi’nde dolanmamaları, onları belli kitlelerin göz ardı etmesine neden oluyor. Oysa bizim bu çalışmamız daha çıkmadan İzmir’de, Konya’da, Antalya’da insanlar haberdardı. Biliyorum ki Van, Diyarbakır, Samsun ve Trabzon’da bizim bu çalışmamızdan haz alan insanlar vardır.
Sizin müzik anlayışınızla çarpışınca insan bozuk sandığının bozuk olmadığını, düzgün sandığınınsa düzgün olmadığını fark ediyor. Çabanız doğru bildiğimizi alaşağı etmek mi?
Kaosla kosmosun iç içe olduğu başka bir düzen algısıyla tanışık ve barışıksanız, doğru yerdesiniz. Önkabullerle bir meselem var. Kaba kategorizasyonların hiçbirine sokamayacağımız bir müzik bu. En temel konvansiyona karşı bir müzik bu: Kalıcılık...  Alışılagelmiş formda ‘baş yapıt’ olarak taçlandırılıp, tarihe mal edilmesi tasarlanmış yapıtlarla müzik eğitimimizi kapattık. Bu öyle değil işte; yapıtım da her canlı gibi belli bir sürece dahil oluyor, onunla beraber yaşıyor ve yitip gitmesi de beklediğim; hatta umduğum bir şey...
Kalıcı olması gibi bir kaygınız yoksa eserlerinizi neden CD’ye basıyorsunuz?
Sadece bir süreliğine, bu yaşanmışlıkların başka insanlarla paylaşılması amacıyla CD’ye basılıyor.
Albüm neden bu kadar ‘şiddet’li ve ‘karanlık’?
Şiddete kökten karşı olduğumuz için ifşası bu kadar şiddetli. Kesif karanlık içinde yaşıyoruz. Bu albüm kesinlikle karanlık, kesif, zifir, sert, geçimsiz, bir çok açıdan... Kendi hayatımda tam tersi bir insanım. Bir uğultu, sancı var ortalıkta; ama herkes bu yokmuş gibi davranıyor; ben bu müziği bu nedenle yapıyorum.
Politikayı bu denli önemseyen biri olarak, örgütlü müsünüz?
Elinizdeki ürün, bu güne kadar gördüğünüz en politik müzik ürünüdür. Çünkü politik müziğin son derece hımbıl, belli kodlara indirgeyici biçimlerine tepki duyuyorum. İnsanlar ve fikirleri değerli olabilir ama bunun müziğe yansımaları genellikle sefalet oluyor. Her adımım; kurum ve insanlarla, öğrencilerimle sürdürdüğüm ilişki, son derece ilkeli ve politik. Politik derken, o parti bu parti değil. Çünkü insanın asıl var oluşlarıyla yansıttığı politikliği çok daha önemli buluyorum. Benim üniversitelerde ders vermem, miting klasmanında gönül rahatlığıyla yer bulabilir. Bu albüm günümüz müzik konvansiyonlarına inaden oluşturulmuş bir manifesto olarak okunabilir. Çok sevdiğim hocam Ahmet Yürür önderliğinde sürdürdüğümüz Yeni Müzik Kooperatifi de bir örgüttür.
Müziğin toplumsal hafızaya nasıl bir etkisi var sizce?
Toplumsal hafızamız çok düşük olduğu için onu bir şekilde kurcalayacak bir seçki var bu albümde. ‘Aman Obama geldi’ diyorlar ama politikada bir değişiklik yok. Albümde ‘Bush!agamemnon’ adlı parçada geri vokalde Bay Bush’un olmasının bir anlamı var. Onun Irak işgalini müjdelediği, ‘diplomatik çaba’ ifadesini samimiyetsizliğinden ötürü düzgün söyleyemediği, kekelediği konuşmasını herkes unuttu. Şimdi masanın üstünde benim tuhaf albümümü gören insanlar bunu hatırlamak durumunda. Hiç ‘hah hih’ gülelim, eğlenelim albümü değil, kusura bakmasınlar. Belki bir gün biraz daha ferahlarsam onu da yaparım. Toplumsal hafızamızın güdüklüğüne verdiğim zarardan da öğünç duyarım.
Öğrencilerle aranız nasıl?
