27 Mart 2010 Cumartesi

Birgün (27.04.2010)

KAMİLE YILMAZ


Kültür endüstrisinin tüm sanatsal yapıtları herhangi bir meta üretiminden farksız kıldığını mı düşünüyorsunuz? Bu bağlamda günümüzde tüketime yönelik birçok sanatsal yapıtın birbirine benzediğini mi söylüyorsunuz? Bu tüketmek için üretilen sanatsal yapıtların birer tüketim nesnesi olmanın yanında bir de ideolojik nesneler olduklarını da kabul ediyorsunuzdur herhalde!

Görünenin altındaki gerçeği saklamaya yardımcı olan ve yığınları oradan oraya yönlendirme gücüne sahip bu sanatsal yapıtların da içinde yer aldığı kafes, başta kurduğum cümleler üzerine şöyle bir düşününce, içinden çıkılması oldukça zor gibi görünüyor. Ancak şükürler olsun biz toplumsal hayatın ve tek tek insanların gayet kaotik yapılar olduğunu biliyoruz. Yüreğimize su serpen bu bilgi hem çok zekice, hem de çok aptalca kurgulanmış bir kafes içinden bir anda çıkabilmemizi kolaylaştırırken, toplu kurtuluşumuzu, kafesin tümden imha edilmesi ihtimalini de zihinlerimizde yakın ediyor.

Yani öyle, arkadaş sohbetleri sırasında kurulan türden “Popüler ve alışılmışın dışındaki albümler satmaz! Satmayacak albümü de hiçbir plak şirketi basmaz!” gibi cümleler, günümüzün sanatsal ve politik zeminini çözümlemeye yetmez!

Nereden mi biliyorum? Çünkü bugün hayatlarımızın içine sinmiş kapitalizm izlerinden nefret eden, kapitalizmin bizatihi kendisinden tiksinen, attığı her adımı bu karşıtlık doğrultusunda atan, bu karşıtlığını gerek akademik çalışmalarla gerekse insanlığıyla besleyen ve bu güne kadar yaptığı film ve tiyatro müziklerinden kolaylıkla hatırlayabileceğiniz Alper Maral’ı tanıyorum.

Bütün bu kelamı ise, Yıldız Teknik, Bilgi ve Galatasaray üniversitelerinde öğretim görevlisi olan Alper Maral’ın A.K. Müzik’ten çıkan  ‘elektroakustisch!’ albümü için ediyorum. Maral’ın bu kalıplara sokulamayacak kadar derin albümü, bana kalırsa Türkiye’de yapılan en yapıbozumcu; en devrimci müzik. Dinlediğiniz an sarsılıyorsunuz... Elektronik müzikle doğal sesleri birleştiren albüm, dinleyiciyi yer yer şiddet öğeleriyle çarpıştırıyor. Şiddetten rahatsızlık duyuyor, üzerine düşünüyorsunuz…

Sadede gelmek gerekirse, Alper Maral’la söyleşme fırsatı bulduk efendim. Buyurunuz, okuyunuz...

»Kim, kimin için yapar elektronik müziği? Ve kim dinler?
Var olan konvansiyonlarla, değerlerle örneklerle yetinmeyen, kafasındaki tınının sesin peşine giden ve bunu geleneksel enstrümanlarla, gramerle, gerçekleştirilemeyeceğini düşünen insanlar yapar elektronik müziği. Aynı kaygıları taşıyan insanlar, bunların dinleyicileridir genelde.

»Kentli kitleye hitap ettiği bir gerçektir ama değil mi?

Kentteki  müzik dinleme pratikleri, ortamları tabii çok daha çeşitli. Ama şu anda kentleri dolduranlar kentli mi? Onu bir soralım önce. Burjuvazi, soru işareti ve ünlem, hele bizim ülkede çok tartışılır.

Öte yandan kırsal alanın tını alanı, ses çevresi o kadar zengindir ki, orada ‘sentetik’ seslere ihtiyaç duymayız. Ben de 40 yılın başında doğayla buluştuğum zaman asla müzik diye tanımlayacağımız herhangi bir şey dinlemem. Kaldı ki, elektronik müziğin 1990’lar sonrasında en önemli kırılma noktalarından biri de çevreye böylesi bir yaklaşım, duyarlılık ‘sound scape’ tabir olunan, ses çevresi diye eksik çevirebileceğimiz bir kavram. Bu  kavram doğa seslerinin tek başına son derece yeterli dinlenebilirlikler, güçlü enformasyonlar içerdiğini ve bunlara başka türlü kulak verilmesi gerektiğini anlatır. Bu anlayışın yaygınlaştırılması ‘dur, dinle!’ demekle olmuyor. Bu müziğin genel kitle için bir şekilde formatlanması, sunum pratiğine dökülmesi gerekiyor, Buna da  elektro akustik ortam deva oluyor. Soyutlanmış bir duysal manzara yerine; yani müziğin içine flütlerle kuş sesi taklidi yerine, direkt kuş sesinin konulması mesela. Bu elektronik müziğin en önemli duraklarından biridir.

»Dogmalarla meselesi olan, 20. ve 21. yüzyıl eleştirisi yapan bir müziğinizin olduğunu söylüyorsunuz. Devrimci müzik diyebilir miyiz yaptığınız müziğe?
Hepsi birbirinden değerli güçlü kavramlar. Bunların hepsine cevabım olumlu. Sadece  21. ve 20. yüzyıl müziklerine karşı kaş kaldırma operasyonu değil bu. Kaldı ki günümüzde bile geçerli olan müzik estetiği tüketim pratiği aydınlanmacı dünya görüşünden hareket eden bir pratik. Klasisist anlayış ve bunların dogmaları, birinci anlamıyla modernizmden; yani 16. yüzyıldan itibaren belli konvansiyonlar getiriyor. Bunların içinden belirli kırılma noktaları her dönemde olmuş. Ve bunlar benim için hep çok cazip duraklar oldu. Yani her dönemde var böyle insanlar, bundan ötürü ille de devrimci demeyebiliriz. Modernizm çürüye yazarken ve modernizm kendini empoze ederken hep içinden çatlak sesler çıkmış, onlarla aramda bir akrabalık hissediyorum açıkçası...

»Günümüz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tasarım (sanat kelimesini sevmiyorum), toplumsal hayatın her alanında olan ve bizi belki daha çok ilgilendirmesi gereken bir kavram.  Günümüz sanatına baktığımızda, özellikle güncel sanat, çiğ espri ve oyuna, kaçamak vuruşlara, şikayetlere ve çözüm üretmemeye kendini fena halde kaptırmış. Takdir dinleyicisindedir; ama bu albüm bir çözüm reçetesi olarak çıktı. Konvansiyonlara karşı dememin sebebi o. Yoksa istemediğiniz kadar kayıt var ortalıkta. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar fazla müzik olmamıştı.

