07.08.2009 (Radikal Kitap)
Sevgili Memelerim,
Geçenlerde bir kitap okudum. Her satırında sizi düşündüm, uzun uzun ve heyecanlanarak... Sonra size yazmaya karar verdim; ama girişi sonucu birbirine karıştırarak... Bütün kompozisyon kurallarını delip geçerek yani. Lisedeki kompozisyon hocam ‘Füdu’nun öğrettiklerine inat. Sadece canım öyle istiyor diye...
Çünkü bu satırların yazılmasına vesile olan kitap, buna benzer bir his yarattı bende. Pek çok kadından ergenlik çağında memeleri ufak ufak uç vermeye başladığında onları saklamak için bin bir türlü yol denediklerini duymuştum. Onları hiç anlamadım. Ben size hiç ihanet etmedim. Yıllarca memelerinden utanan ve bu yüzden onları saklayan kadınlara inat, "Memelerimin Tarihi" diye bir kitap yazan Monique Ayoun’u okuyunca, yüzümde muzip bir gülümsemeyle çığlık çığlığa adınızı haykırmak istedim.
Kasabalarda kız çocuklar yetiştirilirken maruz kaldıkları garip adetler vardır. Edepli olsun diye ağzına erkek ayakkabısıyla vurulur. Bir de memeleri normal boyutta olsun diye üzerlerine istenilen büyüklükte bir kap kapatılır. Her şeye burnunu sokan komşu teyze, ayakkabıyla ağzıma hafifçe dokunduktan sonra (Bu satırlardan anlaşılacağı gibi ayakkabı vurma adeti işe yaramadı) size ‘normal’ boyda bir kap kapatınca korkuya kapılmıştım. Doğru kendi evimize gittim, gizli gizli mutfağa girdim. Devasa bir tencere alıp sizin üzerinize koydum, kocaman olun diye... Genç bir kadının memeleriyle yaşadığı yasak aşkı başka nasıl anlatabilirim. Sizi hep çok sevim...
Bir kadının kendi vücudundan aldığı haz kadar büyük bir haz yok bana kalırsa. Hülya Avşar yıllar önce bir gazeteye verdiği röportajda ‘Mastürbasyon yapar mısınız?’ sorusuna “Hayır. Ama vücudumun yavaş yavaş geliştiği dönemlerde uzun uzun aynaya bakar kendimi incelerdim” diye cevap vermişti. O genç kadın her gün büyüyüp gelişen kıvrımlarına âşık oluyor, vücuduna bakmaktan ve dokunmaktan haz alıyordu.
Monique Ayoun da kadınlığını yavaş yavaş fark ettiği dönemlerde aynı duyguları yaşamış. Kitapta bu duyguları şöyle anlatıyor: “11 yaşındaydım, memelerim büyümeye başladı. Altı ay sonra avuçladığımda birer meyve gibi ellerimi dolduruyorlardı. Bundan pek gurur duyup memelerimi kız kardeşime gösterdiğimde beni başından savdı: ‘Öff... Sürekli kendini incelemekten vazgeç. Bu gidişle narsist olacaksın!’ Ve kendisi henüz, benim her gece hafif bir müzik eşliğinde striptiz yaptığımı bilmiyordu bile. Memelerimi avuçlayıp, yüzümü hafifçe geriye atıp havuz kenarındaki bir Hollywood aktrisi havasına bürünüyordum...”
Kitabı okurken hep bir heteroseksüel ilişki nesnesi gibi anılan ve bu ilişkilerin karikatürize malzemesi olan memelerin; sizlerin, asıl sahipleri kadınlarla olan ilişkilerini haykırışı kendimi zafer kazanmışım gibi hissettirdi. Çünkü kadın bu aşktan utanır, saklar ve haykıramaz. Delicesine âşık olduğun birini yıllarca saklamak zorunda olmak ne kötü şey...