Direkt öz çocuğum gibiler. Dışarıdan anlaşılacak gibi bir şey değil. Hissettiğim öğretmen-öğrenci ilişkisi aslında bir hayat klavuzluğudur. Sizin orada piyano öğretmeniz önemli değildir, siz yaşamda nasıl durulabileceğini göstermekle yükümlüsünüz. Bu lafta kolay, yapması çok zor bir şeydir. Öğrenci de tam sadakatle bunu almak durumundadır. Bu da nadir karşılaşılan bir şey. Öğrenci hocayı bir an evvel kafasına basılıp zıplanacak bir rampa olarak gördüğü taktirde öğretmenin hiçbir şeyini alamaz.
Elektroakustisch!/ Alper Maral/ A.K. Müzik

Çilekeş'in bilinçaltından çıkanlar

29.07.2010 (Radikal)


Bir türün içine hapsetmeye çalışmadım hiç. Ama anlamlandırmaya çalıştığım kesin. Beş paraya satılan CD ’yi müzik çalara takıp dört duvar arasında dinlemeye başladım önce, keyif aldım; ama anlamlandırma çabam başarılı olamadı. Sonra internetten mp3 ’ünü indirdim, sokaklara çıktım. O gün o sokaktaki yürüyüşüm bir filmin parçası olsaydı eğer, mutlak surette sahnenin arkasına koyacağım müzik o albümden olurdu. Zihnim berraklaşmaktaydı. Zaman geçti, albümün sonlarına geldim. Sokağın orta yerinde dört-beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir çocuk beklenmedik bir şekilde kollarını açıp manalı-manasız bir çığlık attı, gülümsedim... Tesadüf bu ya, birkaç saniye sonra aynı çığlığı Çilekeş’in yeni albümü ‘Histeri Çalışmaları’nda duydum.
“Hayatı çekilir kılan şey ‘öngörülemez’ olması” diye düşündüm. Sanırım albümü dinlerken heyecanlanmamın sebebi de buydu. Histeri çalışmaları başından sonuna, dibinden ucuna kadar, müzikte ‘uyumsuzluğun’ ve ‘öngörülemezliğin’ hatta ‘yapı’ dışına çıkmanın haşarılığıyla örülü... Kartonette de yazıldığı gibi albümdeki müzik ‘aklın ötesinden dönüp gelen’di. İşte bu nedenle olacak ki, müzik marketlerde 5 liraya satılan albüm, grubun resmi internet sitesinden de ücretsiz indirilebiliyordu...
Taksim Meydanı’nda başlayan bireysel ‘Histeri Çalışmaları’ hikâyem Kumbaracı Yokuşu’na geldiğimde son buldu. Yokuşta Stüdyo 101’in kapısını çaldım, gruptan Görkem Karabudak, Ali Güçlü Şimşek ve Cumhur Avcil ’le ‘hepimizin’ ‘Histeri Çalışmaları ’nı konuştuk...
Bu albümde müzikte ‘yapı’yla derdiniz ön plana çıkmış, ne dersiniz?
Ali: Müzikle olan başlangıçtaki ve günümüzdeki iletişim biçimlerimiz arasındaki en büyük fark seslerin bireyleşmesine dair biraz. İlk önce gitara dokunuyorduk belki, bağırıp çağırıyorduk bir anlamda. Bir süre sonra sese saygı göstermek, sesle tanışmak geldi. Albümün hikâyesi (gerçeği diyeyim, hikâye deyince sanki çalışılmış bir şey gibi oluyor) bir bilinçaltı çalışması aslında... Bazı keşiflerin bazı yüzleşmelerin sonucu ve karşılaştığın şeyler de bildiğimiz popüler şeylere denk gelmiyor haliyle. Özellikle bir deneysellik içinde, ‘aman da kimsenin basmadığı şeyleri basalım’ diye gerçekleşmedi. Bir şekilde stüdyoda müzikle vakit geçirerek, müziği yaşayarak oluştu albüm. Çok bir bok yaptığımızdan değil, biz böyle bir şey yaşadık ve paylaşıyoruz...
Prodüktörlüğü de sizin yapmanızın nedeni özgür olmak istemeniz mi?
