Akbank Caz Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akbank Caz Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2013 Cuma

‘Birbirimize hava atmaya gerek duymuyoruz’

Birgün (27.09.2013)

Fransız şansonlarının romantizmi üzerinde bir el gibi dolanan İtalyan trompetçinin sesi, onları sarıp sarmalayan İskandinav melankolisi… İtalyan trompetçi Paolo Fresu, Fransız akordeon sanatçısı Richard Galliano ve İsveçli piyanist Jan Lundgren’in 2008’de kaydettiği albümün adı Mare Nostrum, Romalıların Akdeniz’e verdiği isim: Bizim deniz. 
Proje, müzik sahnesinde duymaya aşina olduğumuz şekilde ‘kültürler ve türler arası geçişlilikten besleniyor’. Ancak Mare Nostrum, benzer bir çok albümün ‘sesleri alıp çorba yapalım’ şeklindeki tutumuna inat, ilham aldığı tür ve müzikleri hazmedip, tek, yeni ve doğal bir ses çıkarıyor. Bu ‘zor zanaat’i anlamanın en kolay yolu ekibi yarın Akbank Caz festivali kapsamında 20.30’da Cemal Reşit Rey konser salonunda izlemek. Ancak ondan önce projenin alâmetifârikasını yaratıcısından okumak isterseniz, doğru yerdesiniz. Piyanist Jan Lundgren’le konuştuk.

Ülkenizde tanınan bir tenisçiyken, o defteri kapatıp tamamen müziğe döndünüz. Nasıl verdiniz bu kararı?
Müziğe olan ilgim tenise olandan çok daha fazla büyümüştü. Aynı zamanda en yüksek kalibrede bir tenisçi olamayacağımı düşünüyordum. Yeterince iyi değildim. Profesyonel bir tenisçi olmak için büyük bir yetenek ve istek gerekiyor. Karar vermem zor olmadı yani. Aynı zamanda doğaçlamayı keşfetmiştim. Aşık olmak gibiydi…

Caz size özgürlük mü vaat etti?
Özgürlükten bahsedeceksek, müzik bir dil gibi. 15 yaşındayken cazı keşfettim. Daha önce hiç duymamıştım. Beni aşık eden bir keşifti bu. Daha önce anlamıyordum, çünkü tanımıyordum. Ama duyduğum en güzel şeydi. Kodları yıkan bir doğaçlama caz dili… Sanki bambaşka bir ülkeye gitmişim, orada aşık olmuşum ve dillerini konuşamıyormuşum…

Doğaçlamanın en hassas noktası nedir sizce?
Müziği anlamak hayat boyu süren bir yolculuk. Kendi dilinizi yaratmalısınız, ama başkaları da bunu öğrenebilmeli. Yetenek yolda karşılaştığınız zorlukları aşmanıza yardım eder. Ama duygu ve tutku yetenekten daha önemli. Tutku olmadan öğrenmeye devam edemezsiniz…

İsveçli bir müzisyen olarak Akdenizli bir projeye dahil olmak sizi zorladı mı?
Mare Nostrum Roman dilinde ‘Bizim denizimiz’ demek. Benim içinse ‘Herkesin denizleri, bütün denizler’ anlamına geliyor. Bu proje benim için İsveçli köklerimi, Paolo (Fresu) için İtalyan, Richard (Galliano) için Fransız köklerini anlatıyor… Müziğin içinde İskandinavya’yı, İsveç’i ve melankoliyi duymak mümkün…

Müzikte çok kültürlülüğe yönelme isteğiniz nasıl gelişti?

Doğal şekilde gerçekleşiyor. Zaman içinde gelişiyor. Kültürler, ülkeler arasındaki köprüler her zaman ilgimi çekmiştir. Bu müzikte de çok önemli. Dünyanın nasıl olabileceği konusunda bir model.

Eleştirmenler Mare Nostrum birlikteliğini ‘güven’ ve ‘uyum’ kelimeleriyle anlatıyor. Siz nasıl tarif ediyorsunuz?

Evet, birbirimize güvenimiz sonsuz. Ayrıca büyük saygı duyuyoruz. En önemlisi ise birbirimize hava atmaya gerek duymamamız. Müzikle iletişime geçmek son derece özgür bir alana sahip olmanızı sağlıyor. Burada yine dile benzetebiliriz. Üçümüzde farklı diller konuşuyoruz ama anlaşabiliyoruz.






26 Eylül 2013 Perşembe

Top benim diye santrafor olacak değilim


Birgün (26.09.2013)



Türkiye’de son yıllarda müziği omuzlanarak sesini yükselten ve ‘genç nesil’ diye adlandırılan caz müzisyenlerden biri o. Bestelerindeki kendine has tavrını ve derinliğini ilk albümünde dahi bize duyurmayı başarmıştı. Saksafon sanatçısı ve besteci Tamer Temel’in ikinci albümü ‘Bir Kedi Kara’nın dinleyiciyi heyecanlandırması için bu bile yeterliydi. Temel’e Serkan Özyılmaz (piyano), Volkan Topakoğlu (kontrbas), Eylül Biçer (gitar), Cem Aksel (davul) ve Kenny Wollesen’in (vibrafon) eşlik ettiği albümdeki dinledikçe anlamlanan, katman katman açılan, ustalıkla örülen sesi duyunca heyecanımız katlandı. Tamer Temel’le 26 Eylül’de Akbank Sanat’ta Akbank Caz Festivali kapmasında canlı canlı dinleme fırsatı bulabileceğimiz bu ‘ses’i konuştuk…



Sessiz sesiz ilerliyorsun. Yoğun bir tanıtım faaliyeti yürütmüyor, sosyal medyayı bunun için kullanmıyorsun. İşler bu devirde böyle yürümüyor. Bu sadeliğinin sebebi nedir?
Bu çok bilinçli bir tercih değil. Ben her zaman ‘aman fazla olmasın, insanları sıkmasın, tacize varmasın, gereksiz bir gösteriş olmasın’ diye sadeleştirmeye çalışıyorum. Öte yandan çok dışa dönük biri değilim. En çok çekindiğim şeylerden biri de hak etmediğim ilgiyi görmek, çok büyük bir şey yapmışım da paylaşıyorum gibi görünmek istemiyorum. Çok bir şey de yapmıyorum. Elimden geleni yapıyorum.