İşte o yüzden sevgili memelerim, bahsettiğim bu kitap ‘meme’ demekten imtina edip ‘göğüs’ diyen bir insanlar topluluğu için, tam da kompozisyon öğretmenine kızıp girişi sonucu birbirine sokmak, tüm kuralları altüst etmek gibiydi... Tamam, çok da abartmaya gerek yok, bir kompozisyonu tüm kuralları altüst ederek yazmak edebiyatı ne kadar sarsarsa, memelerin tarihini yazmak da toplumsalın kurallarını o kadar sarsar, biliyorum.
Şimdiye kadar pek çok gazete sayfasına başka başka nedenlerle konu olan Ayoun’un Memelerimin Tarihi, bir kadının memeleri üzerinden kendi kişisel tarihini nasıl anlatabileceğini ortaya koyuyor. Çok yalın, esprili ve övünülecek kadar basit yazılmış bu küçücük kitapta bir kadının memelerinin gündelik yaşamdaki her ayrıntıyla ayrı ayrı ilişkisi olduğu anlatılıyor. Yazar belki de biriyle tanışırken ‘Merhaba ben Monique. Bunlar da memelerim’ diyordur. Ne güzel...
Bunu düşünüp cesaretlendim. Sevgilisini herkesle tanıştırmak isteyen genç bir kadın gibi, memelerimi gazetenin içinde gezdirmeye niyetlenmiştim ki kitapta Monique’nin memeleriyle iş yerinde ne yaşadığıyla ilgili bölümü okudum: “Bir pazarlama şirketinde iş buldum ama tuhaf şekilde benden nefret ediyordu. Neden olduğunu anlayamıyordum. Her şeyi beni ‘çok seven’ müdürün şu mektubuyla açığa çıktı: ‘Sevgili Mona, sadece küçük bir nasihatim var: ofise gelirken etkileyici dekoltelerden uzak durmaya çalışın. Zira bu, beni gayet motive etse de, iş arkadaşlarımızın sinirine dokunuyor!’”
Aslında memelerle kişisel tarih arasındaki böylesi bir bağlantı olduğunu daha önce de anlamıştık birlikte, hatırlıyor musunuz? Vücudunun kıvrımlarına hayran olduğum, aslında küçük ama muntazam memeli bir arkadaşım vardı. Bir gün bana “Benim memelerim ne zaman çıktı, babamla aram o zaman bozuldu. O güne kadar hiçbir şeye karışmayan adam birden değişiverdi. Bu adamların derdi bizim kadınlığımızla” demişti. Meme kadınlığın simgesiydi çünkü. Toplumsal normların bekçisi aile temsilcileri şehvetli, seksi; kadın gibi görünmeye başladığımız an bizden korkuyordu...
Bütün bu korkudan öcümü almak ister gibi belki de bu kitabı ben yazmalıydım, sizin için. Sadece bir mektupla yetinmemeliydim.
Ama benden önce yazan biri olduğuna göre ondan alıntı yapayım: “Babam memelerimin olmasından çok hoşlanmıyor gibiydi. Oysa annem tam tersi onların büyümesini sabırsızlıkla izliyordu. Onları omuzlarımın arasına mı gömmeliydim, yoksa şişirip mi gezmeliydim? Zor bir ikilem.”
Evet mektubun sonundayız... Bırakalım da son sözü memelerinin şehvetiyle sayfaları inleten Monique Ayoun söylesin ki bizim sayfalarımız da inlesin...
“Etraftaki dekoltelerden uyarılmış, sersemlemiş, keyiflenmiş durumda, kibirle çekerler sancakları. ‘Çekil, oraya ben geleceğim’ dercesine birbirlerini iterler. Aynı zamanda hem birbirlerinin yardımcısı, hem de rakibidirler çünkü. Evet, yaz geldi mi vakit memelerin vaktidir. Taptaze çiçek kokuları içinde ani arzuları, kontrol edilemeyen gülüşleri vardır. Yazın taze ve serindirler. En azından vücudun geri kalan kısmına göre! En muzip ve yaramaz halleriyle her fırsatta burunlarını dışarı çıkarıp temiz hava almaya çalışırlar. Üstü açılan arabalarda rüzgarın tüm şiddetiyle memeleri çalkalaması ne muhteşemdir! Üzerlerinde birer çilek bulunan limon sorbeye dönüşürler. Bazen bakışlardan uzakken, dille azıcık dokunulur onlara...”