»Madem o kadar çok kayıt var, niye hala yüzyıllar öncesinin müziklerine sarılıyoruz?
Bir dönemde müzik üretimi çok daha hayatın içinden yapıldığından. Şimdi copy paste estetiği olan müziklerde bunu yakalamamız çok zor.

»Albümü oluşturma çabanıza nasıl bir anlayış hâkimdi?
‘elektroakustisch!’ albümüm aslında geleneksel kalıplarda üç albümü karşılayabilecek materyal içeriyor. Bir arada sunulmalarının en önemli sebebi bir şekilde kendi içinde ufak bir retrospektif taşıması ve 25 yıllık profesyonel müzik hayatımın son 10 yılından bir kesit sunması. Bu haliyle dinlenmesinin kolay olduğunu düşünmüyorum; fakat ‘raf ömrü’ uzun, bir dinlemede hemen sepete atılacak bir şey değil, tekrar tekrar, ‘Yahu deli midir bu herif? Niye bunu yapmış? Bu kadar ters ne var bu hayatta?’ Sorularına dikkat çekmek üzere oluşturulmuş bir tasarım.  İletişim derdiyle yapılmış bir şey bu. Yaptım oldu değil. Biraz iddialı olacak belki ama bir şeyleri bir araya getirmek mesele değildir, dışarıda bırakmak meseledir. Buradaki bilmem kaç tane yapıt o kadar çok yapıtı dışarıda bıraktı ki, aman bir parça daha yaparsak albüm tamamlanıyor mantığıyla benim benimsediğim reel üretim mantığı arasındaki temel fark budur. Bunlar gibi bilmem kaç yüz tane daha parça vardır, ama temsili olmak, belli bir dönemde belli bir yerde durmak, belli bir önermeyi dile  getirmek marifettir.

»Albümde ‘Şeytanın Sözlüğü’ isminde bir parça var ve kartonette aynı isimli bir kitaptan alıntı. Neden o eseri seçtiniz?
Gelenektir: Yapıt bir edebi metne dayanıyorsa, o metni albümde vermek gerekir.  Bu yapıt Amerikan edebiyatının en sıra dışı, haylaz ve eleştirel kimliklerinden biri olan Ambrose Bierce’a ait.  Baştan aşağı ABD’nin politikalarına karşı olan bir albümde, tam da benle aynı duruşu paylaşan bir ABD vatandaşının böylesi olağanüstü ve sert bir metnini kullanmak, her şeyden önce müzikal açıdan yerinde oldu. ‘Şeytanın Sözlüğü’ birkaç yüz sayfalık bir kitap ve her sözlük maddesi son derece ironik ve eleştirel şekilde kaleme alınmış.

»Albümdeki şiddetli ve karanlık hava neden?
Çünkü hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve yansıtmak durumunda olduğumuz bütün, ışıltılı parıltılı bir şey değil. Bu parçalar için güzel, çirkin sıfatları asla kullanılamaz; zaten bunu beklememek, belki de en büyük avantajım. Bu parçalar, sarsıcı, dönüştürücü, dikkat çekici, moral bozucu olabiliyorsa ne mutlu bana. Örneğin, ‘bush!agamemnon’ isimli parça dünyanın iki numaralı en güçlü yapıtı Elektra tragedyası için yapılmış müziklerden. Orada anasını babasını öldürecek duruma getirilen insanlardan söz ediliyor. Orada Agamemnon’la George Bush’un; dünyanın en büyük yetkilerle donatılmış şarlatanlarının, piyonlarını tokuştururlarken yukarıda ellerini ovuşturduklarına dikkat çekiliyor.  Kendi hayatımda da yüksek sesli konuşulan bir yeri ilk fırsatta terk edecek kadar şiddete tepki duyan bir insanım. O parçaların yazarı bir karıncayı kurtarmak için dört saat operasyon düzenleyebilir.

7 Mart 2010 Pazar

Müziğim bedel ödeyen kadınlara...


Birgün Gazetesi (07.03.2010)


 “Kapandı ölüme yazgılı gözlerim, vurun beyler unutulur, çaresiz ölenlerin çığlıkları, kanımla sildiniz, ilk yaramın izlerini, ne efsaneyim ne masal, artık duyun sesimi”  
Töreye/nefrete verilen kurbanlar için yakılmış bir ağıt bu. Türkiye’nin ilk kadın caz piyanisti Nilüfer Verdi’nin ‘İzhar’ adlı albümünde yer alıyor. Her iki albümünü de erkeklere ait bir hayatın bedelini ödemek zorunda olanlara adayan ve erkeklerin borusunun öttüğü müzik ‘piyasa’sı içinde ‘kadınlar vardır’ diye haykıran Nilüfer Verdi’yle ‘birbirimizi’ konuştuk...

İlk albümünüz ‘Mânâ’yı da ikinci albümünüz ‘İzhar’ı da kadınlara adamanızdaki motivasyon neydi?
Tüm dünyada kadınlara yönelik, içinde bulunduğumuz yüz yıla yakışmayacak negatif ayrımcılık uygulanmakta. Medenileşmenin nimetleri her cins tarafından yaşanabiliyor olması gerekliliğini vurgulamak istedim, o kadar...

‘Unutmayın’ bestesini hangi duygular içinde yaptınız?
‘Unutmayın’ bestesini sözlerinin bahsettiği acı gerçek, vahim tablo duyguları içinde gerçekleştirdim, başka türlüsü mümkün mü zaten? ‘İzhar’ albümünün üzerinden geçen süre içinde, pek değisen bir şey olmadığı, hatta en son Medine adındaki genç kızımızın daha da vahim bir sonla karşılaştığını hep birlikte gördük.

Türkiye’nin ilk kadın caz piyanistisiniz. Kadınların bu alanda az olmalarını neye bağlıyorsunuz?
Merak saranın az olmasından, bir de mevyalarının çok geç toplanıyor olmasından, kısacası uzun yıllar emek vermek gerekiyor. Şarkı söylemeye çok daha fazla merak saran gencimiz var.