Aynı sadelik müziğine de yansıyor. Nota bolluğuna girmeden yalın besteler yapıyorsun… Benzer bir kaynaktan mı geliyor bu tavır?
Belki… Çalarken de beste yaparken de mümkün olduğu kadar sadeleşmesine ve gereksiz gevezelikten temizlenmesine çalışıyorum. O yüzden çok uğraşıyorum parçaların üzerinde. Solo çalarken de buna dikkat ediyorum. Albümde öne çıkan, şovunu yapan kimse yok; ben de dahil… Top benim diye santrafor olacak değilim. Kaleye de geçmek lazım arada… İnsanların saksofoncuyu, davulcuyu ya da basçıyı değil müziği dinlemesini istiyorum. Mesela, haddim değil ama, güzel bir sonat ya da senfoni dinlerken ‘aman kemancı ne güzel çaldı’ demiyoruz. ‘Ne güzel bir eser’ diyoruz. Ben de müziğin öyle algılanmasını istemiyorum. Caz ve klasik arasında gelip giden bir müzik benimki. O yüzden enstrümanın öne çıkması, birinin şovunu yapması gibi bir şey yok. Müziğe ne hizmet ediyorsa onu yapmaya gayret ediyorum.

Aksi olduğunda ortaya ne çıkıyor?
Birincisi, insan bir ‘kartvizit albümü’ yapmış olabilir, yani ‘kendimi göstereyim, ne kadar da çok çalıştım’ diyebilir. İkincisi hepimizin düştüğü bir hata olan müzikal mastürbasyon… Çok çalmak bunu getirebiliyor bazen. Bundan kaçınmaya çalışıyorum. Ama ne kadar kaçınmışım bunu zaman gösterecek. Öte yandan, aranan şovsa, aslında albümde var. Cem Aksel ve Serkan’ı dinlerlerse ne demek istediğimi anlayacaklar. Büyük bir ustalık var ortada.
Albümü ithaf ettiğin Ece Ayhan’la kurduğun bağı nasıl tarif edersin?
Çok sevdiğim, sanat anlayışı beni çok etkilemiş biri. İkinci Yeni tamamen öyle aslında ama Ece Ayhan’ın bir de sosyal hayatında da çok ciddi bir duruşu var. Mülksüzlüğü seçmesi, kaba solculuğa verdiği büyük cevaplar... ‘Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler’ mesela, aslında daha solcu bir şiir yoktur; ama bakıyorsun insanlar onu solcu olmamakla kapalı şiir yazmakla eleştiriyor. Ve en önemli dönemde, 70’lerin başında böyle bir şiir yazarak, sanat anlayışı ortaya koyan ve yaşayışına da bunu yansıtan biri. İzmir’de Gülçeşme’de huzurevinde öldü. Türk edebiyatının en büyük isimlerinden olan ama hayatını öyle yaşamayan biri… Sadece şiirleri değil, yazıları ve röportajlarıyla da beni çok etkilemiştir. Albüm yapmak kulüplerde çalmak gibi değil. Orada ne gerekiyorsa onu yapmak zorunda kalıyorsun. Geçimini sağlamak zorundasın. Ama albüm yapmayı hiçbir güdüyü hesaplamadan, sadece kendi müziğimi ve sanat anlayışımı ortaya koymak olarak algılıyorum. Bunu yaparken de bu insanların hareketleri, konuşmaları çok önemli bir noktada duruyor benim için. Çok düşündüm, albümü Ece Ayhan’a ithaf edeyim mi, Bir Kedi Kara parçasını koyayım mı diye… Çünkü çok hoşuma giden bir şey değil böyle şeyleri açıklamak. Ama sonra vazgeçtim. ‘Kedi kara’ metaforu benim için çok özel… Sadece tını olarak bile kulağa güzel gelen bir şey…

Müziğiyle ön plana çıkan, ‘atonal’ diye nitelenen ve çağrışımlarıyla doğaçlama hissi yaratan bir şiir Bakışsız Bir Kedi Kara… Şiirin kendi sesine de kulak verdin mi besteyi yaparken?
Şiirin birebir bestelenmiş hali değil bu. Sadece metafor olarak aldım, ama sadece ‘isim olsun’ diye de değil… İlhan Usmanbaş’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’yı direkt bestelediği güzel bir eseri var. Bense o şiiri okuduğunuzda sizde yaptığı etkiyi müzik olarak anlatmaya çalıştım.

İlk albümde de Turgut Uyar’ın ‘Büyük Saat’ine selam veren bir parça vardı… Edebiyat derinleşmek için yardım aldığın bir alan mı?
Turgut Uyar da benim için –ve hepimiz için- çok önemli bir isim. Böyle ufak göndermeleri seviyorum. Zaten hak ettikleri ilgiyi görmemişler kıyıda kalmış bir çoğu…  Ayrıca hayatı yaşarken de bazı referanslar alıyorum. Her şeyi tek başına keşfetmeye çalışmak imkânsız. Bir sürü güzel insanı kertelez gibi belirleyip, yol çizmeye çalışmak önemli.

Bir Kedi Kara’nın ilk albümden en belirgin farkı yazılı materyalin daha çok olması. Bestelerin çerçeveleri senin tarafından daha net çizilmiş. Duygu yoğunluğu bu kadar yüksek ve lirik besteleri müzisyenlere senin hissettiğin gibi çaldırmak zor olmadı mı?

