2 Nisan 2012 Pazartesi

Manga'dan ‘tüketim toplumuna cevap’


Milliyet Sanat Dergisi (Nisan 2012)

Manga yeni sesler çıkarıyor. Elektronik ve akustik sesler… Grup yeni albümleri e-akustikte
daha evvel hiç kullanmadığı kanun, keman, perküsyon, çello, saksofon ve klarnetle
dillerimize düşen şarkılarını haşır neşir etmiş.
Ortaya oldukça sakin ve hüzünlü işler çıkmış. 12 parçadan oluşan bu yeni albümde üç tane
yeni şarkı var. Bir de Yıldız Tilbe ve Arto Tunçboyacıyan’ın nefesi…
Ferman Akgül, Yağmur Sarıgül, Özgür Can Öney, Cem Bahtiyar, Efe Yılmaz’dan oluşan
Manga’yla bu e-akustik halleri konuştuk…

İnternet siteniz bir şarkınızdaki ‘Savaş durmadı, ölüm azalmadı’ cümlesiyle açılıyor.
Politikliğinizin altını mı çiziyorsunuz?
Ferman Akgül: Hem bizim ülkemizde hem dışında son bir senedir çok kavga, kargaşa,
savaş, ölüm yaşanıyor. Politikaya çok müdahale etmemiz gerektiğini düşünmüyoruz.
Müdahale etmek istesen de değişmiyor zaten. Bir şekilde iktidar ve muhalefet kendi
aralarında çözmeye çalışıyor. Biz gördüklerimizi, hissettiklerimizi, gazetede okuduklarımızı
yazıyoruz. Ama kimseye yön vermek istemiyoruz, bunun da doğru olduğunu düşünmüyoruz.
Sadece ‘şunlar var, bu şarkıyla bir kez daha bakın’ demek istiyoruz.
Yağmur Sarıgül: Hümanist bir duruşumuz var. Daha çok insandan yola çıkıp gözlemlemeye
çalışıyoruz. Toplum adına değil de birey olarak bakıyoruz.

Çok çelişkili değil mi? Manga Türkiye için oldukça ‘farklı’ bir çizgiyle çıktı ve o çizgiyi
sürdürdü. Eğer bir şeyi değiştiremeyeceğinizi düşünseydiniz, böylesi bir duruşu
benimsemezdiniz…
Cem Bahtiyar: Bilinçli bir şey yok, biz samimi olmaya çalışıyoruz sadece. Hep bireysel
anlatım içinde oldu bizim şarkılarımız. Kişiden hareketle toplumun geneline yayılan bir tavır
aslında bu. Çünkü insan kendini kurtarmadan dünyayı değiştirmeye kalkınca hiçbir şekilde
dünya değişmez.

e-akustik’teki Palyaço tam da böyle bir şarkı. Şarkının başındaki ‘durakta duruyorum
freni patlamış kader bana çarpıyor’ sözüyle kişisel dertlere düşmüştüm ki, ‘saçımı
göstermediğimde okula giremem’ sözüyle kendime geldim. Arabesk diyebileceğimiz bir
hisle yerlere düşmüşken gerçekçi bir tavırla karşılaşıp ayağa kalktım…
F.A.: Biz de öyle olduk.
Y.S.: Sabah kimse ne olacak bu dünyanın hali diye uyanmıyor. Önce bireysel ruh halinizi
düşünürsünüz, sonra gazeteyi açıp o ruh halinden çıkar ve yaşadığınız ülke içinde olan
şeylerin ruh haline bürünürsünüz.

Çok ‘acıklı’ bir albüm olmuş…
Y.S.: Çok hareketli şarkılarda bile duygusal sözler kullanan bir grubuz. Bu sefer işin hareketli
kısmını akustik ve ağdalı bir hale çevirince o ruh hali daha ortaya çıktı.

Bu duygusal hal Şehr-i Hüzün’de kendini belli etmişti sanki…
F.A.: Şehr-i Hüzün ismi gibi bir albümdü. O dönem İstanbul’u daha yoğun yaşıyorduk. Her
anlamda daha duygusaldık. Şehre alışmaya çalışıyorduk. Şehre daha farklı bakıyorduk. Onlar
yansıdı o albüme. Bu albüm ister istemez o albümden bir şeyler taşıyor. İlk albümden gelen
şeyler Şehr-i Hüzün’de girmeye başladığımız ruh haliyle birleşip, şimdi bizim hissettiğimiz
duygularla, başka bir şeye dönüştü.

Neden böyle bir albüm yaptınız?
F.A.: Kafamızda akustik bir albüm yapma projesi yoktu. Bazen istekler geliyordu, ‘Manga
nasıl akustik çalacak?’ diye düşünüyorduk. Sonra bazı televizyon programlarında playback
yapmayıp akustik çaldık. Bu süreçte gelişen bir hisle birlikte dördüncü albüme giden yolda,
arada, böyle bir proje yapabiliriz, bu bize başka bir ilham kapısı açabilir, eski şarkılarımızı
yeniden ele alabiliriz, diye düşündük. Bu bir proje albümü. Sadece eski şarkılardan
oluşmasına karar vermiştik önce sonra bunun yetmeyeceğine karar verip üç yeni şarkı
ekledik. e-akustik Manga’nın bir projesidir. Albümü dinlerken ‘Manga bu mu oluyor, şu mu
oluyor?’ diye düşünmemek lazım…

Düşünmedim inanın… Şarkıları yeniden keşfettim…
Özgür Can Öney: Çıkış noktamız oydu, şarkıları yeniden harmanlamak istedik… Bu albüm
zaman içinde oturacak. Bu güne kadar gelen bir Manga imajı var ve insanlar hakikatten ilk
duyduklarında ‘aa nasıl olur’ diyecektir illa ki. Ama biz bu projeyi isteyerek ve inanarak
yaptık. İlk etapta insanlar hemen kabullenemeyebilirler; ama biz albüme çok inanıyoruz ve
güveniyoruz. Aynı şey Şehr-i Hüzün’de de başımıza geldi. İnsanlar albümü altı ay içinde
özümsedi ve güzelliğini keşfetti.
F.A.: Bu albüm tüketim toplumuna da cevap olabilecek işlerden biri gibi geliyor, sanat
açısından. Çünkü bir şarkının ömrü sadece bir albümle sınırlı kalmamalı. İkinci albüme
geçildiğinde o albümün şarkıları bitmemeli. Aslında derin şeyler yapıyor herkes. Biz de o
sözleri, melodileri haftalarca yazıyoruz, düşünüyoruz. Ama o bir anda 3 MB’lık bir şeyle pıt
diye insanlara gidiyor ve hop diye dinlenip geçiliyor. Bu albüm bu duruma cevap niteliği
taşısın istiyorum.
Y.S.: Bu albümde suyun üzerine bırakılmış renkler gibi daha yavaş yavaş yayılan tınılar
kullandık. Duyguların daha fazla insana ulaşacağını düşünüyorum. Farklı cinste boyalarla
farklı bir resim yapmak istedik. Kariyerimizde özel bir nokta olsun istedik. Bundan sonrası
için ne olur hep birlikte göreceğiz. Ama bunu tekrar etmeyi kolay kolay.

Madem bir ara albüm bu, o halde bir sonrakini de konuşuyorsunuzdur şimdiden…
F.A.: Kendi aramızda bazen konuşuyoruz… Hiç yapmadığımız kadar hareketli yüksek
tempolu şeyler bekleyebilirler bizden; ama çok farklı tarzlarda şeyler de bekleyebilirler…
Y.S.: Bir dönemin ve tarzın grubu olmaktan ziyade kendi tarzını yaratan bir grup hayali hep
kafamızda, onun peşinden gitmeye çalışıyoruz…

Yıldız Tilbe nasıl bir kadın?
F.A.: Süper… Sesini ve o sert tavrını çok seviyoruz. Düşündüğümüz hayal ettiğimiz gibi oldu
onunla çalışmak. Belki de İstanbul’a geldiğimizden beri kurduğumuz en samimi ilişkiydi.

Hani Biz’in sözlerini Tilbe’yle birlikte yazmışsınız ama sizin kaleminizden çıkan
cümleleri de içinizdeki Yıldız Tilbe yazdırmış gibi… ‘Aşk bitmiş be aşk’ diye
haykırmasına alışık değiliz Manga’nın…
F.A.: Bu güne kadar aşk kelimesini kullanmamıştım sözlerde. Eskiden bana avam geliyordu
bu kelimeyi kullanmak. Ama artık gelmiyor. İnsan değişiyor. Edebi anlam zorlamasından da
çok sıkıldım. Bazen direk söylemek gerekiyor. Bu albümde aşkı anlatırken direkt söylemek
istedim.

Alıştığımız üzere bu albümde de bir intro ve outro var. Intro’da Arto Tunçboyacıyan’ı
konuk etmişsiniz. Size nasıl bir ses katsın istediniz?
Ö.C.Ö.: Dört yıl önce tanıştık Arto Ağabey’le. Aslında perküsyon için düşünmüştük. Ama
dört dörtlük bir müzisyen olduğu için kendini müziğin içine her koşulda adapte edebilen bir
insan.
Y.S.: Kendini enstrüman gibi kullanabilen bir yapısı var. Öyle bir enerjisi var ki sizi de alıp
bir girdabın içine sürüklüyor. Stüdyoya geldiğinde önce hiçbir plan yoktu. Şarkıları dinledi.
Ve bir vokal emprovizasyonu çıktı ortaya. Ferman’la uzun bir kayıt sürecine girdiler.
F.A.: Trans gibiydi. Çok acayipti. Arto Ağabey solist olarak benim için bir aydınlanmadır.
Yıldız Tilbe de Arto Ağabey de kolay ulaşılabilir müzisyenler değiller. Evlerinden kalkıp
stüdyomuza geldikleri için şeref duyduk.