Görkem: 2005’te çıkan ‘Katil Dans’ albümümüzü kaotik yapısı bu albümün habercisi gibiydi. Daha önce çalıştığımız Volkan Başaran ve Tarkan Gözübüyük’le çok şey öğrendiğimiz keyifli zamanlar geçirdik. Biz zaten kendi içimizde bir şeyleri nasıl istediğimize dair her şeye karar verip, onların bir grup elemanı gibi bizimle olmalarını istiyorduk. Dışarıdan bir gözle bakıp da bize yapmamamız gerekenleri söyleyen insanlar değillerdi. Şimdi ise eğer bir hata bile yapacaksak bunu engelleyen birinin olmamasını istedik. Çünkü biz neysek son derece çıplaklık içinde olduğu gibi aracısız paylaşmak istedik. Biz kendi içimizde de bir kontrol mekanizması oluşturmadık. Mükemmel bir sound arayışımız yoktu. Nasıl çalıyorsak nasıl duymak istiyor ve hatta istemiyorsak onu paylaştık.
Albümde kayıt aşamasından sonra hiçbir oynama, ekleme, çıkarma yapmadınız. 
Ali: Bu albümün herhangibir yerinde edit yok, sonradan eklenmiş bir şey yok, her şey olduğu gibi, her şey leş, her şey bazen çok temiz, bazen çok karışık, bazen çok sade... Bu bir düşünce yapısı gibi, bir psikologla seans gibi... Tatlı gitgeller var...
Neden internetten ücretsiz indirilebiliyor albüm?
Ali: Gerçekliğin sosyo ekonomiyle alakası olmadığı için parayla satılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Önceki deneyim ve keşiflerimizden biliyoruz ki bu piyasa içinde  ‘gerçek’ olan bir şey yok. Herhangibir müzik parçasının satılması kadar saçma bir şey olamaz. Müziği zaten bir CD’ye sokuşturmak terbiyesizlikken,  ‘Biz müzik yaptık. Alın, siz de bunu satın’ demek, sadece piyasalaşmış bir düzenin öğesi...
Bütün bu söylediklerinizden ‘dinleyicinin bu albümü anlasın’ diye bir kaygı taşımadığınızı hissediyorum.
Ali: Zaten orada büyük bir huzur var. Senin bir sesi duyduğunda yaşadığın şeyi asla kimse yaşayamaz. Yüzyıllarca besteciler yazdıkları şeylerin çalınmasını asla beğenmediler, ama asla onların istediği gibi çalınamaz. Demek ki ne? İç dünyadan dış dünyaya çıktığı anda herkesin müziği kendi içinde yaşaması ve anlamlandırmasına pay bırakmak, saygı göstermek gerek. Yani bu albümü beğenmen kadar güzel ve mutlu edici bir şey olamaz; ama birilerinin de albümü beğenmemesi bir o kadar anlamlı. Çünkü bir şey için  ‘anladım’ denmesi en büyük tehlike.

Tedirginlik ve huzur bir arada

19.09.2010 (Radikal)



Uzun uzun durup beyaz bir kâğıda baktırıyor insanı. “Yavaş yavaş ölmek kendini vurmaktan daha iyi çünkü...” diyor bir şarkıda Stuart A. Staples. Üzerine ne söylenebilir ki? İki göz iki çeşme ağlatan değil; çaresizliğin susturduğu yalnızlık anlarını anlatıyor Tindersticks. İşte belki de o yüzden bu kadar sakin bir sesi var Staples’in.
1990’ların başından beri hayatımızda Tindersticks. Şarkı sözleriyle duygu dünyamızı harekete geçirirken caz ve rock’la beslenen, zaman zaman bu iki türün etkisini azaltıp soul parçalar üreten İngiliz grup, şimdiye kadar gerçekleşen eklenmeler ve ‘çıkma’lardan sonra şimdi, Stuart A. Staples, David Boulter ve Neil Fraser’dan oluşuyor.
Tindersticks’in o ‘ağır’ şarkı sözlerini yazan Staples’le 20-21 Eylül’de Babylon’da verecekleri konserler öncesi bir akşam vakti telefonla konuştuk.


Tindersticks’in parçaları, hüznün ve yalnızlığın kolektifleşmesi gibi. Sizse solo albümleriniz için “Bu şarkılar bir kayboluş arayışı ve onların evden; Londra’dan uzakta olmaları gerektiğini hissettim” diye yazmıştınız. Açık ki daha derin bir yalnızlık aramaktaydınız. Aradığınızı bulabildiniz mi?