Çok yazılı materyal var tabi müzikte, ama işi kolaylaştıran en önemli şey müzisyen seçimi. Bu albümdeki seçimler, bu tür bir müziği daha iyi ortaya çıkaracağını düşündüğüm insanlardı. Özellikle Cem Aksel’e ve Serkan’a bir şey anlatmak zorunda kalmadım. Hem tecrübeleri hem de kalibreleri ile  yazılı müziğin ne anlatmaya çalıştığını kolayca anlayabilecek kişiler. Genç arkadaşlar, Volkan ve Eylül de son derece başarılı. Tam olarak aklımdaki şey ortaya çıkmadığını söylediğimde de bunu bir kişilik meselesi haline getirmeyecek insanlar. Wollesen de dahil…

Çok önemli bir davulcu Keny Wollesen… Nasıl bir araya geldiniz?
İstanbul’da bir Sarp Maden konserinde… Maden onu da beni de sahneye çağırdı. Beraber çaldık. Daha sonra Türkiye’ye her geldiğinde haberleştik, benim konserlerde çaldı. Bu yıl ocak ayında biz tam stüdyoda olduğumuz tarihlerde tekrar geldi. Albümde çalmasını teklif ettim, kabul etti. Ancak davulcumuz belliydi. Wollesen, 20 yıldır hayranı olduğum bir davulcudur. Vibrafon da çaldığını biliyordum… ‘Ne yaparız’ diye düşünürken, vibrafon çalmak ister misin dedim. Birkaç parçayı ona gönderdim, bir ay sonra da geldi ve çaldı.

‘İnsanlar İkiye Ayrılır’ diye bir parça var albümde. Nedir bu iki şey?

Böyle olduğunu düşündüğüm için değil, bu düşünceye vurgu yapmak için kullandım o ifadeyi. Kayıttan bir hafta önce, Roboski için yaptım parçayı. Oradaki en önemli nokta ‘öteki’ kavramı. Türk, Kürt, doğu, batı üzerine düşünürken yaptığımız en büyük hata, insanların kendilerini tanımladıktan hemen sonra öyle tanımlamayanları söylemeleri. Buradan çıkıyor bütün problemler. Savaş var. Savaşta ikiye ayrılıyor insanlar. Ölüler ve diriler. Ölenler, ölenlere seyirci kalanlar. 
Sadece adli olay olarak bile insanın içini yakan bir şey Roboski. Savaş denen şeyin korkunçluğu ortada, bu üzerine bir korkunçluk daha ekliyor. Öte yandan çok çirkin tartışmalara konu oldu Roboski. Sanki savaş içinde ölselerdi bir sorun yoktu ama sivil olarak ölmeleri sorun oldu. Bir kısım insan bunun üzerinden siyaset yapmaya çalıştı. 
Aslında tüm dünya savaş denen karanlığın içinde. Ama bu kirli şeyin içinde sadece geçimini sağlamak için insanların ölmesi ve hâlâ o ailelerin acı çekiyor olması simgesel hale geldi. 
İlk albümde de Bağdat vardı; çünkü öyle bir süreç yaşandı gözlerimizle bir şeylerin bombalanmasını yok edilmesini gördük, izledik. Duygusal olarak inanılmaz ağır bir şey.

İlk albümün kayıtlarını Barselona’da yapmıştın. Bu sefer Türkiye’de gönlüne göre bir stüdyo bulmuşsun…

Yine mümkündü yurt dışına gitmek ama artık burada bir şeyleri çözmemiz lazım. Ben kayıttan bir buçuk sene önce araştırma yapmaya başlamıştım. A.K. Müzik beni Can Karadoğan’la tanıştırdı. Kayıt eğer güzel olduysa onun başarısıdır. Çünkü çok anlayışlı, karşısındakinin ne istediğini çok iyi dinleyen biri. Müthiş bir şey çıkardı ortaya. Biz de böylece Türkiye’de, sevdiğimiz, dinlemeye alışık olduğumuz bir kayıt nasıl yapılır, öğrenmiş olduk. Ayrıca Türkiye’de piyanosu olan çok fazla stüdyo yok. Ama MİAM’ı seçmemizin sebebi sadece piyano değil; Can Karadoğan.

Albümü rafa koyar koymaz yenileri için çalışmaya başladığına eminim…

Evet üç tane heyecanlandığımız proje var. Bir tanesi benim iki tanesi ortak yapım. Bir tanesinde bu sefer cidden edebiyat var. Çok sevdiğim bir şair arkadaşımla beraber bir şeyler yapacağız. Daha zamanı var tabii bunların.

Tamer Temel

Bir Kedi Kara
A.K. Müzik


12 Ekim 2012 Cuma

22. Akbank Caz Festivali'nde son hafta



Türkiye’nin en uzun soluklu caz festivali olan ve bu yıl  3-21 Ekim arasında gerçekleştirilen 22. Akbank Caz Festivali son haftasına giriyor.

Festivalin son konserleri şöyle:



16,17 Ekim - Salı, Çarşamba
Frank Vignola & Vinny Raniolo
21.30
Nardis
Müzik kariyerinin daha başlarında olmasına rağmen adı en iyi müzisyenlerle birlikte anılan, 26 yaşındaki genç gitarist Vinny Raniolo ve Madonna, Ringo Starr, Tommy Emmanuel, gitar efsanesi Les Paul gibi popüler müziğin öncü isimleriyle birlikte çalışan; Wall Steert Journal ve New York Times’ın günümüzün en iyi gitaristi olarak tanımladığı Frank Vignola ikilisi dünya turneleri kapsamında, 16 ve 17 Ekim tarihlerinde Nardis’te caz tutkunlarıyla buluşacak.