‘Bir Kadın Çizeceksin’ ve ‘Sakın Bana Söyleme’ şarkılarındaki cinsiyetçi bakış açısını
2009’da Eray Aytimur köşesinde yazıp içime su serpmişti. … Bir Kadın Çizeceksin yeni
albümde de var. Hala ‘saklayıp gömelim’ kafasında mısınız?
F.A.: İlk albümdeki tavırla şu anki söz tavırları farklı. O zaman 20’li yaşların başındaydık. O
zaman öyle içinizden geliyor. Karşınızdaki kadına duygularınızı öyle ifade ediyorsunuz. Öyle
oldu, niye oldu bilmiyorum. Şimdi öyle değil. Bakış açımız değişiyor.
Ö.C.Ö.: İnsan daha ihtiraslı oluyor. Kötü durumda bile dikenlerini çıkarabiliyor o yaşlarda.
Y.S.: Nasıl olmalı diye sorsanız şimdi cevap da veremem. İçerikten ziyade çirkin bir şeyi de
ifade edebilmek de sanatın bir parçası.

25 Mart 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Eğilip bükülmenin estetiği


Taraf (25. 03. 2012)

 ‘İşte bu yüzden, dijital ne kadar gelişirse gelişsin, elimizde tuttuğumuz albümler, bir şekilde yok olmamayı becerecek.’ Albümü elime alır almaz aklımızdan geçen bu.

Banu Mısırlı’nın objektifinde sabitlenen bir fotoğraf, adı Kavis. Türkiye’nin müziğine Türkiye içinden nefes veren Cenk Erdoğan’ın ikinci albümünün kapağında tanışıyoruz onunla.

Dimdik durmanın kutsandığı ve dimdikliğin güç sayıldığı bir sanat anlayışın hâkimiyeti içinde, eğilip bükülmenin estetiği ve kıymetini hatırlatıyor bize.
Perdesiz gitarı ve seçtiği ‘alternatif’ yolla, düzleme ‘kavis’ler veren Erdoğan’ın  kartonette “Dinletecek kimse olmasaydı, çalmanın da bir anlamı olmazdı benim için diyerek albümü elinde tutana teşekkür etmesi ise onun içinde taşıdığı estetik ve incelikle bir kez daha karşılaştırıyor bizi.
Ve sonra, Kavis, verdiği ilk sesle içine çekiyor bizi. Son derece sade ve yumuşak tınılar kullanılarak, hüznünün gerçekliğiyle sakinleştiren bir resim yapılıyor. Anadolu coğrafyasının sesleriyle batı müziğinin kaynaştığı bir noktayı tarifliyor resim, ama hangisi nerede başlıyor nerede bitiyor seçilmesi zor. Dinleyiciyi zevkten dört köşe eden de bu.
Albümdeki 12 parçanın 10’u Erdoğan’a ait.  Yolu epey önce Erdoğan’la kesişen ve bu kesişmenin sesiyle yepyeni duyguların kapılarını aralayan Sumru Ağıryürüyen tarafından seslendirilen bir Ermeni halk ezgisi var albümde.
Erdoğan’a ait olmayan diğer parça ise caz dünyasının ünlü bas gitaristi Kai Eckhart’ın kendi sesinden dinlediğimiz bestesi. Eckhart ilk kez bir albümde kendi eserini seslendiriyor.
Cenk Erdoğan’ın ikinci albümü Kavis’in hoş bir hikâyesi var.  Türkiye’yi ziyarete gelen bir müziksever, Ron Scudder  Cenk Erdoğan’ın 2008’de yayınlanan ilk albüm ‘İle’den sonra verdiği konserlerden birini izliyor ve Erdoğan’ın müziğinden çok etkileniyor. Yaklaşık iki sene sonra Scudder bir  dizi konser ve atölye çalışması için Cenk Erdoğan’ı Amerika’ya davet ediyor. Bu esnada tesadüfler  Erdoğan’ın yolunu Kai Eckhart ve davulcu Jason Lewis’le kesiştiriyor.

Amerika’da düzenlenecek olan konserler ve atölyeler ekibin bu süreci kalıcı hale getirme isteği ile bir albüm projesine dönüşüyor. Projeye Sumru Ağıryürüyen de dâhil oluşundan sonra albümün kayıtları San Francisco’da Bird & Egg stüdyolarında tamamlanıyor.

Cenk Erdoğan, tam bir yıl önce Amerika’ya giderek Kai Eckhardt ve Jason Lewis ile trio konserleri, Sumru Ağıryürüyen ile de duo konserler verdi ve Berklee de dâhil olmak üzere üniversitelerde perdesiz gitar atölyeleri düzenledi.  Albüm Amerika’da geçen yılın sonlarına doğru Arc ismi ile yayınlandı.

Kavis, Cenk Erdoğan, Baykuş Müzik

18 Mart 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Duyarlar’ın renklerini çok sevdik!


18.03.2012 (Taraf)


Biz daha Overseas’a doyamamışken üzerine bir albüm daha geldi. Yine oldukça ‘oyuncu’ ve ‘sürprizli’…


Albümün adı dinleyicide ‘neşeli’ sesler duyma beklentisi oluşturuyor: Colors (renkler). Saçma; hüznün tek rengi mi var sanki? Ama oluşturuyor işte… Üstelik beklenti boşa çıkmıyor. Neşenin hakim olduğu bir albüm Colors. Bunun nedeni ise sadece basit bir ‘hareketlilik’ ya da ‘yüksek tempo’ değil… Baki Duyarlar her zamanki gibi imza dokunuşlarla uzun yıllar yaşadığı Avrupa’nın be-bop grameri üzerine inşa edilen melodilere nokta atışı bölgesel göndermeler yapmayan; ama belli ki bizim buralardan damıtığı tınılar ve aksak ritmlerle
çakıl taşları bırakmış. Denizin yüzeyini halka halka açmış o taşlar… Tekdüzelik sınırlarından çıkılmış…


Baki Duyarlar iki albümünü de festivallerin üretkenliğe katkısını hatırlatmak için yaptı sanki, iyi de etti.


20. Akbank Caz Festiali’nden sonra, ‘sahnede çok eğlendik, haydi kayıt yapalım’ diyerek Sean Rickman (davul), Kai Eckhardt (elektrik bas) ve Stanislav Mitrovic’ten (alto saksofon & ewi) oluşan OnQ’yla  stüdyoya giren Duyarlar, Colors’u da geçen yılın 22 Haziran’ında 21. Akbank Caz Festivali’nde bir araya geldiği saksofonist Stanislav Mitroviç, davulcu Enrique Firpi ve basçı Eric Calmes’le Babajım’da kaydederek hazırladı.


Tüm bestelerin Duyarlar’a ait olduğu bu sekiz parçalık caz füzyon albüme Simya Caz Grubu da destek vermiş. Duyarlar bu desteği kartonette şu kıymetli cümlelerle anlatıyor: ‘Bu proje şansın ve sevginin yan yana gelişiyle mümkün oldu… Zaman öyle bir bilinmez ki bundan çok kısa bir süre önce beni ve müziğimi bilmeyen bir grup insan ile yan yana geldi hayatlarımız… Aslında olaylar ve insanlar zamanda karşılaşınca bazen öyle birlik olurlar ki yaşadıkları yeri ve toplumu etkiler, değiştirir, bilinir bir söylemle “tarih yazarlar!”.
Türkçe’nin dışında başka bir dilde arkadaş kelimesi bu kadar manalı mıdır bilmem; ama aynı sırtı paylaşmak, birbirine sırt vermek, desteklemek anlamında bu projede “arkadaşlık” Simya Caz Grubu ile anlamını buldu.’

Duyarlar’ın kartonette dinleyicisine hitaben yazdığı yazının başlangıcı bizim son cümlemiz olsun: “İnsanları etkileyen, sanat! Sanatı etkileyen, hayat! Peki ya sanatı ayakta tutan? Sevgi…” Başka söze gerek var mı? Yok!

1 Mart 2012 Perşembe

Kadın kadına müzik

Mart 2012 (Milliyet Sanat Dergisi)




‘Tarihi erkekler yazdı’ deyip duruyoruz. Endişe verici olan hala yazmakta olmaları. Bu alışkanlıklarının el değiştirmesine çabalamazsak yazmaya devam edecekler bu açık.
Bu dünyada ‘akılcı’ bulunmayan pek çok işi yapmak zor. Müzisyen olmak da. Ancak kadın müzisyen olmanın yükünün daha ağır olduğunu öğrenmek için müzik tarihini didik didik etmenize bile gerek yok. Sıradan bir bakışla açıkça görülüyor… Ciddiye alınmayacakları için yarışmalara erkek ismiyle katılan kadınlar, kadın imzası taşıyan iyi bir bestenin üzerine ‘kesin bir erkekten yardım almıştır’ dedikoduları… Ekip arkadaşları tarafından ‘iplenmeyen’ grup liderleri, ne yaparsa yapsın bedeninin ettiğinin bir adım ötesini ifade edemeyen vokalistler…
Sahneye çıkan ve şarkı söyleyen, üstüne üstlük albümü olmayan bu sebeple ilaveten sıkıntı çeken bir sahne şarkıcısı olmak bugün ne demek merak ettik.
Neredeyse 20 yıldır sahneden inmeyen Sibel Köse ve ‘yeni nesil’in başarılı isimleri İldeniz Çetin, Çağıl Kaya ve Ülkü Aybala Sunat’la kadın kadına müzik konuştuk…

Kadınlar bir arada müzik yaparken ne hisseder? Birbirini ne kadar anlar?
İldeniz Çetin: Tek ötekileşmediğim, en rahat olduğum kendimi en ait hissettiğim ortam hem müzisyen hem kadın hem de vokalist olan kişilerle yan yana geldiğim yer. Her anlamda kendimi daha iyi ifade ediyorum. Onların yanında çok daha açık oluyorum ve çok daha fazla besleniyorum.
Çağıl Kaya: Bütünleşiyoruz. Kendimi çok rahat ifade edebileceğim bir durum…
Sibel Köse: Gözüne bakıp bile anlayabiliyorum sıkıntıyı. Birbirimizi gerçekten hissedebiliyoruz…
Ülkü Aybala Sunat: Ortak çok şey var yaşadığımız tecrübe ettiğimiz, anlaşıldığımı hissediyorum…

Peki yanyana olmadığınızda neler bekler sizi?
S. K.: Kadınların iletişim biçimi erkeklerinkinden farklı. Biz uzun uzun konuşarak bazen yalnızca hissederek, öteki tarafsa çatışarak anlaşıyor. Ama o çatışma yanlış anlaşıldığı zaman kadın tarafından içine kapanma, kendini ifade edememe, ne istediğini anlatabilmek için doğru iletişim kuramamak gibi şeylerle baş etmek gerekiyor. Sadece yaptığınız işte değil bu denge üzerinde de uzmanlaşmak gerekiyor. İstediğiniz kadar iyi bir şarkıcı olun beraber çalıştığınız
müzisyenlerin güveni yoksa size hiçbir şey yapamazsınız. Hele bir de köstek olma durumu arsa daha da kötü. Karşılıklı olarak hormonlar da etkili olabiliyor. Her şey bir araya geldiğinde çok karmaşık bir yapı oluşuyor.