Bir yeri terk etmek daimi bir arayışın kapılarını aralar. Bu daimi arayış da insanın kendine daha yakın olmasını sağlar. Sadece sana ait olan şarkılarda sadece kendini anlatmak ise kendini çok daha yakından tanımana neden olur. Bir şeyi tek başına yaparken bazen onu dizginleyemezsin, asla öngörmediğin yerlere doğru uzanır. İşte gerçek şaşkınlığı da ancak bu sayede yaşarsın. Sanırım bu solo albümleri yaparken durup tek başıma gerilere bakmak istedim. Bu sorumluluğu tek başına üstlenmek hiç kolay değil. Bunların ötesinde bir albümün her şeyiyle tek başına ilgilenmek de çok zor bir iş. Bütün bunları yaşamak istedim.
Zaman içinde Tindersticks’in grup elemanlarında değişiklikler yaşandı. Fakat grubun ruhu hiç değişmedi. Bize o ruhu tarif eder misiniz?
Elbette değişmedi. Bunun sebebi ise grubun ortak kalbiydi. Bizim grubu oluşturmamızın öncesine dayanan güçlü bir ilişkimiz vardı; ki grubun kalbini de bu yarattı. Grupta birlikteyken de stüdyoda, sahnede, her yerde bir sorumluluk paylaştık. Bu paylaşım bizi biraz daha birbirimize yaklaştırdı, aramızda sağlam bir güven oluşturdu. Az önce bahsettiğim kalp gruba giren çıkan yedi kişinin ortak kalbiydi, hepsi harika müzisyenlerdi. Sayımız azalsa da o kalp hâlâ yedi kişilik.
Kimileri müziğinizi özellikle içindeki soul etkilerini referans göstererek kolay buluyor. Sizce dinleyiciniz müziğinizle kolay ilişki kurabiliyor mu?
Benim bile müziğimle kolay bir ilişkim yok. Herhalde dinleyicinin de yoktur. Bizim müziğimizde tedirginlik ve huzur bir aradadır. Bu nedenle bir an kolay olur, bir an zor. Müzik homojen bir bütün değil ki... Müzikte anlar var... Ve hepsi birbirinden farklı.
Bir röportajda “Şu anda hiçbir hayalim yok” dediğinizi hatırlıyorum. Bunca yıldan sonra hâlâ hayaliniz yok mu?
Yaşamak hayaller ve gerçekliğin ortasında bir alanda olmak demektir. O nedenle her an bir hayale sahipsinizdir. Kafanızdaki düşünceler bazen bu hayalin bazense gerşekliğin parçası olur. ‘Şu anda hiçbir hayalim yok’ derim, bir başka anda hayallerim olur.
Son iki albümünüzü Fransa’daki stüdyonuzda kaydettiniz. Fransa’nın müziğinizi etkileyen özel bir tadı var mı? Mekân olgusunun bizatihi kendisi etkidir. Londra son derece kalabalık bir yer. Öyle bir çevreyi bırakmak ve daha sakin bir yere gitmek önemli tabii. Bir stüdyo içinde çalışsak da dış dünyanın etkisi büyük. Bazen kökten değişiklikler yapmak gerekir. Ama şunu da unutmamak lazım, hayatın kendisi insan istese de istemese de zaten her an bize değişimi sunar.
Pek çok albümünüzde konuk vokalleriniz oluyor. Onların müziğinize nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz?
Özellikle son albümde konuk vokallerin etkisi büyük oldu. İlk albümde çok önemli bir yere sahip değildi örneğin. Albüme konuk vokal almak çok mahrem bir bölgeye birini sokmak demek. Ki bu da müzisyenle aramızda önemli bir bağ oluşturuyor.
‘The Hungary Saw’ albümünüzde ilk yıllarınızdaki müzikal sadeliğe geri dönmüş, kasvetli havanızdan biraz sıyrılmıştınız. Yeni albüm ‘Falling Down the Mountain’de de bu konsepti korumuş gibi görünüyorsunuz...
Falling Down the Mountain’i kaydettmeden önce konser turumuzu henüz bitirmiştik ve bir enerjiyle yüklüydük. Değişik bölgelerin müziklerini keşfettik. Bu albüm bizim için bir kırılma noktası. Daha önce hiç olmadığımız kadar enerjiğiz.
Bunca başarılı albümün ardından, yeni bir albüm yaparken omuzlarınızda bir sorumluluk hissediyor musunuz?