Kadın olmanın her alanda zor olduğunu yaşayarak öğreniyoruz. Peki kadın bir müzisyen olmanın zorlukları neler? Kadın kimliğinizin üzerinizde yük olduğunu düşünüyor musunuz zaman zaman?
Bazen düşünüyorum haliyle. Her zaman erkek müzisyenlerle çalıyorum , nadiren de olsa ‘Erkek Fatma olsaydım’ diye düşünüyorum... Fatmalıktan vaz geçmiyorum ama, dikkatinizi çekerim. (Gülüyor)

‘Unutmayın’ şarkısını siz bestelediniz ve yine bir kadın; Berrin Çağlar o beste için bir şiir yazdı. Egemen görüş,  iki kadının birlikte çalışmasının zor olduğu yönündedir. Bir kadınla çalışmak, aynı duyguları paylaştığını hissetmek, işleri kolaylaştırıyor mu?
Berrin Çağlar olağanüstü bir şair, zihinsel olarak zaten iyi anlaştığım yakın arkadaşım, zaten belli bir entelektüel seviyeden sonra cinsiyet  mevhumu diye bir şey kalmıyor,sanırım bizim dostluğumz bu seviyede. Sorduğunuz sorunun içeriği dolayısı ile söz konusu olmadı hiçbir zaman. Dediğiniz gibi kadınla çalişmak işleri kolaylaştırıyor, erkeklere kadın bakış açısını anlatmak gerçekten güç...

Caz isyandan doğan bir müzik midir? Eğer öyleyse neden cazcıları aktif politikanın içinde yeterince göremiyoruz. Kadın hareketine eklemlenen albümlerin sahibi olarak siz bir istisna mısınız?
Kesinlikle bir isyan müziğidir. Bunun unutturulmaya çalışıldığı aşikar. Light caz, lounge caz, easy caz, dedikleri türler zaten uyuşuk ve başkaldırıdan çok uzak bir muzik yarattı. Son yıllarda popüler hale getirilen şarkıcılar subyan tonu ile sarki soylemeye, miyil miyil bir müziğin yaratilmasına, cazın gitgide kendi öz varlığından uzaklaşmasına sebep oldu. Yani cazın içinde barındırdığı başkaldırı öğesi tamamen yok edilmeye çalışılıyor. Sanırım kapitalist sistemin korkularından bir tanesi düşünen ve araştıran kimliklerin ortadan kalkması için gerekli yöntemlerden biri de bu. Ben asla bir istisna değilim. Pop sanatçıları birlikte Güldünya  Şarkıları seslendirdiler, rock sanatçıları keza öyle. Aktif politikanın içinde olmak için bu konuda eğitimli olmak gerekir, bizler sadece sanatçı olarak duyarlı davranmakla üzerimize düşeni yapabiliriz.

Tüm dünyada tecavüz ve eşcinsel cinayeti suçları işlendiğinde hala tahrik indiriminden faydalanılıyor. Türkiye’de nefret suçu yasalaşamıyor. Medya ve eğitim kurumları cinsiyetçiliği her gün yeniden üretiyor. Bu koşullar altında yaşarken cinsiyetçiliğin olmadığı ’başka’ bir dünya yaratmak mümkün mü? Nefret cinayetlerini ortadan kaldırmak için ne yapılmalı?
Her şey mümkün, niyet etmek gerek sadece. Nefret cinayetlerinin ortadan kalkması için, feodal sistemin ortadan kalkması, aşiret sisteminin yok olmasi, toprak reformunun gerçekleşmesi, yasaların uyarlanması, gençlere yönelik politikaların düzenlenmesi, onlara sosyal faliyet alanları sağlanması, devlet bütçesinde eğitime çok büyük pay verilmesi, dinin yanlış yönlendirilmesine mani olunmasi... Sanatla uğraşan insanların elbette bu yaralara duyarlılık göstermesi gerekiyor; ama diğer yandan bu işi esas çözüme götürecek, yasal değişiklikler yürürlüğe sokulmalı ve bu konuda ciddi yaptırımlar uygulanmalıdir.

Sanatla uğraşan eğitimli kişilerin arasında oldukça zaman geçirdiğinizi düşünüyorum. Cinsiyetçiliğin eğitim ya da ekonomiyle; yani sınıfsal koşullarla ilgisi var mı sizce?
Cinsiyet ayrımcılığının ekonomi ile ilgisi çok büyük olsa da, her sınıfta yaşanan bir olgu bu. Kırsal kesimde farklı dinamikler, büyük şehirlerde farklı dinamikler içeriyor.

Feminist müzik diye bir kavram yok bildiğim kadarıyla. Sizce böyle bir kavrama gereksinim var mı? Feminist müzik diye bir kavram oluştursak içini nasıl doldurursunuz?
Feminist müzik diye bir tür olursa iyice nefret uyandırır. Feministler zaten sarkık memeli, bakımsız, kavgacı, çirkin, korkulması gereken kadınlar topluluğu olarak niteleniyor. Oysa feminist hareket ihtiyaçtan doğmuş, cinsiyetler arası dengeyi oluşturacak insani bir hareket bence. Hülya Avşar gibi eğitim seviyesi düşük örnekler söylemleri ile bence topluma zararlı örnek oluyor. Feminizmin ne oldugunu bilmeden, erkek egemen toplumun nimetlerinden faydalandığını zanneden, kendi çektiği sıkıntıları değerlendiremeyen bu kişiler, kendi arzuları doğrultusunda, erkeklerinin beş adım arkasından yürüsünler; ama bari bunu 70 milyonun önünde söylemesinler...

Siz kadın bir müzisyen olmanın yanı sıra, oldukça başarılı bir müzisyenin annesisiniz. Nedim Ruacan’la da bir röportaj vesilesiyle tanışmıştım. Oğlunuzu yetiştirirken cinsiyetçilikten uzak olması için özel bir çaba sarf ettiniz mi? Ailelere önerileriniz var mı?
Nedim'in kadin-erkek  konularında gerçekten sıhhatli olduğunu düşünüyorum. Ona ailelerin erkek çocuklara uyguladıkları ayrıcalıkları uygulamadım. Bir de o sosyal hayatın içinde kendini gösteren başarılı kadınlar arasında büyüdü. Nedim’in büyük halası Melahat Ruacan ilk kadın temyiz âzası olarak adini tarihe yazdırdı. Halası Nükhet Ruacan Türkiye’nin yetiştirdiği en kıymetli caz şarkıcılarındandı. Anneannesi Liselotte Auer bir ressam, babaannesi
Ümran Ruacan  ise, mors alfabesi uzmanıydı.

Bir müzisyen olarak oldukça yoğun çalışmak zorunda olan bir kadınsınız. Kadınların kamusal alandaki çalışmalarının yanı sıra evde de çalışmak zorunda oldukları malum. Üstelik ev içinde sarf edilen bu emek, ‘sevgi’ kavramıyla örtülüp görünmez kılınıyor. Bu anlamda siz kendinizi bir kıskaçta hissettiniz mi hiç?
Kesinlikle zorlandığım dönemler çok oldu, neticede hem çocuk yetiştiriyor hem de çok geç saatlerde başlayan işlerde çalışıyordum. Oğlumuzla ilgili sorumluluklar bakımından her zaman daha aktif olmam gerektiği için bazen sıkıştığımı hissediyordum. Ne yazik ki olgunlaşmamız yıllar alıyor, toyluğumuzun bedellerini ise çocuklar ödüyor, boşuna denmemiş ‘annelik, babalIk en  zor başarı elde edilen durumdur’ diye...