Erkekleştiriyor mu bu karmaşa?
S.K.: Bazen erkeksi bir kafa ve tavır oluşuyor. İşteyken duruşumu ve tavrımı annemden çok babama benzetiyorum bazen. Dünyanın her yerinde bir kadın olarak ‘tek başına ayakta duracağım’ dediğinizde, daha evvel kullanmadığınız kaslarınızı da geliştirmeniz gerekiyor.
Bunu yaparken de zaman zaman içimizdeki dişiye yazık ediyoruz. Onu ifade edebilmek önemli oysa ki…

Müziği en iyi, ifade etmekten kaçtığınız o duygular besliyor bir yandan da…
İ.Ç.: Kullanmak zorunda olduğunuz eril bir mantık. O yüzden kadınlığı bastırmak değil de dinlemiyorsun bazen.
S.K.: Bazı durumlardan duygusal olarak daha az etkilenmek hem de onları dışarı yansıtmamak için yapıyoruz bunu. Davranış olarak erkek duygu olarak kadın oluyoruz. Ama yanlış anlaşılmak istemem; bazen erkekler bizim tahmin ettiğimizden çok daha duygusal ve kırılgan oluyorlar.
Ç.K.: Erkek gibi kadın diyorlar ya. Bana çok saçma geliyor; ama bazen o dengeleri tutturmak için ister istemez öyle bir şeye dönüşüyorsun. O zaman kendi özünü kaybediyorsun ve tekrar toparlamaya çalışıyorsun. Onlar seni kendileri gibi gördükleri için, yakınlaştıkça size özenleri kaybolmaya başlıyor, öyle bir durumda eğer sen kadınsan bu hepten kayboluyor. Sürekli ayar yapmak gerekiyor. Ama tecrübelendikçe bir süre sonra o ayarı hep tutturabiliyor kadın.
Ü.A.S: Aradaki dengeyi tutturmak zor gerçekten, bazen iş ‘kanka’ muhabbetine döndüğü zaman o da hoş olamayabiliyor.

Çok yorucu değil mi sürekli ayar tutturmaya çalışmak?
İ.Ç.: Kesinlikle öyle; çünkü sürekli erkeklerden daha fazlasını düşünmek ve
ortama ayak uydurmak zorundasın.
Ç.K.: Her zaman şarkıcının her şeye çok hakim olması gerekiyor ki bu problemleri yaşamayalım. Çünkü belli bir hakimiyetin altındaysan müzisyenler seni ciddiye almamaya başlıyor. Çok çalışmak gerekiyor.
Ü.A.S: Müzisyen olarak kadını ötekileştirmiyorum; ama zorlukları olduğunun çok farkındayım. Mümkün olduğu kadar olduğu gibi kabul etmeye ve empati kurmaya çalışıyorum. Bazen o empatinin sınırları aşılabiliyor. Tam onun dengesini tutturamıyorum. Hayal kırıklıkları da oluyor. Eskiden birlikte çaldığım arkadaşlarıma istediğimi anlatamadığım zaman çok üzülürdüm. Özel
bir ihtimam değil; ama anlayış bekliyor insan biraz.

Kadının lider olmasına alışılmamış bir toplumda neden grupta lider konumunda olan vokalistlik en çok kadına yakıştırılıyor?
S.K.: Neden kadın milletvekili, yönetici az? Bunların cevapları aynı. Kadının evden çıkması son yüzyılda olmuş. Bir yandan da bütün toplumu kadınlar yetiştiriyor. Varoluşumuz böyle. Enstrümantalist kadın daha büyük bir mücadele içine girmek zorunda. Vokalist kadın olmak müzisyen kadın olmaktan çok daha kolay; çünkü alışılmış bir şey.
Burada şeytanın avukatlığını da yapalım. Bugün bir erkek şarkıcının iş bulması bir kadına göre çok daha zor. Başka bir konu da şu: şarkı söylemek, hele başlangıç seviyesinde daha kolay bana göre. Caz müzisyeni olabilmek için müzisyen arkadaşlarımız çok ciddi emek harcıyorlar. Sadece kadın ve vokalist olduğu için çok daha az birikim ve tecrübeyle aynı konumu paylaştıklarında hissettikleri içerlemeyi anlayabiliyorum.
Ç.K.: Belki çok komik geliyor ama, müzisyene kız mı vereceğiz diyor hala ebeveynler. Aynı şekilde şarkıcı bir kadının bir aileye gelin gitmesi de çok yadırganıyor.

Son yıllarda itibarı artmadı mı şarkıcı-müzisyen olmanın?
S.K.: ‘Niye sanatçıyım demiyorsunuz?’ diye sordu bir gün biri, sanki şarkıcı olmak daha basit ya da sıradan bir sıfatmış gibi. Ben şarkıcıyım, bunu da ısrar ve gururla bu şekilde ifade ediyorum. Biz de yaptığımız çok şeyi bizden önceki nesle borçluyuz.
İ.Ç.: Bilgiye ulaşmak ve dünyada ne olduğunu fark etmek artık daha kolay artık. Daha fazla kaynak var. Bu yüzden insanlar daha iyi tanıyor bu müziği.
Ü.A.S: İtibar artması gibi bir sonuç görmüyorum, hala yıkılması gereken önyargılar var, fakat sevindirici gelişmeler oluyor. Zorlukların bilinmesine rağmen istekli ve samimi kişiler gerçekten çaba gösteriyor ve ortaya çıkan müzik gayet iyi. Bu da hepimiz için umut verici.

Albümsüz olmak ciddiyet ve itibar açısından sorun yaratıyor mu?
İ.Ç.: Kesinlikle. Sadece Sibel o konuda daha rahat ama biz, ‘albümün yok mu o zaman konser veremezsin’ ifadesiyle karşılaşıyoruz. Albüm bir etiket. Seviye atlamış oluyorsunuz. Bu bakışa da çok karşıyım. Albümün bir pazarlama biçimine dönüşmesi onun duygusunu öldürür.
S.K.: Yurt dışında basılmış ve albümün tamamında yer aldığım üç albüm var. Onları buraya getirmeye çalışırken biraz canım sıkıldı doğrusu. Şirket bulmakta sıkıntı yaşadım. Ve durdum. Tepkisel olarak onları buraya getirmiyor değilim. Yakında bir albüm yapacağım. Fakat albüm sözleşmeleri sanatçı adına hiç hoş değil. CD üzerinden sanatçı hiçbir şey kazanmıyor çünkü. Söz konusu caz albümü olduğunda günümüz koşullarında şirketler ne kazanıyor onu da çok
bilemiyorum açıkçası. Çoğu zaman albümler kartvizit işlevi taşıyor. Ben çok performans veren bir şarkıcıyım beni dinlemek isteyen gelir istediği ortamda dinleyebilir beni. Kendimi sokak sanatçılarına, grafiticilere benzetiyorum bazen. Yapıp gidiyorum. Bu ister istemez böyle oldu bugüne kadar çünkü bugün bir plak şirketine anlaşmaya gittiğinizde kimi zaman borçlu çıkabiliyorsunuz. Başkalarının albümlerinde de çok söyledim. Bugün bir caz albümü ortalama 1000 adet basılır. Sene içindeki performanslarımda bu sayıya ulaştığımı düşünüyorum mesele dinlenilmekse. Ama kalıcı bir şeyler bırakmak konusu ayrı tabii.

14 Şubat 2012 Salı

'Seni istemiyorum' der ve giderler bazen...

14.02.2012 (Taraf)

Romantik bir gece geçirecek, birbirinize hayatınızın aşkı olduğunu söyleyecek, sen benim eşimsin diyeceksiniz. Sabah birlikte uyanıp hasretle öpüşeceksiniz. Aynı günün akşamı yaptığınız buz gibi telefon konuşması esnasında 'Evet artık seni istemiyorum' diye haykıracak ve telefonu kapatacak.
Ve bitecek.
Kim bilir 16 Şubat sabahı bu yazıyı okuyan kaç kişi 'başıma gelenleri anlatıyor' diyecek?
Müneccimliğe devam edelim, korkmayın 48 saat sonra acınız hafiflemeye başlayacak. 10. günün sonunda arayıp iyi ki terk etmişsin beni demek isteyeceksiniz. Şaşırtacak kadar kısa bir süreden sonra her şeyin yolunda olduğunu idrak edecek, bu idraktan zevk alacak ve ahmak gibi yeniden aşık olacaksınız.
Sonra gün gelecek bu çok bilindik hikâye yeniden yaşanacak ve yine ağlayacaksınız.
Acıklı değil komik!

Çok kişinin döne dolaşa aşkı aradığı  'bu'gün Cumhur Avcil'le  konuşmak istedik. 
Davulcu olduğu kadar olmasa da psikolog olan Avcil geçen yıl sorunlu âşk hallerini anlatan  ‘Love Sick’ isimli konsept bir albüm yapmıştı.


Neden aşkı anlatmak istedin?
Terk edildim. Sonra hırsla kendimi müziğe verdim. Zaten Histeri Çalışmalarının kayıtları için gece çalışıyorum. Sonra gelip bu şarkıları yapıyorum. Bir yandan da içiyorum. Terk edilmenin acısı bir anda hafifledi. Ve bu albüm bittiğinde benim için bütün bu acı bitmişti. Tabii fiziksel rahatlamanın da etkisi var burada. Albümde manyak gibi davul çalıyorum, sırılsıklam terleyip yorulup hırsımı atmış oluyorum.