17 Ekim, Çarşamba
Anthony Braxton Diamond Curtain Wall Quartet   
21.00 
The Seed

Amerikan caz sahnesinin efsane isimlerinden biri olan müzisyen, besteci, filozof ve eğitmen Anthony Braxton, 17 yıl aradan sonra yeniden Akbank Caz Festivali’nde. Daha 1970’lerde 400’ün üzerinde besteye ve 70'i kendi gruplarıyla olmak üzere, 120'nin üstünde albüme imza atan cazın kilometre taşlarından biri olan Anthony Braxton, bu kez Diamond Curtain Wall Quartet ile Festival kapsamında sahne alıyor. Alto saksafon ve diğer üflemeli çalgılarda Anthony Braxton; sopranino, soprano ve alto saksafon’da James Fei; kornet ve diğer nefesli çalgılarda Taylor Ho Bynum; kemanda Erica Dicker’den oluşan Anthony Braxton & Diamond Curtain Wall Quartet projesi, 17 Ekim 2012, Çarşamba günü The Seed’de olacak.


19 Ekim, Cuma
Yakaza Ensemble
19.00 
Akbank Sanat


Grubun ikinci albümleri ‘İçbükeydış’, birkaç ay önce Japonya ’da, sonra ise Türkiye’deki raflarda yerini aldı. 
Doğaçlamaların, yerel enstrümanların, akustik ve elektronik tınıların oya gibi işlendiği, çay kaşığı şıkırtısıyla, bildiğimiz enstrümanları bir arada kullanıp bu ikisi arasındaki hiyerarşiyi yıkan Yakaza Ensemble’ın ülkemizdeki müzik marketlerde hangi rafa konacağı üzerine kafa karışıklıkları yaşanırken Akbank Caz’ın 'Keşif Yolcuları' bölümünde grubu ağırlayacak olması çok şey anlatıyor.



20 Ekim, Cumartesi
Islak Köpek & Serra Yılmaz   
19.00
Akbank Sanat



Doğaçlama ve özgür caz ruhunun Türkiye’de alışagelmişin dışındaki ender temsilcilerinden sayılan Islak Köpek, Festival kapsamında 20 Ekim 2012, Cumartesi günü Serra Yılmaz eşliğinde Akbank Sanat’ta, doğaçlama estetiğinin spontanlık ilkesine bağlı kalarak çarpıcı ve şiirsel bir dinleti sunacak. 






21 Ekim, Pazar
KonstruKt
19.00 
Akbank Sanat
Doğaçlama müzik üretmek ve kaydetmek amacıyla kurulan, canlı performanslarında misafir sanatçılar ağırlayarak her seferinde oluşuma yeni bir soluk getirmeyi başaran KonstruKt, 21 Ekim 2012, Pazar günü Akbank Sanat’ta cazseverlerle buluşacak.







www.akbanksanat.com 
www.akbankcaz.com
facebook.com/AkbankSanat
twitter.com/AkbankSanat

24 Ekim 2011 Pazartesi

‘Sesin doğasında özgürlük var’


23.10.2011 (Taraf)

Hem gitaristliğinin hem de bestelerinin özgünlüğüyle parmakla gösterilen bir müzisyen Timuçin Şahin. Uzun yıllardır hayatını ülke sınırlarının ötesinde sürdürse de ne mutlu ki zaman zaman kendisiyle Türkiye’de buluşma şansımız oluyor.
İki akşam üst üste Akbank Caz Festivali’nin “Kampüste Caz” konserlerinde izlediğimiz Şahin, son olarak bu akşam saat 19.00’da Babylon sahnesinde…

Kampüse caz sokmak neden hayırlı bir hareket?
İnsanlara en heyecanlı olduğu yaşlarda seçenekler sunmak gerekiyor. Yani 18 yaşlarında aşık olduğunuz gibi, idealist, cesur olduğunuz gibi olmak, ileriki yıllarda daha zordur. O yüzden, hayatın çok önemli bir dönemini ne şekilde yönettiğiniz çok önemli. İçgüdülerinizin ve ruhunuzun sizi teslim almasından korkmadığınız  yaşların kıymetini çok iyi biliyorum. Bir konser, bir plak, bir kitap her şeyi değiştirebilir. Bu yüzden olabildiğince iyi seçeneklerle donatmak gerekiyor eğitim habitatını. Ben Türkiye’de üniversite okumadım, ama hayatıma dair en radikal kararımı, yani müzisyen olma kararımı 18 yaşımda almıştım. İzmir'de izlediğim bir Olive Lake konserinin o zamanki hayal gücüme yaptığı tesiri hala hatırlıyorum. Benim kampüste caz fikrine sıcak bakmamam imkânsız. Kadir Has konseri bizim acımızdan güzeldi. Grup yeni, müzik çok yeni ama başarılı bir geceydi.
Öğrencilerin ilgisi nasıldı?
Hiç bir fikrim yok, sanırım bu sorunun cevabını çok sonra verebilirim. Salon doluluğu gibi göstergelerle doğru orantılı olan ilgiden çok, konserden sonra müzikal algısını sorgulayan, yeni bir dünya ile tanıştığının farkına varabilen birkaç kişinin ilgisi daha önemli benim için. Bu da daha uzun soluklu bir süreç.
Siz de eğitmenlik yapmaya devam ediyorsunuz… Müzisyenin öğrenmekte olana teması ona ne katıyor?
Su anda New York'ta NYU'da eğitmenliğe devam ediyorum. Bu temas var olan bir şeyleri canlandırma, güçlendirme konusunda etkili. Müziğin hayatınızdaki anlamı çok önemli. Bazen asıl işi müzik olmayan olmayan öğrencilere de ders veriyorum. Herkesten benim kadar radikal olmasını beklemiyorum ama her geçen gün öğrendiğim şey, birisine bir şeyi öğretmenin aslında mümkün olmadığı. İyi bir öğretmen uçmak isteyen bir öğrenciyi uçurumdan iter, uçurumdan itilenin kanatlarını kendi başına çırpması gerekiyor. Siz onun için bunu yapamazsınız.
Yurt dışında aldığınız ödüller ve övgülerle meşhur bir müzisyensiniz. Türkiye’de istediğiniz kitleye ulaşabiliyor musunuz peki? Son albüm Bafa ne kadar ilgi gördü?
İstenen bir kitleye ulaşma konusu alengirli bir durum. Aslında her şey olması gerektiği gibi. Bu müziği dinlemesi gerekenler bir şekilde bir gün ulaşıyorlar size. Yazdığınız müzik sizden çıkıp dinleyene ulaşınca artık sizin olmaktan çıkıyor. O müziğin bir yerde kabul görüp beğenilme kaygısı sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan en büyük engel belki de. Sesin doğasında var özgürlük. Bir kaynaktan çıkarak özgürleşiyor ve başka bir noktaya yolculuk ediyor ses, fiziksel engellerden çok az etkileniyor. O yüzden ortaya koyduğunuz müzikal eser ile aranıza bazen mesafe koymanız gerekiyor ki hem onu hem bir sonrakini özgürleştirebilesiniz. Bu yüzden Bafa’nın gördüğü ya da görmediği ilgi çok önemli değil benim için.
Sizinle geçen yıl konuştuğumuzda bundan sonra “Bafa ve sonrası” olacak benim için demiştiniz…
Bafa'nın müzikal genetiğinin daha çağdaş müzik tandanslı olmasının sonucunda söylemiştim bunu. Bu da birlikte çalıştığım müzisyenlerle yakalayabildiğim frekansın sonucuydu. John,Thomas ve Tyshawn için müzik sadece cazdan ibaret değil. Provanın ortasında, turnede uçak yolculuklarımızda Xenakis'in herhangi bir eserinin detaylarını konuşabildiğim ya da Morton Feldman'in Samuel Beckett'in eserleri, Jackson Pollock'in resimleri, ya da bizim yörük halılarından aldığı ilhamlarını eserlerine nasıl yansıttığını paylaşabildiğim insanlar. Hem inanılmaz müzisyen olup hem de müziğe tek müzik olarak bakabilme yetisi, yani caz, klasik vs. diye bir realitenin olmadığı  momentumları yakalayabildiğim insanlar olduğu için Bafa benim için hep önemli olacak.
Sonrası nasıl gidiyor peki? Geçtiğimiz yıl Occult Ensemble ile bir konser verdiniz. Occult Ensemble albümü geliyor mu örneğin?
Kayıtların bir çoğu oldu, bazı eserlerin sonik ve müzikal olarak benden okey alması için biraz daha bir zamana ihtiyacımız var.
Babylon konserinde yeni parçalar çalacağınızı duyduk…
Evet repertuar hemen hemen tamamen yeni olacak.