29 Ocak 2010 Cuma

Orta sınıf için bir kitap


Radikal Kitap (29.01.2010)


                                                      


Geçen günlerde elime geçen Adı Duman isimli bir roman yaşama daha umutlu bakmamı sağladı. Çünkü, zaman zaman kafes diye tariflediğimiz sistem içinde, insani yaşam biçimleriyle can kurtaran delikler açılabileceğini gösterdi bana. Bunu hikâyenin onlu yaşlardaki kahramanı yaptı: Ali’ydi adı... (“Hay adına kurban olduğum” diyordu bir nine onunla tanıştığında... Gülümsedim okurken... ) Hikâye basitti aslında. Bir anası vardı Ali’nin, bir de hasta babası. İkisi de çalışamıyordu. Seyyar ayakkabı boyacılığı yapan Ali, ailesiyle birlikte Toroslar’la çevrelenmiş bir coğrafyada yaşıyordu. Hem dağ köyleri vardı orada, hem de zenginlerin tatile geldiği plajlar. Bu plajların olduğu bir kasabada yaşıyordu Ali. Kasabayı çevreleyen dağlarda konaklayan Yörüklerin dillere destan güzellikte köpekleri vardı. Ama Yörükler cinsleri bozulmasın diye bu köpekleri kimselere vermezlerdi. Ali bir gezinti sırasında rastladı bu köpeklerden birine ve gönlü akıverdi ona. 
Buraya kadar ‘sevimli bir Anadolu hikâyesi’ olarak ilerleyen kitap, devlet ve iktidar kavramını içselleştirmiş Ali’yle, göçebe ve bu nedenle de devleti tanımayan toplulukları anlatarak farkını ortaya koyuyordu. Ali, çok beğendiği köpeklerden birini almak için yaptığı konuşmada “Ne yapıyorsunuz bu kadar köpeği?” diye soruyor. “Bizi onlar koruyor. Sen şehirlisin herhal. Peki sizi orada kim koruyor?” deyince bir nine; “Polisler. Devlet onlara bizi koruması için para veriyor” diye cevap veriyor Ali. Naif bir soru daha geliyor nineden: “O adamlar sizi kurtlara, ayılara karşı nasıl korur?” 
Birkaç sayfa sonra ise, köpeğini vermek istemeyen bir dede, “Aha, şu Toroslar’ın bir yanını istesen kolay, ama...” diyor. “Toroslar sizin değil ki dede devletin” diye cevap veren Ali ağzının payını alıyor: “Burada devlet mevlet yok. Biz o devletten de önce vardık burada. Bu dağlar bizim.”
Ve sonunda Ali ikna etti Yörükleri ve köpeklerden birini alıp yola koyuldu. Adı Duman’dı köpeğin. Ali’ninki popüler veya çekirdek ailede yetişen herhangi bir çocukta olması gereken bir hayvan sevgisi değildi. Duman, Ali’nin yoldaşı olmuştu artık. Nereye giderse onunla gidiyor. Onu tüm kalbiyle seviyordu. Bu sevgiye annesi öyle bir saygı duyuyor ki inancına göre ‘pis’ olan köpeği sofrasına bile oturtuyor, Duman’a da bir tabak koyuyordu.
Zenginlerin gelip gittiği sayfiye yerlerinde ayakkabı boyuyordu Ali, her gün zengin biri gelip tonla para teklif ediyor ve bu güzeller güzeli köpeği Ali’den almak istiyordu. Ama olağanca yoksulluğuna rağmen herkese direniyordu Ali. Bir gün ‘iki bin dolar’ı bile reddetti... 
Anadolu’yu çok iyi tanıyan bir kalem olan Ömer Polat’ın anlaşılır şekilde kullanılmış yöresel deyişlerle bezenmiş bu roman, okuyana dilin ve kültürün ‘tek’ olmadığını gösterecek, okuyanın bakış açısını değiştirecekti şüphesiz... Ama bu minik romanı çok sevmemizin bu değişim umudundan öte bir nedeni olmalıydı sanki. 1960’ların sonundan itibaren ‘ticari’ müziğin yükselişi bir yandan da folk müzik sanatçılarını şaha kaldırmış ve folk müzik etrafında kitlelerin toplanmasına neden olmuştu. Çünkü folk müzik daha ‘dürüst’ bulunuyordu. Edebiyatın çağımızda daha ‘naif’ ve ‘dürüst’ bulunan bir yaşam biçimini konu edinmesi de galiba az önce söylediğime benzer şekilde okuyucusunu etrafında topluyordu. Adı Duman’ı ve ona benzer eserleri okumak etrafımızdaki kocaman yavanlığa baş kaldırmaya benziyordu...

‘Adı Duman’ı okuyan değişecektir
Kitabın arka kapağına düştüğü notla okuyucuyu sevindiren Sennur Sezer’e ‘Bu kitap, okuyanı nasıl değiştirir?’ diye sorduk. Bakın neler anlattı:
Adı Duman’ı okuyan orta sınıf, kentli bir çocuk sanırım çevresine daha dikkatli bakacaktır. Asıl önemlisi tek değerin para değil, dostluk olduğunu duyumsayacaktır. Sınavlarda o sınava katılan herkesi rakip olarak görmenin düşmanlık duygusundan da gerginliğinden de kurtulacaktır umarım. Dayanışmanın, arkadaşlığın gücünü de anlayabilir, değişik uluslardan olanların da dost olabileceğini de. Hiç değilse düşünebilir bu konuda. Bence her çocuk için kendini özdeşleştireceği bir çocuk var kitapta. Hatta büyükler de bu öyküyü tat alarak okuyabilir. Yaşadığı şehirden pek dışarı çıkmamış olanlar da ülkesindeki yaşam biçimlerinin çeşitliliğini görecektir bu öyküde. Hayvancılıkla uğraşan Yörükler, sattıkları mısırlarla ev geçindirenler. Ana dili Türkçe olmayanlar. Bence Adı Duman’ı ilk kez okuyup bitiren,  bu öyküyü daha yavaş tadını çıkara çıkara okumak için kitabın başına dönecektir... 

ADI DUMAN
Ömer Polat
Evrensel Basım Yayın
2009
88 sayfa
5 TL.