Nasıl terk etti?
Her şey gayet güzelken birden ayrıldı sonra tüm iletişimi kopardı. Ne olduğunu anlamadım bile.


Terk edildiğinde neden yıkılıyor insan? Tek başına kalma korkusu mu…
Tek başına kalmak değil de oyuncağını kaybetmenin hüznü var orada.  Mutluluğu bulmuşken kaybetmenin…  Aynı şeyi bir daha yakalayamama endişesi.

Albümdeki karakterin hikâyesi nasıl gelişiyor?
Karakter terk ediliyor. Acıyla yüzleşiyor. Sonra karşıdakini suçluyor. İyice nefretini kusuyor, rahatlıyor. Sonra tekrar başka birisine âşık oluyor. Bu sefer olacak galiba derken tekrar terk ediliyor.

Bunu da yaşadın mı?
Evet  yaşadım. Tekrar terk edildikten sonra ilk halinden daha beter bir hale geliyor insan.
Terk edilir edilmez nasıl yeni bir ilişkiye başlamaya cesaret ediyor o insan?
Ben onu erkek kafa yapısıyla kadınlardan intikam almanın bir yolu olarak düşünüyorum. Yeni bir ilişkide mutluluğu aramak değil. ‘Göreceksiniz siz kadınlar’ gibi bir psikopatlık.

Hayata bağlanma aracı, yarının var olacağının taahhütü olarak mı görüyoruz ilişkiyi?

Doğal ortamımızdan uzakta çok sentetik yaşamlar sürdüğümüz için en yakın arkadaşlarımızla bile o hayata bağlayan şeyi hissedemeyebiliyoruz. O yüzden her şeyi paylaşabileceğimiz bir sevgili istiyoruz.



Paylaşıyorsun da yan yana da duramıyorsun. Neden bu kadar zor bu iş?

Beraber yaşamaktan ziyade birbirine katlanmaya dönüyor iş. Birbirine ne kadar iyi katlanabiliyorlarsa o kadar uzun ve sabit gidiyor ilişki. İnsanların birbirlerine yeterli alanı bırakmamalarından kaynaklanıyor bu da. Sıkboğaz ediyorlar. Birey ilişkinin içinde bağımsızlaşamıyor.

‘Alan bırakmak’ ne demek?
Mesela ben üretmek için yalnız kalmalıyım. Ama bunu da talep etmek yerine yaratmayı tercih ediyorum. Sevgilimin dolu olduğu zamanlarda çalışıyorum örneğin. İnsanlar bunu yapmak yerine ‘istemiyorum seni, git’ diyorlar.

Bir yandan herkes sözüm ona aşkı arıyor, bir yandan ‘istemiyorum seni’ diye kolayca haykırıyor. Bugün niye herkes çok benzer hikâyeler yaşıyor?

‘En değerli benim’ diyerek hareket ediyoruz çünkü. Burada empati çok önemli bir kavram. Kendini korurken insanların da neler hissettiğini anlayıp ona göre davranıp ilişkilerinin kolay devam etmesini sağlayabilirsin.

Woody Allen Annie Hall filminde ‘Beni kabul eden gruba üye olmak istemem’ diyor ya… Biraz da bunun etkisi var sanırım…
Mücadele etmeden kazanılan şeyin değeri az oluyor.  Mücadele derken birinin peşinden koşmayı kastetmiyorum. O ilişkiye verdiğin değerle güzel bir ilişki yaratma çabası. Karşındakini ne kadar seversen sev, seks ne kadar güzel olursa olsun o ilişkinin gitmesi için çabalaman gerekiyor. Bunu yapmadan her şey bir anda çok güzelmiş gibi olunca patlıyor. Bu bir yanılsama çünkü.

İyi de iş mücadeleye gelince bitiyor çoğu ilişki…

Mücadele verip ayrılınca yıkılıyor insan. Belki de o acıyı yaşamamak için mücadele edilmiyordur.
Gerçekçi olmayan bir şeyin peşinde koşuyor insanlar. Gerçekçi olmayan bir gerçeklik yaratmak istiyorlar. O noktada çok şey kaçırdıklarının farkına varmıyorlar.


‘Müzisyenden sevgili olmaz’ diyorlar. Sen ne diyorsun?

Şu an bulunduğum noktaya gelene kadar bahsettiğimiz çok  fazla insanı üzdüm. Çünkü umurumda değildi. Tanınmış bir müzisyen haline geldim, elim yüzüm düzgün, cebimde param var… ‘Önüme gelen herhangi bir insana herhangi bir şeyi yapabilirim, umurumda değilsiniz’ tavrı. Müzisyenlerden uzak durmakta haksız değilsiniz. Ben de kendi yaptığıma benzer bir tavırla karşılaşıp acı çekince durdum düşündüm.

O zaman çektirenin eline sağlık.  Tekrar bir konsept albüm yapmayı düşünüyor musun?
Yaptım bile. Sıradaki karakterimiz anarşist. Bu sefer biraz sistem eleştirisi geliyor, yaşadığımız topluma ekonomik düzene… Bu albümü yasal olarak çıkarıp satmak karakterin kendisine ihanet gibi geliyor. O yüzden internette yayınlayacağım. Tek çekincem bir şeyi satmadığın zaman insanların ona değer vermiyor oluşu. Basına bülten yolladığımda kaç kişi ilgi gösterir bilmiyorum; ama yine de satmayacağım.

12 Şubat 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Bu albüme aşık olacaksınız



12.02.2012 (Taraf)

Yaşadıklarımdan öğreniyorum her gün: Sakinleştiriyorsa doğru yer olma ihtimali yüksektir. Orada bir süre durunuz. Sakinlik ve sukûnete takiben kalp atışlarında hızlanma, midede bulantı ve kafada dalgınlık oluştuysa ve üstelik bunların hiçbiri sizi rahatsız etmiyorsa yaşadınız. Kendinizi bırakınız. Kısa süre sonra doğal bir sadakat hissiyle karşılaşacak ve kendi rızanızla oradan başka yere gitmek istemeyeceksiniz.


Kayıt Altı epey coşkulu, hafif abartılıdır, tanıyan bilir. Bu coşkulu ve abartılı ruh halinin etkisini akılda tutarak, Jülide Özçelik’in yeni albümünün hiç umut etmediğimiz halde karşımıza çıkan yepyeni bir aşk gibi kendine bağladığını söyleyelim. Dinledikçe kendini sevdirdiğini bir de.


Ben albümle görücü usulü tanıştım. IKSV’den ve şahane radyo programlarından tanıdığımız Harun İzer’in bir tweet’ini gördüm önce: “Türkçe sözler ile yapılmış en güzel caz şarkıları!” diyordu. Meraklı meraklı gittim albümü almaya. 

Dört yıl önce çıkardığı Jazz İstanbul Volume 1’i takip eden bu yeni albümde Özçelik’in sakin ve sade vokal tavrı yaratılan ruh halinde oldukça belirleyici. Gitarda Cem Tuncer, piyanoda Ercüment Orkut, kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Cengiz Baysal, trompette Şenova Ülker ve perdesiz gitarda Cenk Erdoğan’ın sesini duymamıza cömertçe müsaade ediyor ve eserlerin kendi içindeki güzelliği ortaya çıkarıyor Özçelik. Vokal kendini eserlerin doğasına ve  Cem Tuncer’in sihirli düzenlemelerine bırakıyor.

10 şarkıdan oluşan dokuz düzenlemenin Cem Tuncer'e ait olduğu albümde sözü ve bestesi Jülide Özçelik'e ait beş şarkı var. Kendi içine dönük şarkılar bunlar. Bir kadının gerçeği aradığı, uzaklara bakma niyetiyle yola çıksa da dönüp dolaşıp kendi içine döndüğü ve var olanı kabullendiği şarkılar… “Yine de hayat verilen en güzel hediye” şarkılara göre “Ardına bakma yaşa sen gönlünce”. “Eşitiz eninde sonunda” ama  “hayallerim gerçeğin çok ötesinde”…

Albümün toplumsal sorunlara gönderme yapan tek şarkısı Ercüment Orkut düzenlemesiyle dinlediğimiz Özdemir Erdoğan imzalı Vitrin. Şarkı Özçelik’in sesine pek yakışsa da, bir erkek gözüyle ‘namus’ tarifleyen bu şarkıya bir kadının albümünde ne gerek vardı, diye sormaktan kendimi alamıyorum. Yoksul olduğunu vitrinin önünde kıyafetlere bakışından anladığımız, banka müdürünün sekreteri olan Yeşilçam soslu bir kadının, bir adamın Mercedes’ine atlayıp boğaz sefası yapmadığı ve anasını elalemin evine göndermediği için bir erkek (Özdemir Erdoğan) tarafından erdem timsali olarak anlatılmasına katlanmak yeterince zor. Bu hali bir kadının sesinden dinlemenin yarattığı kırgınlığı siz düşünün…

Albümün en başarılı parçalarından biri bir Kırım türküsü olan Şu Yaltadan Taş Yükledim. Tuncer’in düzenlemesiyle eser orjinalinden bile iyi olmuş.
Neşet Ertaş'ın Gönül Dağı ve sözleri Ömer Hayyam'a müziği Mehmet Güreli'ye ait Kimse Bilmez parçaları ise sadece düzenlemeyle değil Özçelik’in vokaliyle yeniden doğmuş gibi. O yumuşacık ve pürüzsüz ses Gönül Dağı’nda pürüzlenmiş, dünyanın en güzel sorusu olan ‘Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye’ diye soran Kimse Bilmez’de ise sakince keskinleşmiş.