18 Ekim 2011 Salı

Şimdiki zaman için çalıyorum


18.10.2011 (Radikal/ Hayat)

Hint asıllı New Yorklu piyanist Vijay Iyer, triosu’yla beraber18 Ekim Salı akşamı saat 20.30’da 21. Akbank Caz Festivali kapsamında Babylon sahnesinde olacak.

Bir söyleşinizde “çalarken transa geçiyorum” dediğinizi okudum… Bu trans halini konuşarak başlayalım mı?
Bu her zaman olmuyor. Hayatımda birkaç kez olmuştur. Bazen insan çalarken ya da dinlerken müziğin en güzel noktalarında eriyip kayboluyor. O müziği dinleyen herkesin aynı anda bunu yaşaması çok güzel. Doğaçlama yapan bir müzisyen için bu an dünyevi düşüncelerden arındığı ve içindekileri dinleyiciye daha rahat aktardığı bir an olabilir.
Peki siz ne aktarıyorsunuz? Kişisel tarihinizle Hint müziğini keşfiniz arasında nasıl bir paralellik var?
Hint müziği benim için an be an geleneksel mirasımı keşfettiğim 20 yıllık bir ilgi. Güney Hindistan müziklerini derinlemesine dinledikten ve Trichy Sankaran, Umayalpuram Sivaraman gibi usta perküsyoncularla birlikte çalıştıktan sonra, bu müziğe özgü ritim tekniklerini öğrenmeye başladım. Hiçbir zaman Hint müziği icracısı olma iddiasını taşımadım; çünkü böylesi bir müzik üzerinde ustalaşmak onyıllar alır. Fakat 20 yıldır Hint müziği dinliyorum, üzerine okumalar yapıyorum, Hintli müzisyenlerle sohbetler ediyorum ve en önemlisi onlarla ortak çalışmalar yürütüyorum. Bu müzik türlerinde doğaçlamanın rolü üzerine düşünüyorum ve bütün bunların birbirini şekillendirmesine izin veriyorum.
Yaptığınız müzik üzerine türlü yorumlar var.  Siz nasıl tarif ediyorsunuz kendi müziğinizi?
Ben 21. Yüzyıl Amerikan müziği yapıyorum. Amerika son 50 yılda, batılı olmayan toplulukların çoğalmasıyla çok değişti. Bu noktada benim temsil ettiğim melezlik gayet normal görünüyor (ya da ben öyle düşünmek istiyorum). Ben müziğimle içinde geleneksel mirasımdan izler taşıyan kendi hayat deneyimimi aktarıyorum. Elbette bunun içinde başka şeyler de var: klasik batı müziği, Amerikan popu, rock, soul, hip-hop, elektronik ve deneysel müzik, modern besteler, Afrika perküsyonu ve elbette hayranı ve daimi öğrencisi olduğum tüm caz tarihi…
 “Caz tarihine saygı duyuyor ama gelecek için çalıyor”… Sizinle ilgili bir yorumda böyle deniyor…
Şimdiki zaman için çaldığımı düşünmeyi tercih ederim. Zaman doğrusal bir yönde aktığı için geçmişi ve kültürümüzün ilerlediği yolu iredeleyebiliriz ve iredeliyoruz da… Ancak bu geleceği kesinleştirdiğin anlamına gelmez. Biz şu ana yatırım yapıyoruz. Gelecek için olduğunu söylemek sadece bir tahmin…
Sadece müzik değil başka sanat dallarından da besleniyorsunuz…
Sanırım diğer sanat dallarından sanatçıların tercihleri üzerine odaklanıyorum. Sanatçılar insanı derinlemesine anlamak için çok zaman harcıyorlar.
Bir söyleşinizde “Müziğin dinleyicilerin hayatından bir parça olduğunu keşfettim” demişsiniz…
Caz klüplerinde ilk çalmaya başladığım zamanlardı… Oakland’da… Dinleyicilerim Afro-Amerikalılar.  Çaldığımız müzik, tarihle bağlantılıydı ve o insanlar için anlam ifade ediyordu. Müziğin bir hikâye anlatması o an en önemli şeydi. Benim işlerimde dinleyicinin bir çeşit duygusal yolculuğa çıkmasını umuyorum. Çaldıklarımla fiziksel ya da ruhsal bir bağ kurmalarını istiyorum.
GQ India isimli dergi sizi en ilham verici 50 Hintli’den biri seçti…
Aslında dergi Hindistan dışında yaşayan 50 ilham verici kişiyi seçti. Ben doğma büyüme Amerikalı’yım. Güney Asya’daki insanlarla aramda bir bağ hissediyorum; ancak onlar üzerinde ciddi ciddi etkim olduğunu, benden ilham aldıklarını sanmıyorum. Sanırım dergi beni seçti; çünkü ben sanatsal alanda başarı yakalayabilmiş bir avuç Güney Asyalı-Amerikalı’dan biriyim. Ama yine de benim başarım Hint toplumu için sadece küçücük bir kilometre taşıdır.
Müziğe keman çalarak başladınız. Piyanoyu sonra keşfettiniz. Piyanoda sizi çeken neydi, hatırlıyor musunuz?
Küçük bir çocukken kız kardeşimin piyanosunun tuşlarına vurmayı çok severdim. Muhtemelen herkes çok rahatsız oluyordu; ama benim için vazgeçilmez bir eğlenceydi bu. Enstrümandan aldığım karşılığı, bana verdiği cevabı hissetmeyi çok seviyordum. Bütün o titreşimleri hissedebiliyordum. Çok coşkuluydu.
Yeni albümünüz Tirtha’da en çok dikkat çeken müzisyenler arası uyum oldu. Katılır mısınız?
Tirtha’da çalıştığım iki müzisyen Güney Hindistan’ın kentsel bölgelerinde doğup büyümüş şimdi de Amerika’da yaşıyorlar. Ortak çok şeyimiz var. Onlarla olmak kuzenlerimle takılmak gibi geliyor. Dolayısıyla onlarla müzik yapmak da çok eğlenceli...