17 Ocak 2010 Pazar

Sultanahmet mehteranla inledi

Radikal (17.01.2010)



Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Şiirsel olsun diye değil gerçekten... Yine de Sultanahmet’te Ayasofya Müzesi önündeki İstanbul 2010 kutlamaları oldukça kalabalıktı.
Gökyüzüne uzanan lazer ışıklarını takip ederek kolayca ulaşılabilen alanın bariyerlerle çevrildiğini gören turistlerin bazıları geri dönüyor, bazıları ne olduğunu merak edip önünde uzun kuyruklar oluşan güvenlik kapılarından içeri giriyordu. Alanda Madonna’dan Hande Yener’e uzanan müzik yelpazesiyle karşılanan konuklar Mehter Takımı’nın sahneye çıkmasıyla ‘coştu’. Gerçekten çoştu. İzleyiciler, kimi turistlerin şaşkın bakışları arasında Mehter Takımı’nın marşlarına eşlik ediyor, bir yandan dans edip bir yandan da mehteranın ‘Allah Allah’ nidalarına katılıyordu. Sahnedeki ‘tüyler ürperten’ görüntü alanın büyük ekranlarına yansıyordu. Coşkulu alkışlar eşliğinde sahneden inen mehteranla birlikte alandaki izleyicilerin bir bölümü de soğuğa daha fazla dayanamayarak kutlamaları terk etti. İzleyici coşkusunu yitirince sahneye çıkan sunucu Hande Kazanova, kah “Bu gece bizim gecemiz, eller yukarı” diye bağırarak, kah dans ederek izleyiciyi ‘ısıtmaya’ çalıştı. “İyi akşamlar güzel istanbul” diye performansına başlayan Mercan Dede, ney ve kanunun yoğunlukta olduğu parçalar seslendirdi. “İki mabedin ortasındayız, dua kadar güçlü bir şey var mı?” diyerek sıradaki şarkıyı Haiti’deki depremzedelere gönderdi. Bu şarkı esnasında sahneye semazenler çıktı. Mercan Dede’nin konseri özellikle turistlerin ilgisini çekti.

20 Eylül 2009 Pazar

'Bu bir erkek romanı olsun istedim'


Radikal (20.09.2009)


Yarısından çoğunu okuduğum gecenin sabahında, yalnız kalmaktan korktuğumu belli eden bir kâbusun etkisiyle çarpan kalbim uyandırdı beni. Çok kurgusal, ama bir o kadar gerçekti. Düşünülmekten imtina edilen gerçek duygular telaşla, bir çırpıda itiraf edilir gibi art arda sıralanmıştı. Kitap tam da böyle başlıyordu zaten... Hayatının yalanlığından yorgun düşmüş bir adam; Yavuz, can sıkıcı ölçüde sıradan bir akşam yemeğinin sonunda “Başkasını seviyorum” deyiveriyordu karısına; Hande’ye. O başkası ‘Aylin’di...
Bu şekilde başlayan ve sıradan bir yaşamın tüm karmaşasını anlatarak, okuyucuyu hayatın kurgusallığıyla yüzleştiren kitabı okurken yazar Ömer Özgüner’in gerçekte nasıl biri olduğu merakı içimde iyiden iyiye büyüdü. Bu merak beni Özgüner’e götürdü.Yol boyunca karşısına oturup ‘sen kimsin’ diye sormaktan başka bir şey düşünemedim. Merak beni öfkelendirmişti belki. Ama karşılaştığımızda o kadar ‘çocuklar gibi şendi’ ki, konuşmaya böyle sert başlayamadım. 
Kitabı okurken benim gibi merak edenler için konuşma boyunca ara ara sordum öğrendim... 1965’te doğmuş. Kitaptaki Yavuz gibi Perşembe’de büyümüş. 13 yaşındayken İstanbul’a gelmiş. Yine yavuz gibi askermiş babası. Orta sınıf bir ailenin oğlu olarak sosyoloji okumuş İstanbul Üniversitesinde...
NTV’nin genel yayın yönetmeni sıfatını taşıyan, bu aralar ilk çıkan romanıyla gazetecilik sıfatının yanına bir de ‘yazar’lığı ekleyen Özgüner’den öğrendiklerim sadece bunlar değil... Bkz. Söyleşinin devamı...

Karısı da terk etti, Aylin de gitti... Yavuz bundan sonra ne yapar acaba?
Kitabın iyi bir yanı varsa onlardan biri ucunun açık kalması. Ben özellikle dramatik, trajik ya da komik bir son istemedim. Benim kahramanım süpermen gibi tuvalete girip çıkıp uçmuyor. Hayatımızda rastladığımız, belki gerçekten yanımızdan geçen biri. O yüzden Yavuz için bundan sonrası çok değişik olmayacak. Yine o yaşadığı aşklardan aldığı sıkıntılar, güvensizlikler, ihanetler, sorgulamalarla devam edecek hayatı.

Nasıl kalkıştınız bu işe?
Oray Eğin yazmış, “Yayın yönetmenlerine bakın. Bazıları aşk romanı yazıyor, bazıları ülke tarihi üzerine kitaplar yazıyor.” Ben iki hayat sürüyorum, Birinde yaptığım bir iş var, diğerinde de bir Ömer var. O Ömer’in içinde daha çok edebiyat tutkusu var. Birinci önceliğim yazmak. ‘Nasıl kalkıştın’ın yanıtı bu yazma isteği...

Bu bir erkek romanı mı?
Aslında ilk başta ikinci bölümü Hande’nin ağzından yazmak istedim. Ama sonra bu bir erkek romanı olsun istedim. Erkekler kadınlara nasıl bakarlar, neden bazen onlarla birlikte olmak istemezler, o gece niye başım ağrıyor derler? Eskiden hep kadınlara ait duygulardı bunlar. Niye erkek aslında çok tutkuyla başladığı bir ilişkiden kaçmaya başlar başka kucak arar? Bunları anlatmaya çalıştım. 
Genelde aşk hikâyeleri kadın üzerinden anlatılıyor. Erkeklerin çok sorgulamadığı düşünülüyor çünkü. Halbuki öyle değil. Bir erkek bir kadınla ilişkiye girdikten sonra onunla ilgili bir çok sorumluluğu üstüne alır. Belli eder ya da etmez... Ayrılırsak dağıtır mı, ayrıldıktan sonra başka bir erkekle görülse rencide olur muyum? Bunlar entelektüel de olsa Türk toplumunun erkeğe yüklediği düşünceler. O yüzden erkek için ayrılmak çok zor. Kadın birine bir aşk hissettiyse bırakır bana kalırsa. 