Müzik yaparken insanlar beğensin diye yapmazsın ki... Sana gelen ilhamı yansıtırsın. Bir çeşit deneydir o... İşimizi iyi yapmak konusunda bir sorumluluğumuz var elbette, ama bu sorumluluk kaygıya dönüşmüyor.
Gruptan kemancu Dickon Hinchiffe ayrıldıktan sonra yerine bir kemancı almadınız. Neden?
Dickon çok özel ve yetenekli bir kemancıydı. Ondan hemen sonra başka bir kemancı almak konusunda çok dikkatli davranmamız gerekiyordu. Zeten şu anda parçalar daha çok gitar ağırlıklı. Yeniden bir kemancıya ihtiyacımız olursa alırız tabii.
Pek çok dinleyiciniz gibi ben de yaptığınız şarkılarda kendi hislerinizi anlattığınızı düşünüyorum. Hislerinizi tariflemek ve bunu insanlarla paylaşmak sizi rahatlatıyor mu?
Evet, rahatlatıyor doğru; ama yeterli değil. Eğer bunu yapmasaydım çıldırırdım.
Yeni albümde bir şarkıda “Beni üzen hiçbir zaman sahip olamadığım aşk değil, içtiğim şarap” diyorsunuz. En çok hangi marka şarap seversiniz?
Bordeaux şarabı severim. Ama zaman zaman başka şarapları da çok beğendiğim oluyor.

'İstanbul'un bir sesi varmış'

25.01.2011 (Radikal)




Eserlerin icracının ya da bestecinin ait olduğu topraklarla bütünleşmesini çok önemsiyorsunuz. Aksi takdirde ortaya çıkan iğretiliği tarifl eder misiniz? 
Türkiye konumu itibarıyla yüzü birbirinden çok farklı yönlere dönük bir ülke, hatta bazen aynı anda birden çok yöne bakıyoruz. Bu hem zenginlik hem de karmaşık bir duruş. Genel olarak müzik üretiminin veya icrasının şöyle ya da böyle olması gerekliliği dikte edilemez; ki Türkiye’ye hiç edilmemeli! Ülkemizin kültürü, müzik gelenekleri ile doğal, organik bağlar kuran müzikler seslendirmek benim için daha önemli. Bu çok ilginç bir alan, hem icracılar hem de besteciler için. Laboratuvar gibi. Ancak güncel müziğimiz son derecede desteksiz, sahipsiz. Buraya yatırım yapmamız gerekiyor. İcracı-besteci ilişkileri ülkemizde gelişmemiş. Müziği çalacak olanlarla, üretenler arasındaki bağın resmi ya da özel fonlarla sağlam, akıllı projeler çerçevesinde desteklenmesi gerekiyor. Görsel sanatlara baktığınızda bunun olduğunu görüyorsunuz.
Son yıllarda bu sorunların çözülmesine yönelik çabalar görüyor musunuz? 
Bence inanılmaz bir besteci patlaması yaşıyoruz son beş yıldır. Çok güzel müzikler yazılıyor, yeni bir sesimiz var ve çok daha bireysel bir ses. Belki de bir alanın sahipsiz kalması oradaki seslerin tüm baskı ve ideolojilerden uzak kendi içinde özgürce yol almasını sağladı. İcracılar ise halen ne yazık ki muhafazakarlar. Bu ve de desteklerin olmayışı bu müziğin gün ışığına çıkmasını engelliyor.
‘İstanbul’un Ses Telleri’ projesi yaşadığımız coğrafyadaki zengin müzikal kökleri hatırlatmayı mı amaçlıyor? 
Sadece kökleri değil, dalları ve filizleri de… Aslında müzikte proje nasıl yapılır onu da göstermeye çalışıyor. İki yıllık bir çalışmanın kapsamında yeni eserlerin siparişi, bunların kaydı, albümün yayımlanması, albüm içinde sapasağlam bir denemenin yer alması, eserlerin prömiyeri, kokteyli, bunun basın tanıtımı, bir proje kataloğunun hazırlanması gibi unsurlardan oluşuyor. Proje olmayan ama proje adı altında öne sürülen hazırlığı üç gün süren tekil etkinliklere de bir cevap.
Albümde size eşlik eden icracılar ve eserlerini yorumladığınız bestecilerle nasıl bir bağ yakaladınız? Neden bu isimleri seçtiniz? 