9 Ekim 2011 Pazar

Bu benim kendi özel karışımım...


19.10.2011 (Taraf)


Anneniz bir caz şarkıcısı ve piyano öğretmeniydi. Müzik dolu bir evde büyümüşsünüz. Çocukluğunuzun sesini nasıl tarif edersiniz?
Ben çocukken eve annemin öğrencileri gelirdi. O öğrencilerin ve annemin piyano çalışlarını dinlediğimi hatırlıyorum... Sanırım her yaz büyük bir caz festivaline ev sahipliği yapan bir kentte yaşamam da önemli. Molde Uluslararası Caz Festivali kapsamında, küçük yaşımdan başlayarak pek çok önemli konsere gitme fırsatı buldum. Ve o konserlerde bir sürü değişik, tuhaf ses duydum...
Sizin için bu kadar önemli olan bir kentten, Molde’den ayrılıp eğitiminize Oslo’da devam ettiniz... Oslo’nun müzikal maceranızdaki yeri nedir?
Molde’deki müzik eğitimimi tamamladıktan sonra, Üniversitede müzik bilimi okumak için bir yıl kadar Oslo’da kaldım. O yıl, o büyük şehirde çok mutlu oldum. Her yerde her zaman konserler, etkinlikler... Hepsine hakim olmanız imkansız... Küçük bir kasabadan çıkmış biri olarak istediğim tam da bu şehirdi.
Fakat oradan da Bergen’e geçtiniz...
Oslo’da bir yıl yaşadıktan sonra Norveç’in Batı yakasındaki Bergen’e geçtim. Grieg Akademisinde dört yıllık caz eğitimine başladım. Bergen Oslo’dan çok farklı. Daha küçük ama çok enteresan bir yer. Bir sürü yenilikçi insan var, bir yandan da herşey doğal akışında ilerliyor gibi... 
Sizin müzik yolculuğunuzu yaptığınız yolculuklar ve gördüğünüz şehirler şekillendiriyor...
Evet. O nedenle Akademiye iki yıl devam ettim ve seyahat ederek yeni sesler tanımak için okula iki yıl ara verdim. Hindistan gezim ve Berlin’de geçirdiğim aylar müziğim için çok kıymetli oldu. Derken Bergen’e geri döndüm ve okulumu bitirdim.  Bu şehirde kent yaşantısı ve doğanın iç içe geçmiş olması beni çok mutlu ediyor. Buradan ayrılmayı da düşünmüyorum...
İlham aldığınız müziklerin çeşitliliğini de bu seyahatlere borçluyuz herhalde...
Çok fazla müzik türünden ilham aldığımı söyleyebilirim. Sanırım müziğim caz, hiphop, elektronika, folk, Norveç ve Hindistan geleneksel müziklerinin karışımından oluşuyor... Bir türe sığdırmak gerçekten zor. Sanırım bu benim kendi özel karışımım...
Sadece müzikal değil genel olarak sanatsal ilham kaynaklarınız da çeşitli... Müzik dışında projelerde de yer alıyorsunuz...
Evet. Pek çok değişik performans projeleriyle de işbirliği yaptım.  Üç yaş altı bebekler için düzenlenen bir projede yer aldım örneğin. Bu projede dış mekanda performans sergilememiz gerekiyordu (hava nasıl olursa olsun!). Hissetmeye odaklandığımız bir oyundu. Ben hem müzisyen hem de kareografinin bir parçası olarak katıldım projeye. Aynı zamanda oyuncular, dansçılar, yazarlarla birlikte başka projelerde de yer aldım...
Sadece müzik değil, farklı ifade biçimleri üzerine de çalışmak istiyorum. Konser çalışmalarımın arasında çocuklarla projeler yapmayı çok seviyorum.
Bu arada en son, Stein Urheim’la birlikte çıkardığımız albümün kapağını yaptım, bir tasarımcıyla birlikte. Görsel sanatlar üzerine çalışmak da oldukça eğlenceliydi.
Stein & Mari´s Daydream Community bu ay çıktı... Ama siz henüz hiç albüm yayınlamamışken Avrupa’da epey ünlüydünüz... Nedir bunun sırrı?
Son yıllarda, müziğimi canlı çalmak üzerine odaklandım. Konserlere yoğunlaştım. Dinleyicilerimle bir arada olmayı birinci planda tuttum. Henüz hiçbir albüm yayınlamamışken Avrupa’nın her yerini gezip müziğimi icra etme fırsatı buldum.
Sanırım doğru zamanda doğru insanlarla tanıştım. Çok fazla yerde çalınca, yavaş yavaş insanlar benim projelerim hakkında bilgi sahibi oldular. Bu yavaş işleyen süreci seviyorum.
Solo albümünüz ne zaman geliyor?
Şu sıralar kendi solo projem için parçalar topluyorum... Albümü önümüzdeki yıl çıkarmayı planlıyorum...
Kuzeyden gelen yeni bir tını olarak, İskandinav cazının bugünün nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok zengin ve sürekli keşfedilen bir alan. Metal-caz ve folk-caz, elektronik ve akustik müzik arasındaki her şeyi bulmak mümkün içinde... Hem bestelenen, hem de tamamen doğaçlama yapılan bir müzik...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