Ama romanının başka dertleri de var...
‘Issız Adam’ dediler bana. Hakikaten böyle geçsin istemiyorum. 24 Kasım 2007 saat 03.00’da başlamışım romanı yazmaya. ‘Issız Adam’ da 2008’de çıkmış. Ben aşk doktoru Mehmet Coşkundeniz değilim ki aşk romanı yazayım. Ben NLP ya da ikili ilişki uzmanı da değilim. Bu kitap okuyana istiyorsa bir yandan başka bir şey de anlatıyor. Benim anlattığım kuşak gerçekten Adidas bulamıyordu, bu kötü bir şey değil. Kitap yoksulluk ile yoksunluk arasındaki farkı anlatıyor. İnsanın ruhen doyması çok başka bir şeydir. Ruhsal olarak doymayan insan 40 yaşında ‘cart’ diye bir ruhsal sakatlıkla karşılaşır. Karısını aldatır, birden işini bırakıp bağbozumu açar. Farklı reaksiyonlarla farklı bir insan yaratır bu yoksunluk ben onu anlatmaya çalıştım.  
Düşünsenize 82 yılında Pastanede limonata içmekten çok daha başka bir şey yoktu. Çok kısır bir hayattan geçtik. 90’da birden teknoloji olanaklar patladı. Bir kısmımızda bu olanaklara sahip oldu. En sahip olmamız gereken yaşta olamadığımız için o yaş reaksiyonları vermeye başladık. Daha genç kadın aranmaya başlanıyor. Önceden birlikte büyümek marifetken şimdi yeni bir soluk aranıyor...

Siz de geçtiniz bu yıllardan. Siz nasıl korudunuz kendinizi peki?
Zaman zaman benim de yoldan sapmalarım oldu. Bunlardan bağımsız bir varlık olduğuna inanmıyorum. Her okuyan ‘benim gibi’ diyor roman için. Çünkü herkesin -çok da iyi olsa, şimdi dört tane çocuğu da olsa- en azından içinden bu duygular geçmiştir...

‘Herkes’ten kasıt ‘orta sınıf’ olmalı...
Doğru, belki işçi sınıfından birine değmez bile bu. Tespitiniz çok doğru. Bu bir orta sınıf kitabı aslında. Bu Mardin’de kıskançlık yüzünden 40 kişiyi öldüren adamın hikâyesi değil yani. Ama bu adam da var Türkiye’de. Nişantaşı, Etiler, Cihangir’de yaşıyordur yoğunlukla belki ama yaygınlaştığına da eminim. 

Böylesi basit ama tutkulu bir hikâyede seks ve zaman zaman şiddet arıyor insan. Yavuz neden bizim önümüzde sevişmedi o kadınlarla?
Ben biraz da bu çağda olmayan ulvi bir aşk yaratmaya çalıştım. Kapılıp gitmesini tensel bir şeye bağlamak istemedim. Cinselliği biraz sıradanlaştırmak istedim. Bu öne çıkmadan da insanın duygusal ruhsal bir sıkıntıya değinebileceğini anlatmak istedim. 

Öyle vurucu şekilde de sonlandırmayışınız da bundan mı?
Türkiye’de kadın-erkek ilişkileri çok dehşet sonuçlarla bitebiliyor. Görüyoruz işte kocasının kulağına kızgın yağ döküyor. Ben sanki onu geçemeyeceğimi düşündüm. Türkiye’nin üçüncü sayfa kadın erkek şiddeti çok farklı bir şeydir. Benim kuvvetimin o şiddeti aşamayacağını hissettim. Sevgilisiyle bir olup kocasını kesip, parçalara ayırıp, tavanın çeşitli yerlerine yerleştiren bir kadından daha iyi bir şey geleceğini düşünemiyorum aklıma. Sanki bu şiddet biraz da meşrulaşmış gibi bu ülkede. Benim kitabımda böyle bir şey olsun istemedim. 

Son dönemde filmlerde yapıldığı gibi karakteri kentte bunaltıp köyüne döndürmeyi düşünmediniz mi hiç?
‘Doğu’nun çakıl taşları ne kadar güzeldi’ deyince o bir değere işaret ediyor dünyada. Türkiye’de böyle bir moda baş gösterdi. Sadece İstanbul romanı yazmak yetmiyor. Bu tür oryantantalist göndermeleri çok gerekli bulmuyorum.

4 Eylül 2009 Cuma

Cinsiyet körlerine...

Radikal (04.09.2009)
Neresinden tutulsa kurgusallık kusan yaşam, kendi akışı içinde bizlere ürkütücü bir gerçeklik duygusu verir. Bu gerçeklik hissi bir çoğumuzu öylesine kör eder ki baktığımız hiçbir yerde sorgulayacak bir şey bulamayız. 
Ders kitaplarındaki resimlerde kadınları mutfakta, erkekleri oturma odasında görmek bizi neden rahatsız etmez? Aynı kitaplarda kız çocuk çoğu kez öğretmen olurken erkek çocuk neden teknolojik gelişmelerin yer aldığı ünitelerde boy gösterir? Bir erkeğin nasıl olur da yemek tuzsuz olduğu için kadından hesap sormaya hakkı olur? Neden bir erkek dar pantalon giyip işe giderken tedirgin olur? Neden kamusal alanda eşcinseller ‘yokmuş gibi’ davranılır? 
Doğan Kitap’ın ‘kişisel gelişim’ başlığı altında sunduğu Psikolog Dr. Linda Papadopoulos’un yazdığı Erkekler Ne Söyler? Kadınlar Ne Anlar? kitabından bahsetmeye başlarken bütün bu yaşadıklarımızın biyoloji gibi masum bir şeye bağlanmadığını söylemeyi borç bilirim.
Kitapta ‘uygar’ın tanımını yapmaksızın “Erkekleri uzaya, kadınları oy kabinine yolladık” diyerek artık yeterince ‘uygarlaştığımızı’ söyleyen yazar, kadın ve erkeğin ilk buluşmaları, flört dönemi, cinsel hayatları, birbirlerinin aileleriyle tanışmaları gibi süreçleri ‘masaya yatırıyor’. İlişkilerin sadece bir kadın ve erkek arasında yaşandığını varsayan kitap, kadını ve erkeği iki farklı ve kaçınılmaz olarak çatışan kategori olarak karşımıza koyuyor. Bu dikotomiyi ise toplumsal kurallar ağıyla örülmüş bir biyolojik farklılıklar temeline oturtuyor. 
Papadopoulos “Yabancı bir ülkeden gelen birinin kültürel normlarını hesaba katmamız gerektiği gibi, bir erkekle bir kadın birbirlerini anlamaya çalıştıklarında ortaya çıkacak olan kültürel farklılıkları da göz önünde bulundurmamız gerekir... Ortalama bir kadın ve erkek arasında genellikle pek fikir birliği oluşmaz.”
Papadopoulos kadın ve erkeğin sekse bakışını anlatırken biyolojik farklılığa da değiniyor. “Kadınlar hemen her zaman, sırf seks yapmak için değil, bir ilişkiye başlamak için flört ederler. Bu da evrimsel açıdan mantıklıdır, zira kadınlar DNA’larını erkekler gibi kolayca yayamazlar...”
Böylesi bir bakış açısı kaçınılmaz olarak kadını erkekten farklılığıyla tanımlıyor. Bu şekilde erkek norm, kadınsa ona benzemesi gereken olarak algılanıyor. Kadın belirleyebilen bir özne değil, edilgen bir nesne oluyor. 
Catharine MacKinnon Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru kitabında “Farklılık egemenliğin çelik yumruğuna geçirilmiş kadife eldivendir” der. Yani farklılık üzerinden yürütülen tartışma iktidarla uzlaştırıcı bir havaya bürünerek eşitsizliği kabullenme hatasına düşürebilir. Ortaya konması gereken gerçek farklılıkların olduğu ama cinsiyete dayalı eşitsizliğin (ki bu eşitsizliği gündelik yaşamdaki ‘basit’ ilişkilerde de görmek mümkündür) farklılık temelinde incelenemeyeceğidir. Kadın ve erkeğin farklılığını hafif mizahi şekilde tekrar edip durmak insanları bu farklılığa ve bu farklılık üzerinden yürüyen eşitsizliğe ikna etmek için kullanılabilecek gayet işlevsel bir araçtır. 
Son olarak buram buram çeviri kokan ve çevirisi yüzünden yer yer ne demek istediği anlaşılmayan bu kitap bence cinsiyetçi heteroseksüellere ithaf olunmuştur... 