Kayıtları ve mix'i Erim Arkman tarafından Babajım Stüdyoları'nda canlı hücum kayıt olarak gerçekleştirilen, mastering'ini Bob Katz'in yaptığı albüm Jülide Özçelik’in ilk albümünden sonra geçen bu dört yılda kendini nasıl yenilediğini anlatıyor sanki…

Jazz İstanbul Volume 2, Jülide Özçelik, Kadıköy Müzik

10 Şubat 2012 Cuma

Bir kategoriye ait olmamak benim meselem

(Şubat 2012) Milliyet Sanat


‘Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem, Bütün zalim olanları sen affetsen ben affetmem’ diye başlıyor şarkı. Arabesk adı. Bergen’e ithaf edilmiş. Acılar içinde kıvranıyor sanki Ceyl’an Ertem; ama söylemeye devam ediyor; çünkü yemin etmiş belli ki, unutturmayacak yaşananları.
Hollandalı Barana grubuyla Ertem’in birlikteliğinden doğan albümün; Xenopolis’in hikâyesini özetliyor bu şarkının tavrı… İster alaycı, ister acılı, ister meydan okur gibi anlatsın İstanbul’u, şehrin her köşesine, yaşananları ve yaşanması muhtemel olanları hatırlatarak, sahip çıkıyor.
Ceyl’an Ertem’le Xenopolis’i konuşmak için buluştuk…


Soluk albümünden sonra yaptığımız röportajda İstanbul’un keşmekeşini hatırlatarak ‘Ben burada demlenmeye çalışan biriyim’ demiştiniz. Bu albümdeki vokalinizin çok daha sakin olmasının bir anlamı var mı?
Soluk’ta kendi hikâyelerimi anlatıyordum burada başkalarını canlandırıyorum. O yüzden de daha sakin ve kontrollü…


Nasıl gelişti bu ‘başkalarını canlandırma’ fikri…
Aslında fikir Behsat Üvez ve Steven Kamperman’dan çıktı. Ama benim yüzümden oldu… Benim için ilk başta şaşırtıcıydı. Bütün mevzuları onlar belirlemişlerdi. Depremi, arabeski, yeraltını, Sulukule’yi anlatacaksın dediler… İlk başta korktum, ‘yapabilir miyim bunu’ diye düşündüm. Ama bir gün sonra yazmaya başladım ve İstanbul hakkında ne kadar dolduğumu fark ettim.


Hem dolusunuz hem de çok seviyorsunuz burayı… İstanbullu olmak bu olsa gerek…
Hepimiz İstanbul’da sıkılıyoruz, yoruluyoruz; ama bir yandan da aşığız. Aslında İstanbullu olmak diye bir şey pek kalmadı artık. Ben bir gün dolmuşta çığlık çığlığa kahkahalarımı atarken, bir adam bana ‘bir tane İstanbul var, nasıl böyle gülüyorsun’ dedi. Bir tane İstanbul mu var gerçekten? Ya da İstanbullu olmak artık böyle bir şey mi? Kesinlikle değil. İstanbul’un bu kadar güzel olmasının sebebi de bence bu. Türkiye’nin her tarafından bir sürü insan var, bir sürü renk, ses, tükürük… Çirkinliği de güzelliği de aslında bu kadar farklı yaşayışı barındırıyor olmasından…


Albümde çalan müzisyenler İstanbul’u hiç tanımıyor ya da çok az tanıyor. Nasıl anlattınız onlara bu şehrin tınısını?
Behsat Ağabey tek tek anlattı. Zelzeleyi çalmadan önce, ‘Marmara’da büyük bir deprem olmuştu. Ceylan da o depremzedelerden biri, zelzeleden sonra İstanbul’a taşındı; ama o andan itibaren İstanbul’da büyük bir deprem olacağının haberi yayılmaya başladı’… Arabeski anlatırken Bergen’in yüzüne asit atıldığından ve şimdi hala demir parmaklıklar arasında bir mezarda yatıyor olduğundan bahsetti. Bunları anlattığı zaman eğer o müzisyenler ruhani olarak gerçekten iyi müzisyenlerse bunu çok kolay algılıyorlar. Hemen o ortamı
canlandırabiliyorlar kafalarında. Hollanda’da bir turne yaptık. Konserlerde bizi dinlemeye gelen insanlar da İstanbul’a gelmemiş, belki sadece broşürlerden tanıyordu şehri, onlara da anlattı aynı şekilde…


Biz ne zaman izleyeceğiz konserlerinizi?
Benim oraya gitmem de onların buraya gelmesi de bir mesele. Onların hepsi Hollanda’da şu anda. Bu yıl sonbahara doğru burada da turne yapmak istiyoruz.

‘Cazla geleneksek müziğin bir araya geldiği albüm’ diye tanımlasak Xenopolis’i, ne dersiniz?

Behsat Ağabey Ankaralı ve çok uzun zaman halk müziği icra etmiş. Bundan 30 yıl önce Hollanda’ya gidiyor ve Steven’le tanışıyor. O da çok uzun zaman Türk müziği üzerinde çalışmış biri. Ama biz İstanbul’u anlatıyoruz, bir takım geleneksel tınıları katmamız gerekiyor diye de yapmadık bu işi. Onların diğer albümlerini dinlediğinizde zaten bu renklere rastlarsınız. Onun dışında seçtikleri müzisyenler de çok yerinde. ‘Cazla geleneksek müziğin bir araya geldiği albüm’ diyeceklerine, Hollanda’da caz icra eden müzisyenlerle burada ne icra ettiğini bilmeyen Ceylan Ertem’in bir araya geldiği bir albüm, denilse bile benim için daha iyi. Bir kategoriye ait olmamak benim meselem herhalde. Bunun için uğraşmıyorum tabi ama her şeyin çok özgün olmasından yanayım. Örneğin Arabesk’i tabii ki ben söylediğimde öyle olacaktı, içsel bir şey bu; matematiksel değil.

Bu yüzden mi sizi seçmişler?

Onlar çok araştırma yapmışlar konuyla ilgili. Söz yazıp beste yapacak aynı zamanda bir yere has olmayacak birini arıyorlar. Türkücü değil o ya da bir caz şarkıcısı olmayacak. Çok uzun bir süreçten sonra Myspace’de benim işlerimi dinlemişler ve hemen mail yazmışlar. 2008 yılında biz Behsat Ağabey’le tanıştık buraya geldiler, sözleştik ve proje başladı.


O kadar iyi anlatıyorsunuz ki şehri, duyan İstanbul’un her deliğine girmiş çıkmış biri zanneder sizi…
Fotoğraf çekmem biraz işime yaradı. Taksim’de Tarlabaşı’nın bir sokak ötesinde oturdum kaç yıl. O yüzden bir sokak değiştirdiğimde başıma neler geleceğini çok iyi biliyordum. Sulukule’ye de fotoğraf çekmek için gitmiştim ve böylece oranın başına gelenleri öğrenmiştim. Bunun dışında tabi televizyonda internette görüyoruz öğreniyoruz her yeri. Televizyon izlemiyorum gazete okumuyorum diyenleri hiç anlamıyorum. O zaman işte anlayamazsın, alma bu albümü. Ya da beni dinleme… Ya da al ve öğren de olabilir.

İçinizde ve müziğinizde geçmişi böyle yaşatırken, bugünle nasıl böyle kolayca iç içe geçiyorsunuz?

Ben teknolojiyi çok severim aslında. Ama onların oyuncağı olmamaya çalışırım. Mesela sahnede çok fazla prosesör, elektrikli şey kullanıyorum. Ama yine de geleneksel tavrı seviyorum. Derenin kenarında şarkı söyleyen dedeyi, Hintli ablayı seviyorum. Bugünle ilişki kurarken zorlanıyorum aslında. Çok geriye gitmeye gerek yok 80’lerde doğmuş bir sürü insan da benim gibi zorlanıyordur. Yaşlı biri gibi konuşmak istemiyorum; ama enteresan geliyor yeni nesil.

Nedir onları enteresan yapan?

Biz bir kitap almak için para biriktirirdik. Şimdi kitapları internetten de okuyorsun. Ben Umay Umay’ın bir kitabını buldum geçenlerde. Altını çizmişim 17 yaşındayım. Ama bunu şimdi yapamayacaksın. Bu biraz korkutucu, tavır da korkutucu… Heer şeyi eleştirmek, her şeyi elinin tersiyle itmek. Aslında hiçbir şeyi tam öğrenmemek; ama fikrin varmış gibi davranmak. Umarım şahit olduklarım az bir kitledir.


‘Yeni nesil’den de çok hayranınız var üstelik…
Ben 2006’dan beri albümü olan biriyim. 2006 yılında beni dinleyen birinin yazdığı bir maille, şimdi atılan bir mail birbirinden o kadar farklı ki… Yazı dili, soruların basitliği… Facebook’ta arkadaşım olduğu için gerçekten arkadaşım olduğunu düşünen insanlar var. Oysa ki biz arkadaş değiliz. Erkan Oğur’un cep telefonu bende kayıtlıdır. Ama ben hiçbir zaman ‘naber’ diye mesaj atmam. Saygının seviyelerinin değiştiğini görüyorum bunlar beni çok korkutuyor. Çok fazla şeyi aynı anda yapıyorsunuz. Müziğin yanı sıra, video kurguluyor, fotoğraf çekiyor, metinler yazıyorsunuz… Bu doyumsuzluk, sürekli bir şey yapma isteği… Onun dışında, eğer burçlar doğruysa, oğlak burcunun sıkı çalışkanlığından olabilir. Video kurgusu yaparken çok eğleniyorum. Müziğe ara verdiğimde o işi yapıyorum. Şimdi Hollanda’nın kurgusunu yapıyorum örneğin. Bir yandan da ikinci albümün çalışmalarına başladık. Heralde o da üç ay içinde çıkacak…

Facebook profilinizden ‘sadece aşk şarkılarından oluşan bir albüm yapsam nasıl olur’ diye sormuştunuz dinleyicilerinize geçen yıl. Yaptınız mı?

Aslında çok isterdim sadece aşk şarkılarının yazılı olduğu bir albüm okumayı; ama o kadar çok şey var ki hayatta… Birkaç tane aşktan bahseden şarkı var aslında albümde. Müzisyen arkadaşlarım benimle çok alay ediyordu, Ceylan sen aşk şarkısı yazamıyorsun diye. Ama seviyorum Müzeyyen Senar, Sezen Aksu’nun o korkunç aşk acıları çekmiş şarkılarını… Anlatılanları yaşamışım gibi içleniyorum…

Nasıl bir albüm olacak?