‘Beni en çok üniversiteliler dinliyor’

2010 (Raikal-Akbank Caz Eki)

Önümüzdeki günlerde İzmir, Ankara, Eskişehir ve Gaziantep’te Selen Gülün’ü dinleyecek üniversite öğrencilerinin büyük bölümü o konseri kampüslerine götüren Akbank Caz’la yaşıt.
20 yıllık festivalin ‘Kampüs’te Caz’ ayağı geçen sene başladı. Şanslı okullarsa İstanbul’daydı. Bu sene ise Anadolu, Hacettepe, Ege, Ekonomi ve Gaziantep Üniversitesi’nde bir ilk yaşayacak Akbank Caz.
Sahnede son günlerde yeni albümü ‘Answers’la adından sıklıkla söz edilen ve Bilgi Üniversitesi’nde müzik teorisi ve kompozisyon dersleri veren Selen Gülün olacak. Kendisine elektrobas’ta Patrick Zambonin ve davulda Ediz Hafızoğlu eşlik edecek.
Selen Gülün’le ‘beni en çok dinleyenler’ dediği üniversitelilere vereceği konserlerden önce biraz kampüs biraz caz konuştuk...
Eğitimciliğiniz ve konser piyanistliğinizin sizin için ayrı yerlerde durmuyor, ikisi bir bütün. Yine de kampüste vereceğiniz konserlerde eğitimci kimliğiniz nedeniyle farklı hissedecek misiniz?
Öğrencilerle birlikte iş yapmayı çok seviyorum. Daha önce çalmadığım üniversitelerde çalacağım. Kampüste Caz serisi için benim adımın geçmesi tesadüf değil. Öğrencilerle samimi diyaloğumun sahneye taşınacağını düşünmüşler. Çalarken aynı zamanda müziği anlatma ve soru alabilmeye kadar gidebilecek yakınlık içinde geçecek bu konserler. Yeni bir albüm çıkarmışken, benim için de pek çok kişiye ulaşabilmek harika olacak.
Yeni albüm demişken, Answers bir takım sorulara cevaplar aradığınızı söylediğiniz bir albüm. Öğrencilerle diyaloğunuza ve müziğinize bakarak, hayatta bulduğunuz en önemli cevabın ‘tahammül’ ve ‘sevgi’ olduğunu söyleyebilir miyiz?
Doğru olabilir. Özellikle tahammül zamanla öğrenilen bir şey. Sabırla çalışmak, öğrenmek, aramak, süreci sürekli yeniden yaşamak ve yapılandırmak gerekir tahammül için. Ayrıca bu işi herhalde ancak yaşadığın ortamı, her anı sevgiyle karşılarsan yapabilirsin.
Üniversitelerin kantinlerinde öğrencilere dayatılan müziğin son derece kalitesiz olduğu bir ortamda, Akbank Caz ne hedefliyor ki festivalde böylesi bir ayağı oturtmaya çalışıyor?
Kampüste Caz’ın en önemli özelliği elde edilen gelirin kampüslere bırakılacak olması. Akbank Caz bu projeyi çok önemsiyor ve devam etmek istiyor. Gözleminizin yanında enteresan bir şey var: Beni en çok üniversite öğrencileri dinliyor. Onlardan bir sürü e-mail alıyorum. “Biletimi aldım. İlk defa caz konserine gideceğim. Çok heyecanlıyım” diyor bir tanesi. Cazın korkulacak bir müzik olmadığını böylelikle herkes görecek.
Müzik konusundaki bilgisizliğe hiç burun kıvırmıyor, bilakis üzerine gidiyorsunuz. Üniversite öğrencileri tarafından bu kadar sevilmeniz tesadüf olmasa gerek...
Paylaşmak çok önemli. Ben müzik bilgisine çok kolay ulaşamadım hayatta. Çok mücadele etmek zorunda kaldım. İnsanların ağzından kendini geliştirebilecek bir kelime almak için yapmadığım şey kalmamıştır. Herkes bilgiye çok zor ulaştığı için paylaşmak istemiyor. Bilgiyi kendisine saklıyor, ‘benim hazinem bu’ diyor. Bu bende hiç yok. Öğrencilerle birlikte sen de çok şey öğreniyorsun. Öğle çok şey geri dönüyor ki sana. Mesela dün Ozan Musluoğlu’nu gördüm. Yanımdaki arkadaşıma şöyle dedi: “Albümümün ilk parçası Selen Gülün’e armoni projesi olarak yazdığım eserlerden biridir.” Alp Ersönmez için de böyle, biliyorum. O kadar çok isim sayabilirim ki...
Konserlerde bir başka öğrenciniz Ediz Hafızoğlu’yla birlikte çalacaksınız. Bu da bir başka keyif olmalı...
Yiğit Osman da öğrencimdi. Öğrencilerimle çalıyorum çok uzun zamandır... Serhan Erkol var mesela... O kadar harika bir his ki... Ahmet Türkmenoğlu’nu turneye götürmüştüm Litvanya’ya, Rusya’ya... Zamanında Berklee’de okurken caz kompozisyon hocam “Yapabileceğin en akıllıca iş üniversiteye girmek olur, genç insanlarla çal. Onlar için hem tecrübe oluyorsun hem de her zaman çalacak adamın oluyor” demişti. Öğrencilerim benim arkadaşlarım şimdi, çok yakın arkadaşlarım...