Bestecilerin hepsi bence Türkiye’nin gerçek çizgisini ortaya koyuyor. Besteciler açısından iki farklı kuşak gözettik, 40’lı ve 30’lu yaşlar gibi, hocalar ya da onların öğrencileri gibi. Yorumcular ise ağırlıklı olarak benim düzenli olarak çalıştığım müzisyenler...
Arpta bilinenin ötesine geçme çabanızın kökleri nasıl bir düşünce yapısına dayanıyor? 
Ben arpın çoğul bir kimlik geliştirmesinden yanayım çünkü kendi müzik merakımın biraz böyle… Pek çok müzik geleneğine meraklıyım. Dinlediğim müziklerin içine, uygun olduğu durumlarda, icracı olarak da girmeyi seviyorum. 25 Kasım- 25 Aralık arasında hayata geçirdiğim üç proje, ki üçü de dünya prömiyeriydi, sanırım bu durumu biraz açıklar nitelikte. Erdem Helvacıoğlu ile gerçekleştirdiğimiz ‘Alem-i Aks-i Seda’da çeng, kelt arpı, klasik batı müziği konser arpı ve de elektro arp kullandık ve bu çalgı çeşitliliğini, elektronik müzik, doğaçlamalar, ileri tekniklerin çerçevesinde bir ses evreni olarak işledik. İstanbul’un Ses Telleri’nde ise, arp ile İstanbul ilk kez bu kadar yakınlaşıyor. Cafe Tango ise, tango tutkumu, bir yerde de geleneksel müziklere olan tutkumu özetliyor.
Proje sizin halihazırda yaşamakta olduğunuz kentle ilişkinizi değiştirdi mi? Yeni anlamlar, yeni sorular ve cevaplar buldunuz mu örneğin? 
Evet kesinlikle buldum. Özkan Manav’ın ‘Güvercinler’i sayesinde güvercinlere farklı gözlerle bakıyorum, çünkü onların hareketlerini ben arpla çaldım! Uçarsu’nun ‘Issız Çocukları’ sokakta yaşayan çocukların psikolojilerine dair ışık tuttu bana, İstanbul’un kalabalığı içinde onları daha yakından görebiliyorum şimdi. Arda Agoşyan’ın Yerebatan’ı, İstanbul’un coğrafi konumu ve ‘sesi’ hakkında da çok söz söylüyor. İstanbul’un bir sesi varmış, onu daha iyi duymamı sağladı. Turgay Erdener’in ‘İstanbul’un Ağaçları’ sayesinde ağaçlara daha çok bakıyor, baktıkça konuştuklarını duyar gibi oluyorum. Barış Perker ‘Yedi Resimle’ İstanbul dedi. İstanbul’un halini, günlük hayatın seslerini dile getirdi, bu tür durumları daha yakından hissediyorum şimdi.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

‘Beni en çok üniversiteliler dinliyor’

2010 (Raikal-Akbank Caz Eki)

Önümüzdeki günlerde İzmir, Ankara, Eskişehir ve Gaziantep’te Selen Gülün’ü dinleyecek üniversite öğrencilerinin büyük bölümü o konseri kampüslerine götüren Akbank Caz’la yaşıt.
20 yıllık festivalin ‘Kampüs’te Caz’ ayağı geçen sene başladı. Şanslı okullarsa İstanbul’daydı. Bu sene ise Anadolu, Hacettepe, Ege, Ekonomi ve Gaziantep Üniversitesi’nde bir ilk yaşayacak Akbank Caz.
Sahnede son günlerde yeni albümü ‘Answers’la adından sıklıkla söz edilen ve Bilgi Üniversitesi’nde müzik teorisi ve kompozisyon dersleri veren Selen Gülün olacak. Kendisine elektrobas’ta Patrick Zambonin ve davulda Ediz Hafızoğlu eşlik edecek.
Selen Gülün’le ‘beni en çok dinleyenler’ dediği üniversitelilere vereceği konserlerden önce biraz kampüs biraz caz konuştuk...
Eğitimciliğiniz ve konser piyanistliğinizin sizin için ayrı yerlerde durmuyor, ikisi bir bütün. Yine de kampüste vereceğiniz konserlerde eğitimci kimliğiniz nedeniyle farklı hissedecek misiniz?