Soluk’a çok benzemeyecek çünkü tek bir sound’u olacak. Yine 12-13 parça olacak. Bu albümü sahnede birlikte çaldığımız arkadaşlarımla kaydedeceğiz. En fazla 10 müsieyen olacak içinde. Tek bir orkestradan çıkacak şarkılar…

Henüz 1984 vari bir tehlike görmüyorum


10.02.2012 (Taraf)


“Belden aşağı çalmayacağız; nazik olacağız” demişti konserden önce. İki saat kaldığı sahnede sözünde durdu Alp Ersönmez (bas) zira zarafetle muzipliğin bir araya geldiği bu müzik ancak tatlı bir nezaketle taşınabiliyordu.
Hava çok soğuktu. Herhalde bu yüzden beş yakışıklı müzisyen; İmer Demirer (trompet), Engin Recepoğulları (tenor saksofon), Can Çankaya (klavyeler), Ediz Hafızoğlu (davul) sahneye çıktığında Babylon’un alt katında toplasan 10 kişi vardı. “Geçen hafta Kuruçeşme Arena’da çaldık, insanlar bize doydu da o yüzden bu akşam gelmemişler” dedi ve güldü Ersönmez.  Gecenin ortasına doğru kalabalıklaşan izleyici o gülümsemeyi daha ‘gerçek’ yaptı.
Yakında albüm olarak elimizde tutabileceğimiz ‘Alp Ersönmez feat.  İmer Demirer’ projesi  her seferinde yenilenen sesiyle önceki gece Babylon’daki izleyiciye kendisini şanslı hissettirdi. Bir de bol bol dans ettirdi.
Ondan önce, aşağıdaki röportajı ayarlamak için Ersönmez’i aradım. ‘Nasılsınız’ soruma ‘pek iyi değil’ diye cevap verdi. Röportaj biz henüz buluşmadan başlamış oldu…

Neden ‘pek iyi değil’siniz?Memlekette bitmiyor ki olay. Her gün bir şok haber var. Ve insanın özel hayatında da şok haberler olabiliyor bazen. Hayat ya işte… Mutedil…

Sanatçıyı daha mı çok etkiliyor bu dünya hali?Sanmıyorum. Tamamen yapı meselesi bence. İdeal olan saf yeteneğin akılla bilgi ve tecrübeyle besleniyor olması ama olmak zorunda da değil. Saf yeteneğe sahip çok salak insanların da harika sanat eserleri ortaya koyabildiklerini biliyoruz.

Son zamanlarda müzisyenlerin epey politize olduğunu düşünüyorum. Size de öyle geliyor mu?
Şu an herkes çok politize, sırf sanatçılar değil ki… Herkes bir şekilde ucundan tutuyor bu işin çünkü bir şeyler değişiyor. 80’li yıllarla beraber Türkiye daha açık bir ülke olmaya doğru yol aldı; ama bu olurken de üç kez darbe yemiş bir ülke olarak, ‘aman bir süre politik bir durumumuz olmasın’ diye yaşadı insanlar, devlet de böyle dayattı. Ama şimdi internet, cep telefonu, tweet’ler, Facebook insanlarla dünya arasında daha net bir köprü kurdu.  

İçişleri Bakanı’nın sanatçıları hedef gösteren o konuşmasını hazırlayan ortam da bu galiba. Kendinizi baskı altında hissediyor musunuz?
Herkes gibi sanatçılar da baskı altında hissediyor kendini. TRT Caz Orkestrası neredeyse lağv ediliyor. 1984 vari bir tehlike henüz görmüyorum; ama çoğunluğun her zaman haklı olmadığını hatırlamak lazım. Çoğunluk yapı olarak eğitilmesi gereken bir kitledir. Çoğunluk ortalamadır. Bütün dünyanın muhafazakârlaşıyor. Bunu oturup bir düşünmek lazım. Herkes kendine dönüyor, aman hiçbir şeye bulaşmayayım diyor.
Geçen yıl çıkan Yazısız albümü nasıl gitti? İlgi sizi tatmin etti mi?Albümün gördüğü ilgiden çok memnunum. Çok sevildi.  Kampüste caz konserleri çok iyi geçti. Hayatında hiç caz dinlememiş insanlar konserlere geldi ve çok beğendi. 

Son dönemde memlekette caz sevgisi arttı sanki. Daha çok albüm geliyor, dinleyici ve basın caza daha çok sahip çıkıyor…Şu an sadece müzik teknoloji bölümünün açık kaldığı Bilgi Üniversitesi’nin büyük etkisi var bunda… Albümü çıkan insanlara baktığınızda çok büyük bir yüzdenin bir şekilde orayla bağının olduğunu görürsünüz. Okulun o dönemdeki yöneticilerinin tarif edilemez bir faydası var. Bunun yanında Nardis Jazz Club’ın büyük etkisi oldu. Çünkü her gün canlı müzik yapılan bir alan doğdu. Bestelerini yapıyorsun, albümün yok; ama çalabiliyorsun orada, kendini ifade edebiliyorsun. Üçüncü neden olarak da, ince beğeni gerektirmeyen müziklerden sıkılan insanlar için rahat bir nefes ortamı sağlandı. O yüzden de dinleyici ve basın bizi sahiplendi.

29 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Yavuz Akyazıcı’yı kim yetiştirdi?

29.01.2012 (Taraf)

‘Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli caz müzisyenlerinden’diyor basın bülteninde. Pek emin değilim. Zira yıllarca Amerika’da icra etti müziğini gitarist, besteci ve aranjör Yavuz Akyazıcı.

New York, New School Jazz Academy’de caz performansı bölümünden mezun oldu. Kendi internet sitesindeki, biyografisinde anlattığı üzere, burada John Coltrane’in basçısı Reggie Workman, Jim Hall, Billy Harper, Buster Williams, Vic Juris gibi hocalardan ders aldı. Üniversite eğitimi esnasında Mike Stern, Wayne Krantz gibi isimlerin de sahne aldığı 55 Bar’da çalmaya başladı.
Birdland, Knitting Factory, Auggie’s gibi dünyaca ünlü caz kulüplerinde, Matt Wilson (Charlie Haden Liberation Band), Eric Person (Ben Harper, Dave Holland Quintet), Joe Fonda (Kenny Baron, Anthony Braxton), Kevin Burke (Wynton Marsallis Orchestra) gibi isimlerle konserler verdi ve kendi adını taşıyan üç albüm kaydetti.
Bu üç albümden sonuncusu Volcano/Gamzelim epey zaman sonra Türkiye’ye geldi.
Geçen aylarda çıkan Yahya Dai (saksofon), Ece Göksu (vokal), Baran Say (kontrbas) ve Derin Bayhan’la (davul) birlikte kaydedilen dahiyane iş, Yavuz Akyazıcı Project 1, Türkiye’deki bazı dinleyiciler için Akyazıcı’nın ilk albümüydü. En başta sarf ettiğim, tekrar okuduğumda ise kabalaştığımı düşündüğüm, o cümleyi bu bilginin üzerine tekrar ederim.  
17 yıl sonra Türkiye’ye dönen Akyazıcı burada şimdiye kadar hiç yapılmamış bir işi yaptı. Caz standartlarının pop üzerine inşa edildiğini hatırlattı ve buranın şarkılarını yeniden yorumladı. Dinleyiciye cazı tekrar anlatmak istedi.
Akyazıcı şimdi ise, Bridge (Köprü) isimli bir albümle karşımızda. Son birkaç yıldır, büyük bölümü yıllar evvel kapatılan Bilgi Üniversitesi caz bölümünden mezun müzisyenlerin başarılı caz albümleriyle egemen medyada görünürlük kazanan bu müziğin, ülkemizde kurulan ufak dünyası, nihayet Akyazıcı’nın kendi bestelerini de ağırlıyor şimdi. 
Epeydir, -Kamil Erdem’in yüzü hürmetine- Yıldız Teknik’e kesin olmamakla birlikte iki yılda bir alınan caz gitar öğrencileri dışında hiçbir kurumunda caz eğitimi verilmeyen bu ülkenin bu ufak dünyası nasıl büyüyecek diye düşünüyorum durup durup. Önce Hacettepe’de geçen sene açılan caz anasanat dalının uzun ömürlü olmasını diliyor sonra da Akyazıcı’nın Bridge’si gibi albümleri biraz da bu soruma cevap olarak algılıyorum.
Sway ve House of the Rising Sun gibi iki bilinen şarkının caz yorumunun yanı sıra, Sam Rivers'ın caz standardı Beatrice ve yedi tane Yavuz Akyazıcı bestesinin yer aldığı albüm önemli müzisyenleri bizlerle buluşturuyor.  Downbeat tarafından beş yıl üst üste ‘en iyi caz davulcusu’ ödülüne layık görülen ve Charlie Haden, Dewey Redman gibi isimlerin grubuna üye olan Matt Wilson; Anthony Braxton grubu üyesi, Archie Shepp, Charlie Persip, Lou Donaldson, Ken Mcintyre gibi isimlerle çalışmış Joe Fonda’nın (kontrbas) yanı sıra, Chico Hamilton Band üyesi, Mc Coy Tyner, Ben Harper gibi dev isimlerin albüm kayıtlarında yer almış ve Dave Holland'ın  Dream of the Elders albümünden de tanıdığımız Eric Person (saxofon) da bulunuyor Bridge’de. İlk parça Akyazıcı tarafından blues çalışını çok sevdiği Person için yazılmış. Kompozisyon Person’un bu özelliğini ön plana çıkaracak şekilde düzenlenmiş.
Hikâyeyi yine albümden öğreniyoruz. Akyazıcı kartonette bizim için tek tek yazmış, hangi parçanın nasıl ve neden yazıldığını.