Son dönemde Türkiye’de klasik müzik ve cazın hem eğitim hem de bir albüm yaptığında sana sahip çıkacak bir firma bulmak açısından ciddi ölçüde geliştiğine katılır mısınız?
Bir zamanlar albüm yapacak firma bulmak çok zordu tabii. Şu anda alternatif müzik şirketlerinin durumu CD satışlarıyla doğru orantılı değil. Büyük müzik şirketleri çok büyük maddi kayıplar yaşıyorlar. Daha underground işler yapan insanlar için daha fazla alternatif olmaya başladı. Çünkü kendi kişisel şirketlerini kurmaya başladı insanlar. Mesela Ediz (Hafızoğlu) Alper Yılmaz’ın albümünü çıkarıyor şimdi kendi şirketinden.
Dünya genelinde de bağımsız firmaların hala iş yaptığını görüyoruz. Naxos’un kurucusu Klaus Heymann geçenlerde verdiği bir röportajda ‘siz pop müzikteki albüm satışı düşüşlerine bakmayın, biz caz ve klasikte yükselen bir ivmede albüm satmaya devam ediyoruz’ demişti...
Daha geçen gün ‘All About Jazz’a girdim Nik Bartsch’nin yeni albümüne bakmak için, o kadar çok yeni albüm vardı ki ve daha gelecek olanlar... İnanılmaz! Eskiden bu kadar çok albüm çıkmıyordu. Bu kadar çok insan bu kadar çok albüm çıkardığına göre mutlaka birilerine ulaşıyordur. Ulaştığını da şuradan biliyoruz: Mesela Japonya’dan insanlar mail atıp, ‘radyo programı yapıyorum, bir CD’nizi yollar mısınız?’ diye soruyorlar. Globalizmin belki de en doğru düzgün işlediği alan bu, insanlara ulaşabilmek...
Üçüncü dünya ülkelerindeki cazcıların bir bölümü müziklerini etnik öğeler kullanarak pazarlıyor. Avrupa da onlardan bunu bekliyor. Sizin müziğinizde böylesi öğeler ön plana çıkmıyor. Yurt dışında sizden ‘etnik’ olmanız bekleniyor mu?
Bekleniyor. Senden CD istiyorlar, yolluyorsun. Vilniuz caz festivali mesela, Wayne Shorter Quartet’ten önce sahneye çıkıyorsun, sonra seni yemeğe götürüyorlar. ‘Biraz sürpriz oldu tabii, hiç Türk öğeleri yoktu içinde’ diyorlar. Hep böyle bir beklenti var. Bir de kadın sanatçı olduğun için muhakkak Aziza Mustafa Zadeh gibi bir takım numaralar yapacaksın sanıyorlar. Ama ben hiçbir zaman öyle bir şey arzulamadım. Benim müzik anlayışımda daha evrensel bir bakış açısı var.
Cazcılar yalnızca cazın köklerinden değil, geleceğin müziğinden de besleniyorlar. Siz nerelere bakıyorsunuz?
Ben yeni müziğe çok meraklıyım. Bu konuda ders verdiğim alan da caz değil, çağdaş müzik besteciliği. Bütün dünyada kim ne kaydediyor merakla bakıyorum. Çok acayip müzikler yapılıyor artık. Elektronik müziğin getirdiği ses sınırlarıyla akustik müziğin ses sınırları birbirine çok yakın aslında. En futuristik planda ne varsa müzikte oralarda dolanıyorum. Kulaklarım hep açık.
‘Yaşadıklarımı caza dönüştürüyorum’ diyenlerden değilsiniz. Sizin müziğinizde ne var yaşadıklarınız ve yaşamadıklarınız mı?
Yaşamadıklarım daha çok hatta... Ben normalde çok yüksek sesle konuşan, eli kolu hep yukarıda, heyecanlı biriyim. Ama müziğim medium ve daha yavaş tempolarda. Demirhan Baylan birgün “Acaba bu kadar yavaş tempolarda müzik yapıyor olmanın böyle bir insan olmaya arzu duymak olabilir mi?” demişti. Kesin çok ilgisi var. Orada huzur ve sakinlik arayışı var büyük ihtimalle. Şarkı sözlerimde hep ‘daha barışık olmak’ var. Müzik yaşadığınız ve yaşamak istediğiniz hayatı birleştiren bir platform.
Sizi bekleyen öğrencilere konserden önce buradan nasıl seslenirsiniz?
Gerçekten çok heyecanlanıyorum. Öyle böyle değil. Özellikle Antep’e gideceğim için... Türkiye’de ilk defa her gün başka bir yerde çalacağım. İlk defa o kadar çok insanla bir araya gelebileceğim ve çok yeni çıkmış bir albümü onlara çalabileceğim. İstanbul’dan önce hatta. Umarım konserlerden sonra arka tarafa gelir, benimle tanışır konuşur, hislerini paylaşırlar...