Öğrencilerle birlikte iş yapmayı çok seviyorum. Daha önce çalmadığım üniversitelerde çalacağım. Kampüste Caz serisi için benim adımın geçmesi tesadüf değil. Öğrencilerle samimi diyaloğumun sahneye taşınacağını düşünmüşler. Çalarken aynı zamanda müziği anlatma ve soru alabilmeye kadar gidebilecek yakınlık içinde geçecek bu konserler. Yeni bir albüm çıkarmışken, benim için de pek çok kişiye ulaşabilmek harika olacak.
Yeni albüm demişken, Answers bir takım sorulara cevaplar aradığınızı söylediğiniz bir albüm. Öğrencilerle diyaloğunuza ve müziğinize bakarak, hayatta bulduğunuz en önemli cevabın ‘tahammül’ ve ‘sevgi’ olduğunu söyleyebilir miyiz?
Doğru olabilir. Özellikle tahammül zamanla öğrenilen bir şey. Sabırla çalışmak, öğrenmek, aramak, süreci sürekli yeniden yaşamak ve yapılandırmak gerekir tahammül için. Ayrıca bu işi herhalde ancak yaşadığın ortamı, her anı sevgiyle karşılarsan yapabilirsin.
Üniversitelerin kantinlerinde öğrencilere dayatılan müziğin son derece kalitesiz olduğu bir ortamda, Akbank Caz ne hedefliyor ki festivalde böylesi bir ayağı oturtmaya çalışıyor?
Kampüste Caz’ın en önemli özelliği elde edilen gelirin kampüslere bırakılacak olması. Akbank Caz bu projeyi çok önemsiyor ve devam etmek istiyor. Gözleminizin yanında enteresan bir şey var: Beni en çok üniversite öğrencileri dinliyor. Onlardan bir sürü e-mail alıyorum. “Biletimi aldım. İlk defa caz konserine gideceğim. Çok heyecanlıyım” diyor bir tanesi. Cazın korkulacak bir müzik olmadığını böylelikle herkes görecek.
Müzik konusundaki bilgisizliğe hiç burun kıvırmıyor, bilakis üzerine gidiyorsunuz. Üniversite öğrencileri tarafından bu kadar sevilmeniz tesadüf olmasa gerek...
Paylaşmak çok önemli. Ben müzik bilgisine çok kolay ulaşamadım hayatta. Çok mücadele etmek zorunda kaldım. İnsanların ağzından kendini geliştirebilecek bir kelime almak için yapmadığım şey kalmamıştır. Herkes bilgiye çok zor ulaştığı için paylaşmak istemiyor. Bilgiyi kendisine saklıyor, ‘benim hazinem bu’ diyor. Bu bende hiç yok. Öğrencilerle birlikte sen de çok şey öğreniyorsun. Öğle çok şey geri dönüyor ki sana. Mesela dün Ozan Musluoğlu’nu gördüm. Yanımdaki arkadaşıma şöyle dedi: “Albümümün ilk parçası Selen Gülün’e armoni projesi olarak yazdığım eserlerden biridir.” Alp Ersönmez için de böyle, biliyorum. O kadar çok isim sayabilirim ki...
Konserlerde bir başka öğrenciniz Ediz Hafızoğlu’yla birlikte çalacaksınız. Bu da bir başka keyif olmalı...
Yiğit Osman da öğrencimdi. Öğrencilerimle çalıyorum çok uzun zamandır... Serhan Erkol var mesela... O kadar harika bir his ki... Ahmet Türkmenoğlu’nu turneye götürmüştüm Litvanya’ya, Rusya’ya... Zamanında Berklee’de okurken caz kompozisyon hocam “Yapabileceğin en akıllıca iş üniversiteye girmek olur, genç insanlarla çal. Onlar için hem tecrübe oluyorsun hem de her zaman çalacak adamın oluyor” demişti. Öğrencilerim benim arkadaşlarım şimdi, çok yakın arkadaşlarım...
Son dönemde Türkiye’de klasik müzik ve cazın hem eğitim hem de bir albüm yaptığında sana sahip çıkacak bir firma bulmak açısından ciddi ölçüde geliştiğine katılır mısınız?
Bir zamanlar albüm yapacak firma bulmak çok zordu tabii. Şu anda alternatif müzik şirketlerinin durumu CD satışlarıyla doğru orantılı değil. Büyük müzik şirketleri çok büyük maddi kayıplar yaşıyorlar. Daha underground işler yapan insanlar için daha fazla alternatif olmaya başladı. Çünkü kendi kişisel şirketlerini kurmaya başladı insanlar. Mesela Ediz (Hafızoğlu) Alper Yılmaz’ın albümünü çıkarıyor şimdi kendi şirketinden.