Sorunun kaynağı hep kadın!
İşte kitapta yer alan diyaloglardan bazıları:
David ve Sophie sevgilidirler...
“David’in annesi:  Sana içecek bir şeyler getireyim mi?
Sophie: (Evet desem hakkımda kötü düşünür mü?) Bir kadeh şarap sadece. 
David’in annesi: Sek mi, yarı sek mi ?
Sophie: (Tanrım, şarap konusundaki bilgimi sınıyor. Belli ki oğlu için yeterince görgülü bulmuyor beni.)
Sophie’nin babası: Sana bir bira getireyim mi?
David bunu “Sana bir bira getireyim mi?” biçiminde duyuyor.
David: Tabii.”
“Rachel: Nihayet geldin. Şimdi topladığım kumaş örneklerine bakıp yatak odamız için kumaş seçebiliriz. 
Matt: Tanrı aşkına, paltomu çıkarıp beş dakika nefes almama izin versen .
Rachel: (Matt beni sevse evimiz için yaptığım planlar konusunda daha hevesli olurdu.)
Matt: (Öyle çıkışmasam iyi olurdu ama evimizin ne kadar uyduruk gözüktüğü imasıyla karışık bir talep gibi geldi söylediği şey. Her şeyi yapamam ya!)”

ERKEKLER NE SÖYLER? KADINLAR NE ANLAR?
Linda Papadopoulos
Çeviren: Bilge Gündüz
Doğan Kitap 
2009
170 sayfa, 10 TL.

31 Temmuz 2009 Cuma

'Popüler kültür egemen sınıfın kültürü'

Radikal Kitap (31.07.2009)


İthaki Yayınları, Ahmet Oktay’ın bütün yapıtlarını ciltler halinde yayımlıyor. Popüler Kültürden TV Sömürgesine isimli dördüncü cildi elimize aldığımızda aklımıza tek bir şey geldi: ‘Kişisel olan politik olandır’... Ahmet Oktay’ın popüler kültür üzerine teorik analizler yaptığı Yazın, İletişim ve İdeoloji (1982), Toplumsal Değişme ve Basın (1987), Türkiye’de Popüler Kültür (1993), Medya ve Hedonizm (1995) kitaplarını aynı çatı altında toplayan eser, aynı zamanda gündelik yaşamımızdan verdiği örneklerle, teori denilen şeyin aslında nasıl ayakları yere basan bir olgu olduğunu hissettiriyor. Bu tesadüf değil, çünkü Ahmet Oktay yazarlık ve şairliğinin yanında yıllarını basın dünyasına vermiş bir gazeteci.
Tüm bu popüler kültür teorisini kendi bakış açısıyla ve Marksist yöntemle incelediği eserlerini buluşturan kitabı vesile ederek Ahmet Oktay’ı ziyeret ettik. Popüler kültür üzerine söyleştik... 

Bu kitapta toplanan eserleriniz teorik olanla pratik olanı öyle bir yan yana getiriyor ki, teorinin gündelik yaşamın ta kendisi olduğunu anlıyor insan okurken...

Teoriyle pratiğin birliğini bir arada yürütmeye özen gösteriyoruz; çünkü bizim popüler kültür dediğimiz olgu aslında gündelik yapıp etmelerimizle ilgili. Popüler kültür gündelik hayatımızın üretildiği, ona göre biçimlendirildiği bir alan. 
Bu yapıp etmelerimizin hiçbiri tesadüf değil...
Hiçbiri tesadüf değil. Tesadüf olabilir mi? Nasıl olabilir ki. Popüler kültür gündelik hayatın içinde kendiliğinden oluşmuyor. Bu kültürü de oluşturan birileri var: Egemen sınıflar, hakim gruplar... Pop şarkılarından tutun, tiyatro oyunlarına, gazete haberlerine kadar bütün bunlar belirli çevrelerin kanaat önderlerinin yönlendirmeleriyle oluyor. Popüler kültür denetlenen bir kültür. Ben, bu kültürel olguları dile getirirken en çok buna özen göstermeye çalışıyorum. Kim bunları organize ediyor? Hangi gruplar, sınıflar? Hangi beğeniyi yansıtıyorlar? Onlara dikkat etmek lazım. Bu kültür nereden yayılıyor, nereden egemen duruma getirilmeye çalışılıyor onu anlamak benim derdim.
Popüler kültür tanımı sosyal bilimlerde çok muğlaktır. Pek çok tanımla karşılaşılır. Sizin popüler kültür tanımınız nedir?
Benim popüler kültür diye anladığım olgu egemen sınıfların kültürünün yansıyış biçimidir. 

Sorunu siyasal olarak tanımlıyorsunuz...