Albüme adını veren parçayı  “her şeyin birbirine bağlandığı, çözüme ulaştığı noktada, Türkiye'ye döndükten sonra bestelediğim ve buradaki müzisyen arkadaşlarımla kaydetmeyi planladığım bir şarkı...” sözleriyle anlatmış sanatçı.  Ve kontrbasçı Ozan Musluoğlu’ya düet yapmış.

I Know You Can Hear Me ise albümün en iç titreten melodisine sahip. Babasının vefatından hemen önce onun için bestelemiş bu şarkıyı. “Bana inanması, beni desteklemesi sayesinde bütün bu şarkılar ortaya çıkabildi. Hayatımdaki en etkileyici süper kahramanım, canım babam” diyor Akyazıcı. Parçaya Musluoğlu ve davulda ‘Yavuz Akyazıcı Project 1’ de de birlikte çalıştıkları Derin Bayhan hayat veriyor.
Albümün Neruda’sı Latin Amerika’nın nefes kaynaklarından Pablo Neruda’ya adanmış.  Goin' Home ise, 17 yılın ardından Türkiye'ye dönme kararı Alan Akyazıcının huzurlu bir gemi yolculuğunu hatırladığı bestesi.

Akyazıcı’nın bizim aramızda huzur bulmasını ve yanımızdan yöremizden çok uzaklara gitmemesini dileriz…

Yavuz Akyazıcı, Bridge, Esen Müzik

22 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: ‘Evladını yiyen anne’nin sesi


22.01.2012 (Taraf)

Üniversitede çok kıymetli bir hocam ‘Evladını yiyen anne’ dediğinde İstanbul için, henüz sadece birkaç eylem için gelmiş, birkaç saatimi vermiştim bu şehre.
Bir sonbahar sabahı otobüsten inip İstiklal’in ıslak ve tenha sokaklarında yürümenin ne olduğunu, o caddenin sesini ve kokusunu iyi biliyordum. Kafamda yankılanan birkaç ebeveyn cümlesiyle geziyordum hep: Aman dikkat et. Tehlikelidir İstanbul.
Oysa, doğup büyüdüğüm, herkesin büyük ve açıkgörüşlü olduğunu sandığı ama küçücüklüğünü ve muhafazakârlığını iliklerime kadar her fırsatta hissettiğim o güzel şehri; İzmir’i terk ederken, bu şehrin tehlikelerinden, burada yaşayacağım bireysel ve toplumsal kalp kırıklıklarından bihaberdim. İyi ki de öyleymişim…
Tüm hayatınızı İstanbul’da geçirdiyseniz, bu şehrin acımasızlığını anlamanız pek kolay değil. Yok başka bir coğrafyada yeşerip sonra ansızın bir operasyonla buraya ekilmişseniz, önce solmak sonra yeniden yeşermek zorunda kalacağınızdan, başka gözlerle bakmayı öğrenirsiniz İstanbul’a.
Bu sert şehir, birden bire sizin aynı anda hem en büyük aşkınız hem de en büyük düşmanınız oluverir.
Şimdi bunca iddianın altının doldurulması icap ediyor… Edilen lafların altını bazen kelimelerden daha iyi dolduruyor müzik.
Bu noktada gelin Ceyl’an Ertem ve Barana’nın Xenopolis’ini dinlerken sonra tekrar konuşalım…
O vakte kadar ise dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım albümü…
Farklı projelerde farklı müzisyenlerle işbirliği yapmalarına alışık olduğumuz Steven Kamperman ve Behsat Üvez’den oluşan Hollandalı Barana grubu yeni prejelerinde Ceyl’an Ertemle birlikte çalıştı.
Üçlüye İranlı perküsyoncu Afra Mussawissade, Hollandalı gitar virtiyözü Jeff Sopacua ve çellist Ernst Reijseger eşlik etti. Albümün bizce en ilginç yanlarından biri bu noktayla ortaya çıkıyor. İstanbul’u çok az tanıyan bu müzisyenlere o kadar içli anlatılmış ki bu şehir, sesler tıpkı İstanbul gibi tınlıyor.
Haykırışlarına alışık olduğumuz Ceyl’an bu albümde coşkusunu daha ‘usul usul’ veriyor bize.
İstanbul kendi kendini anlatıyor. “Oradaydım, sokuldular bahçeme, çocukları gönderdiler uzağa” diye konuşturuluyor Sulukule “Söylediler ki hepsi iyiliğimeymiş” diyerek bu yerinden etme harekâtını yemediğini anlatıyor tatlı tatlı… Sonra  “Sen o öteki beriki kimsiniz?” diye soruyor Birinci Sınıf isimli şarkı. “Eşittir yok burada eşit” diyerek acılarımızın sınıflarımızla kurduğu köprüleri işaret ediyor.
Adapazarı depremini yaşadıktan sonra İstanbul’a gelen Ceyl’an “Silkecek doğa kirli bir kumaş gibi üstünü, balıklar dizilecek boğazına, bilmiyorlar insanlar diplerinin sıcağını, boğazıma kadar battım ben kaygıya” sözleriyle ha yıkıldı ha yıkılacak denilen İstanbul’la alay ediyor…
Albümün en vurucu şarkısı ise Arabesk. Bugün hala kimse gelip onu rahatsız edemesin diye Mersin’de demir parmaklıklar arasında yatan güzel kadın Bergen’i anlatıyor şarkı. Ondan alınan bir dizeyle “Bütün zalim olanları, sen affetsen ben affetmem Tanrım” diye inliyor Ceyl’an… 1982’de üzerine kezzap atılarak yara içinde bırakılan ve kadınlığımızın bedenimizden ayrılamayacağını bir ders gibi öğreten o hadiseden sonra, 1989’un 14 Ağustos’unu 15 Ağustos’a bağlayan gece Halis Serbes’in silahından çıkan altı kurşunla katledilen o kadın, Xenopolis’te yeniden dile gelip, İstanbul’da, bu ülkede, bu dünyada acılar içinde kıvranmakta olan, nefret edilen ve defalarca öldürülen kadınların, hepimizin hesabını soruyor…
Bu kadar anlatmak yetmez. Xenopolis kendi kendini anlatacak, sadece size ait hikâyelerle köprüler kuracak… Kulak verin…

Ceyl’an Ertem & Barana, Xenopolis, Baykuş Müzik

15 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Tüm duyguların en taze hali


15.01.2012 (Taraf)

Tüm duyguların en taze hali var bu albümde. Coşkudan bezmemiş, aksine onu kutsamakta olan gencecik ellerin dokunduğu enstrümanlarla, uzun yıllardır sadece ‘müzik için’ çalışan ve o coşkuyla çoğalan iki isim Güher- Süher Pekinel yan yana gelmiş. Hem de farklı yorum olanaklarına kapı açan ve ortak müzik bilincini bireysel yaratıcılıkla birleştirmeye imkân tanıyan oda müziği çatısı altında…

‘Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’ isimli bir projenin ürünü bu. Güher ve Süher Pekinel’in öncülüğünde 2010 yılında başlayan projenin amacı ‘sıra dışı yeteneklere sahip genç müzisyenleri dünyanın en saygın pedagog ve müzisyenleriyle buluşturmak.’

Bu çerçevede önce Türkiye’nin farklı şehirlerindeki konservatuarlarda okuyan ve en büyüğü 1988 doğumlu olan dokuz genç bursiyer olarak seçilmiş.

Onduline Avrasya A.Ş. sponsorluğunda yürütülen proje kapsamında genç sanatçılar Eren Aydoğan (piyano), Dorukhan Doruk (çello), Veriko Tchumburidze (keman), Elvin Hoxha (keman), Yunus Tuncalı (piyano), Kıvanç Tire (keman), Yusuf Çelik (çello), Ege Banaz (klarinet) ve Yağızcan Keskin (klarinet) bir yıl boyunca Viyana, Leipzig, Tel Aviv, Bremen, Zürih, Köln ve Brüksel’de eğitim görmüş daha sonra geçtiğimiz Ekim ayında, İstanbul Cemal Reşit Rey, Ankara Bilkent, İzmir Sabancı Kültür Sarayı’nda konserler gerçekleştirilmiş. Borusan Quartet üyesi viola sanatçısı Efdal Altun konuk sanatçı olarak katıldığı konserlerden Ankara Bilkent’teki esnasında kaydedilen CD ve DVD Lila Müzik aracılığıyla bizlerle buluştu.  

Albüm Sergei Rachmaninoff’un Çaykovski anısına bestelediği ‘Keman ve viyolonsel için ağıtsal üçlü no:2’ ile açılıyor. Oya gibi işlenmiş hüznüyle insanı hayata bağlayan bu eserin ardından, besteci ve keman sanatçısı Pablo Saraste’nin memleketi İspanya’dan ilham alan Zapateado’suyla hareketleniyoruz.

Ardından Ravel’in 1914-1917 arasında bestelediği ve altı bölümün her birini 1. Dünya savaşında kaybettiği arkadaşları için bestelediği Couperin’in Mezarında süiti geliyor.

Tartini’nin bir rüyasının üzerine bestelediği 1749 tarihli Şeytan Tiril’ini ve İspanyol çellist, bestci Cassado’nun ‘Solo viyolonsel için süit’ini arka arkaya dinliyor ve Alman romantik dönem bestecisi Mendelssohn’un 1833 tarihli ‘Konser parçası No:2’ ile yarattığı klarinet ve piyano arasındaki tatlı sohbete geçiyoruz.

R. Schuman’ın 1843’te 24 yaşına giren eşine ithaf ettiği Quintet Op.44’ünden sonra ise albümü 20. yüzyılın en önemli Avrupalı bestecilerinden Lutoslawski’nin 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya’nın Nazi işgali altında olduğu 1941 yılında yazdığı Paganini çeşitlemelerini Güher Sühel Pekinel’in piyanosundan dinleyerek kapatıyoruz.