Dünya genelinde de bağımsız firmaların hala iş yaptığını görüyoruz. Naxos’un kurucusu Klaus Heymann geçenlerde verdiği bir röportajda ‘siz pop müzikteki albüm satışı düşüşlerine bakmayın, biz caz ve klasikte yükselen bir ivmede albüm satmaya devam ediyoruz’ demişti...
Daha geçen gün ‘All About Jazz’a girdim Nik Bartsch’nin yeni albümüne bakmak için, o kadar çok yeni albüm vardı ki ve daha gelecek olanlar... İnanılmaz! Eskiden bu kadar çok albüm çıkmıyordu. Bu kadar çok insan bu kadar çok albüm çıkardığına göre mutlaka birilerine ulaşıyordur. Ulaştığını da şuradan biliyoruz: Mesela Japonya’dan insanlar mail atıp, ‘radyo programı yapıyorum, bir CD’nizi yollar mısınız?’ diye soruyorlar. Globalizmin belki de en doğru düzgün işlediği alan bu, insanlara ulaşabilmek...
Üçüncü dünya ülkelerindeki cazcıların bir bölümü müziklerini etnik öğeler kullanarak pazarlıyor. Avrupa da onlardan bunu bekliyor. Sizin müziğinizde böylesi öğeler ön plana çıkmıyor. Yurt dışında sizden ‘etnik’ olmanız bekleniyor mu?
Bekleniyor. Senden CD istiyorlar, yolluyorsun. Vilniuz caz festivali mesela, Wayne Shorter Quartet’ten önce sahneye çıkıyorsun, sonra seni yemeğe götürüyorlar. ‘Biraz sürpriz oldu tabii, hiç Türk öğeleri yoktu içinde’ diyorlar. Hep böyle bir beklenti var. Bir de kadın sanatçı olduğun için muhakkak Aziza Mustafa Zadeh gibi bir takım numaralar yapacaksın sanıyorlar. Ama ben hiçbir zaman öyle bir şey arzulamadım. Benim müzik anlayışımda daha evrensel bir bakış açısı var.
Cazcılar yalnızca cazın köklerinden değil, geleceğin müziğinden de besleniyorlar. Siz nerelere bakıyorsunuz?
Ben yeni müziğe çok meraklıyım. Bu konuda ders verdiğim alan da caz değil, çağdaş müzik besteciliği. Bütün dünyada kim ne kaydediyor merakla bakıyorum. Çok acayip müzikler yapılıyor artık. Elektronik müziğin getirdiği ses sınırlarıyla akustik müziğin ses sınırları birbirine çok yakın aslında. En futuristik planda ne varsa müzikte oralarda dolanıyorum. Kulaklarım hep açık.
‘Yaşadıklarımı caza dönüştürüyorum’ diyenlerden değilsiniz. Sizin müziğinizde ne var yaşadıklarınız ve yaşamadıklarınız mı?
Yaşamadıklarım daha çok hatta... Ben normalde çok yüksek sesle konuşan, eli kolu hep yukarıda, heyecanlı biriyim. Ama müziğim medium ve daha yavaş tempolarda. Demirhan Baylan birgün “Acaba bu kadar yavaş tempolarda müzik yapıyor olmanın böyle bir insan olmaya arzu duymak olabilir mi?” demişti. Kesin çok ilgisi var. Orada huzur ve sakinlik arayışı var büyük ihtimalle. Şarkı sözlerimde hep ‘daha barışık olmak’ var. Müzik yaşadığınız ve yaşamak istediğiniz hayatı birleştiren bir platform.
Sizi bekleyen öğrencilere konserden önce buradan nasıl seslenirsiniz?
Gerçekten çok heyecanlanıyorum. Öyle böyle değil. Özellikle Antep’e gideceğim için... Türkiye’de ilk defa her gün başka bir yerde çalacağım. İlk defa o kadar çok insanla bir araya gelebileceğim ve çok yeni çıkmış bir albümü onlara çalabileceğim. İstanbul’dan önce hatta. Umarım konserlerden sonra arka tarafa gelir, benimle tanışır konuşur, hislerini paylaşırlar...