Son kertede siyasal soruna geliyoruz tabi. Popüler kültürün işlevleri siyasal alanda olmaktadır. Bunlar görünür siyasal olgular değildir. Şu partiye, bu partiye oy verin, şu görüşü benimseyin diye bize doğrudan doğruya bir şey söylemezler. Ama en son tahlilde bizi belirli bir dünya görüşünün etrafında toplarlar. Yani eninde sonunda popüler kültür aracılığıyla çalışan kesimler çalışmayan kesimlerin dünya görüşünü benimsemeye macbur olurlar. 
Sizin yazdıklarınızı okurken insan Marksizm ışığında her yolu bulabileceğine iman ediyor. 
Eksik olmayın. Tabii burada benim konumum Marksist bir konum. Marksizm kim ne derse desin eninde sonunda bu günkü dünyada da en geçerli yöntemdir. Çünkü tarihsel, siyasal, sosyolojiki psikolojik bütün olguları birarada ele almaya, bunları birbiriyle bağlantılandırmaya çalışan bir dünya görüşüdür. Yani sadece ekonomi sorun değildir. Ekonominin bir yığın dolayımı vardır. Ekonomi bir çok olgu biçimindedir ve onlar etrafında örgütlenir ve ondan sonra kendini tamamlar. Marksizm bütün bunları bir arada ele alan, sınıfsal oluşumları dikkatte bulunduran bir yöntemdir. O bakımdan bana birtakım kolaylıklar sağlar. Çok bilmece içinde bırakmaz Marksizm. Açıklayıcı bir yöntemdir. Olguların çok karmaşıklaştığı, söylemlerin sonuna gelindiğinin iddia edildiği bu postmodern dönemde bu işlerin pek de öyle olmadığını ima edebilen ve onların üzerinde ısrarla duran bir yöntemdir. Bu bakımdan işlevinin daha uzun yıllar devam edeceğini ve etkinlik kazanabileceğini düşünüyorum.
Siz ısrarla ‘Gerçeğin altındaki gerçeği’ aramak gerektiğini hatırlatıyorsunuz. Kitapta da Marx’tan ‘Görüntüyle şeyin özü çakışmaz, çakışsaydı bilime de gerek yoktu’ alıntısını kullanıyorsunuz.
Çakışmaz bunlar. Aralarında daima bir zemin farkı vardır. Bu olguların kaydığı bir düzen vardır. Kayar. İnsan kendisi de kaydırır. Buna vesile olur anlayış biçimi dolayısıyla. Çünkü her insanın başka bir anlayış, yargılayış biçimi vardır. Bütün bunlar son kertede etkin olan faktörlerdir. Tek başına oluşmuyor gerçek dediğin. Zaten gerçek dediğin çok komplike bir olgu. Hele bugünkü dünyada neyin gerçek olduğunu tahlil etmek son derece zor gibi gözüküyor.
Medyanın popüler kültürün propaganda aracı olduğunu anlatmaya çalışıyorsunuz.
Bütün bu kültürel araçlar kimin elinde? Bunlar sermayenin elinde. Gazeteler, televizyonlar, film sektörü sermaye sahiplerinin elinde. Hakim sınıfla bütün bu aygıtı elinde bulundurmaktadır. O zaman kendi istediklerinin yapılabileceği ortamı da kendi kendilerine yaratıyorlardır diye düşünmek lazım. Bugün Türk basını üç dört tane holdingin elinde toplanmış durumda. kültürel sermayenin büyük bölümü egemen güçlerin, paranın sahiplerinin elinde. Oradan da o kültürün yayılması ve benimsetilmesi için elden geleni yapıyorlar elbetteki. Bunları görmezden gelemeyiz.
Medya imparatorluğundan bahsetmek de yersiz o zaman. İmparator olan her zaman hakim sınıf...
Elbette. Resim alanından örnek vereceğim. Çok da güzel bir kitap çıktı. CIA’nın dünya sanatını nasıl yönlendirdiğini anlatıyor Parayı Veren Düdüğü Çalar diye bir kitap. Bir Amerikalı gazetecinin araştırması. Uluslararsı bir müzenin nasıl dünya sanatını etkilediği ve biçimlendirdiği çok güzel anlatılıyor. Siyasetin sanatın üzerinde nasıl etkili olabildiği açıkça ortaya konuluyor. Bu duruma alet olmuş, kullanılmayı benimsemiş dünyaca ünlü sanatçıların adı geçiyor kitapta. 
İletişim araçlarının demokratikleşme ve özgürleşmeye katkısı olduğunu düşünmüyor musunuz?
Bunu düşünmezsek hemen teslim olmamız gerekir. Hiçbir görüş açısı dünyada tek başına egemen olamıyor. Daima bir muhalif, ters bakış açılarına sahip kimselerin bulunduğunu her zaman söylemek gerekir. Bu tabii Bloch’un ‘Umut İlkesi’ dediği ilkenin muhafazası için şarttır. Tarih boyunca görülüyor ki, insanlar mücadeleyi bırakmıyorlar. Daima yeni bir lider çıkıyor. Bir yol gösterici bulunuyor. Buna isterseniz mesihçilik deyin. Birisi çıkıyor ve umut ışığı yakıyor. Yoksa insanlar köle olarak kalmaya yargılı demektir.
İnsan o kadar da pasif değil mi?
E değil tabii ama, şimdi teknolojinin bu kadar geliştiği, kültür araçlarının çeşitlendiği ve çoğaldığı dönemde, bu aydınlatma görevini yapmak da öyle sanıldığı kadar kolay değil. Bir yığın fedakârlık gerektiriyor. Bu da her zaman her insan tarafından kolaylıkla tercih edileblir bir şey değil. Aç kalmayı, yoksul düşmeyi kimse göze alamıyor, kolay değil...
Kapitalizm açısından her şey yolunda gidiyor gibi gözükse de toplum içinde muhalif sapmalar olabiliyor...
Tek bir doğrultu yok. Toplumlar şöyle gelişir diye bir iddiada kimse artık bulunamıyor. Marksizm dahi böyle bir iddiada bulunmuyor. Marksizm bir olanaktır, bir imkandır. Sadece bu yolda çalışanların varlığına bağlıdır gerçekleşmesi. Yoksa Marksizm gökten zembille inen bir olgu değil. 
Kitapta popüler kültürün kadınlık ve erkeklik rolleri üzerindeki etkilerine de değinmişsiniz...

Genel süreçten ayıramıyoruz bunu. Kadın erkek ilişkileri dünyanın genel süreçleri içinde biçimlenen olgular. Tek başına kadınlık olmadığı gibi tek başına erkeklik de yok. Şu açıktır ki özellikle Türkiye’de kadın olayı bu günkü medya koşullarında elbette ki kadınların aleyhine kullanılmaktadır. Bakmayın siz bütün o özgürleşim havalarına rağmen kadınlar hâlâ ikinci planda değerlendirilmektedir. Buradan da yine egemen sınıfların lehine bir kadın anlayışı sergilenmektedir. Evet kurtulan kadınlar vardır bugün. Özgür ve rahat davranan kadınlar var. Ama bu son kertede kadınların özgürleştiği anlamına gelmiyor. Bir birliktelik olmadıkça kurtuluş yoktur. Kadınların tek tek kurtulmaları bir şey ifade etmez. Kadınların bir bütün olarak kurtulması söz konusudur. Bu da tabi toplumun bir bütün olarak kurtulmasına bağlıdır. Burjuva kadınları da işçi sınıfı kadınları gibi ezilir. Ve kurtuluşları birbirlerine bağlıdır.

POPÜLER KÜLTÜRDEN TV SÖMÜRGESİNE 
Ahmet Oktay
İthaki Yayınları
2009
750 sayfa
49 TL.