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’in  tariflediği o olgun kalp çarpıntısına hepimizin ihtiyacı var… Mutlaka diskoteklerinizde bulundurunuz…

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler, Lila Müzik

‘Düşünmeye meyli olana malzeme vermek istiyoruz’


Ocak 2012 (Milliyet Sanat)

Geçen yılın sonunda kurulup, apar topar, yılın en iyi albümlerinin arasına girdiler.  Sağlam rock tınılarıyla alaturka damarları birbiri içinde erittikleri şarkıları kısa sürede dilden dile yayıldı. 
Be the Band yarışmasında elde ettikleri birincilikten sonra hızlanan profesyonel müzik yaşantıları, hayatın ta kendisinden damıtılan ve ayakları yere basan ‘tavır’larıyla birlikte ilerliyor…
11 Ocak’ta Ghetto’da bir konser verecek olan, vokal ve basta Selim Kırılmaz, gitarda Melih Balta, davulda Deniz Ünlü’den oluşan Neyse’yle konuştuk…

Şarkılarda bir sürü dertten bahsediyorsunuz. Pek ‘neyse’ deyip geçmiyorsunuz. Neden ‘Neyse’?
Deniz Ünlü:  Biz grubu 2000 yılı gibi kurduk. Henüz isim yokken, barda çalacağız, isim istiyorlar, bir yerlere yazacaklar. O esnada herkesin ortaklaştığı isim Neyseoldu. Duruş olarak  iddialı bir isim koymak istemiyorduk. İsmin müziği taşıması değil de müziğin ismini taşıması önemliydi...
Selim Kırılmaz: Gerçek olmayan sentetik bir ilişki kurulur ya grup isimleriyle;Neyse ona bir reaksiyon içeriyor sanki…
İsmin de albüm gibi kendi içinde sessiz sakin bir iddiası var o zaman…
S.K.: Samimiyet… Grubun ismine de duruşuna da bu yansıyor. Ama duruşumuz olsun diye çabalamıyoruz… O duruş kendiliğinden her yerinizden fışkırıyorsa anlamlı. 
O duruşun nasıl oluştuğunu belki üçünüzün arasındaki harcın ne olduğunu anlatarak açıklayabilirsiniz… 
D.Ü.: En önemli ortak noktamız arkadaş olmamız. Ortak sıkıntılarımız rahatsızlıklarımızın olması. 
S.K..: Bazı şeyler dönüp gelecekten bakıldığı zaman rahat anlaşılıyor. Çok uzun geçmişimiz var... Müzik yapmanın kendisi zaten hayata karşı bir duruş. Samimiyetle sorumluluk sahibi olmaya, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaya çalışan üç kişiyiz biz. 
Şu ortak sıkıntılarınız… Albümde de duyuyoruz onları… Düşünsel temelleri neler? 
S.K.: Albümdeki tüm parçaların kavga ettiği temel bir şey varsa, o da birey kurgusu. Biz bir şekilde bir yer çekimi kanunuymuşçasına birey kurumuna inandırılmışız.  Başka zaman ve yerden bakıldığında insanın hayatla kurduğu ilişki aslında bambaşka… Sözlerin altında sanki bireyleşmeye, yalnızlaşmaya, yabancılaşmaya karşı çıkan; doğduğumuzdan beri inanmış olduğumuz şeylerle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çağıran bir kendini arama çabası var. Hiç durmadan arayan biri var. Onun yazdıklarını okuyunca siz de o arayışa ortak oluyorsunuz...
Bir coğrafya arayışına da ortak oluyoruz… Hem sözlerde hem de müzikte ‘doğu’ ve ‘batı’ diye tariflenenler yeniden anlamlanıyor sanki…
Melih Balta: Onlar bizim bu güne kadar beslendiğimiz şeylerle ilgili. Bu albümde vokalleri şöyle yapsak, gitarları böyle yapsak davullar da şöyle olsun diye düşünmedik. Biz enstrümanlarımızı bu şekilde kullanıyorduk ve bunlar bir araya gelince bu oluştu. 
S.K.: Biz İstanbul’da doğmuş büyümüş insanlarız. Hiçbirimiz için tam olarak doğulu ya da batılı diyemezsiniz. Bu iki ad altında da bahsedilen şeyler listesini bünyemizde barındırıyoruz. Müzik sosyal hayattaki duygularla ilişki içinde olduğuna inandığımız bir şeyse, içinde tüm bunları barındırması gerek. İçimizden gelen müziği yapmak istiyoruz diye yoğunlaştığımız zaman çıkan şey bu oldu. Barış Manço, Orhan Gencebay, Tool’lar,  A Perfect Circle’lar, bu güne kadar aşna fişne olduğumuz çeşit çeşit rock müzik bir araya gelince ortaya bu çıkmış... Umduğumuz şey sırıtmayan, bir arada düzgün duyulabilen ve buraya ait bir modern rock sound’uydu. Onu da galiba büyük ölçüde yakaladık. 
İstanbullu’sunuz ama bu albüm buralı değil; aksine bir hayli taşralı, taşra naifliğini üzerinde taşıyor…
M.B.: Bizim çocukluğumuz Yeşilköy’de geçti. Şehir yaşantısı içinde büyümedik…
D.Ü.: Kapalı devre bir gruptuk biz. Bir garajda çalışmalarını sürdüren, uzunca bir süre sadece kendi arkadaşlarından çevresinden beslenen bir grup…
S.K.: Geniş bir alanda dağılıp gitmek yerine, daha küçük bir komünde daha derin ilişkiler kurduk… Çocukluk arkadaşıyız biz. Bu her zaman kendimizi hatırlamamızı sağlıyor. Hayata karşı tavrımızın çekirdeğini bu beliriyor.  Grubun tavrı, duruşu, söylediği her şey, politikayla kurduğu ilişki dahi bu çekirdekten okunabilir. Yabancılaşmama mücadelesi…
Böyle kapalı devre yaşayınca iyiyi tarif ederken kendini referans gösterip durma tehlikesi oluşmuyor mu?
S.K.: Öyle olmak zorunda değil… İnsanların ideallere göre her zaman daha deforme gözükmesinden normal bir şey yok. Ben yanlış yapıyor olabilirim; ama o idealin eksik veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Referans aldığınız kişiler gündelik hayatta da karşınıza çıkabiliyor üstelik. 
Sürekli ideali aramak yorucu değil mi?
S.K.: Tarih çok kötü zamanlar gördü, gün geliyor devran bir şekilde dönüyor. Her şey böyle gitmez. Bir gün değişir. Ama ısrarlı parmak sallayan bir davet değil bizimkisi. Belki başka politik gruplardan farklı olabileceğimiz kısım da bu. 
Albüm kartonetinde şarkıların altında Judith Butler’dan, Walter Benjamin’den, Özdemir Asaf’tan alıntılar var… Derdinizi anlatmaya yetmedi mi şarkıların kendisi?
S.K. : O alıntıları koymasaydık o şarkılar size şu an ilişki kurduğunuz şekilde gelmeyecekti. Alıntılar şarkıya başka bir yerden de bakabilmeyi sağlıyor. Şarkı duygusal bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, bir taraftan da sizi düşündürebiliyor o metinlerle. 
Bizi düşündürmek mi istiyorsunuz?
S.K.: Düşünmeye meyli olana malzeme vermek istiyoruz.  Ama düşünmek istemeyen birine ‘kafanızı kaldırın, uyanın’ demenin iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum. Bana da yapılmasını istemezdim…
Sözler bu kadar yoğun söylemlere sahipken, müzikle olan dengeyi kurmak için ne yaptınız?
S.K.: Metnin düz yazıymışçasına, giriş,gelişme, sonuç gibi olmamasına çaba gösterildi. Dinleyicinin şarkıyı kendine göre yorumlayabilmesi için  bir mesafe bırakılmalı. Dinleyici onu yeniden üretebilmeli, her dinlediğinde başka bir şey düşünmeli… Sözler slogan gibi olsaydı müziğin önüne geçecekti ve düşünmeye mesafeniz olmayacaktı. 
Kapalı anlatım da biraz tehlikeli değil mi? Popüler kültür anlaşılırlık arıyor…
S.K.: Bir sürü şey anlatmak istiyorsunuz, çok ısrarcısınız bu konuda ve iki tane satırınız var. O zaman ister istemez kapalı anlatım kullanıyorsunuz… Bir de John Lennon’un Imagine’sini yazdığı dönemde yaşamıyoruz. Şimdi öyle şeyler yazsan adama ‘saf’ derler gülerler. Omuzlarımızda oturan potansiyel bir kamu var onu da hesaba katarak yazıyorsun…
Amacınız anlatmak değil hissettirmek yani…
S.K.: Hissettirmek de bir kerede, bir albümle, bir şarkıyla yapabileceğimiz bir şey değil. Biz çok albümler yapacağız daha, hepsini bir yere koyduğumuz zaman,  bundan 5-10 sene sonra daha iyi anlaşılır her şey…
Be the Band yarışmasındaki birincilik işinizi kolaylaştırmış olmalı…
D.Ü.: Biz zaten bir albüm hedefinde ilerliyorduk, besteleri toparlıyorduk. Benim yolda yürürken yarışma afişini görmemle birlikte, ‘katılsak mı acaba’ diye bir telefon muhabbeti yaptık ve katılmaya karar verdik. Belki bundan bir sene sonra bir yerle anlaşıp albüm çıkarabilecektik; ama böyle olmayacaktı. Babajım’la albüm  yapmamız işleri kolaylaştırdı ve büyük ihtimalle de kalitesini arttırdı. Albümü huzurlu bir ortamda yaptık ve müziğe yoğunlaştık...
M.B.: Biz birinci olacağız diye de girmedik bu yarışmaya. Parçaların düzenlemesini bitirmek için bir son tarihimiz olsun istedik. Altı tane parçamızı düzenledik yarışma için. 
Albümü CD yerine internetin alternatif yollarıyla dolaşıma sokmayı düşünmediniz mi peki?
M.B.: Sanal iletişimin hakimiyetini kimse yadırgayamaz. Ama amatör bir grup kimliğinden çıkmak için bandrollü bir şey de elinize geçmesi gerekiyor. Bu da o sistemin bir parçası. İstediğiniz şartlarda konser verebilmek için…
D.Ü.: Ciddiye alınmak için ‘benim albümüm var bastırdım’ diye bir materyal tutmanız gerekiyor.