MEMELERİMİN TARİHİ
Monique Ayoun
Çeviren: Ayşe Can
Sel Yayıncılık
2009
120 sayfa, 9 TL.
16 Temmuz 2011 Cumartesi
'Romanlarımı okuyanlar bir karıncayı ezmesinler...'
Aralık 2009 (Remzi Kitap Gazetesi)
Üzerine tek bir satır yazmak bile kalemi tutan genç elleri tir tir titretmeye yeterken, pek çok yazarın onun hakkında söyleneceklerin eksik kaldığını hissetmesi yersiz midir?
Dünya edebiyatının yaşayan en büyük kalemlerinden Yaşar Kemal’in toplumsal muhalefete sahip çıkan her satırı, eşi benzerine rastlayamayacağımız bir üslupla verilen bir edebiyat dersidir.
Dünya edebiyatının yaşayan en büyük kalemlerinden Yaşar Kemal’in toplumsal muhalefete sahip çıkan her satırı, eşi benzerine rastlayamayacağımız bir üslupla verilen bir edebiyat dersidir.
Yaşar Kemal’in 1944 yılında yazdığı Fadik’in trajedisini anlatan “Pis Hikâye”nin basılması o yıllarda tek parti yönetimindeki devlet tarafından engellendi; (kitap daha sonra basıldı) ancak Yaşar Kemal'in içindeki yazar 1953 yılında Cumhuriyet gazetesinde dizi yazı olarak yayımlanan “İnce Memed”le çığlık attı. 50 yıl sonra da efsane gibi anılacak bu romanın okur tarafından çok sevildiği pek çokları tarafından anlatılır.
Bunun başlıca nedeni onun edebiyatının bugün bile kimseyle kıyaslanamayacak iki yanıydı: Birincisi büyük usta, gerçek Anadolu insanını anlatmaktaydı. Onu okuyan pek çok kişinin zihninde beliren bu özelliği, Fethi Naci, “Yaşar Kemal’in Romancılığı” isimli inceleme kitabında şu sözlerle anlatıyor: “Romancılarımız, Türk köylüsünü ya idealize etmişlerdir, ya da köylülerin kimi davranışlarını, düşüncelerini saklamışlar, kentlilere karşı ‘kol kırılır yen içinde kalır’ havasına girmişler, ya da köylülere büyük ‘mal’ diye, ‘kavat’ diye bakmışlardır. Bir Yaşar Kemal vardır romanımızda köylüleri ‘olduğu gibi’ gösteren; Yaşar Kemal, yaşantısına ve tanıklığına bağlı kalmış, gerçekçilikten sapmamıştır. Bunun içindir ki, Türk köylüsünü ‘olduğu gibi’ tanımak için elimizdeki tek kaynak, Yaşar Kemal’in romanlarıdır.”
“İnce Memed”i unutulmaz kılan ikinci neden ise onun uzun uzun, her şeyi yerli yerine koyarak ve Türkçenin, yereller de dahil bütün zenginliğini kullanarak yaptığı ve kalemiyle zihnimize âdeta bir resim çizdiğini hissettiğimiz tasvirleridir. A. Ömer Türkeş, Yaşar Kemal üzerine kaleme aldığı bir yazıda bu anlattıklarımızı şöyle toparlıyor: “Zengin sözcük dağarcığıyla görselleşen doğa, mekân ve insan tasvirleri, geleneksel anlatı dilini kullanışı, geçimini yüzyıllardır doğaya ve toprağa bağlı sürdüren, insanlardaki dış gerçeklik algısının hurafelerle, dogmalarla bezenmiş akıldışılığını hiç aksamayan diyaloglarla yansıtması, feodalitenin mülkiyet anlamındaki tasfiyesiyle köylülük ideolojisi arasındaki uyumsuzluğu açığa çıkaran kurgusu ve tek tek her roman kişisinin psikolojik derinliğine nüfuz edebilmesi, Yaşar Kemal’e kariyerinin daha ilk basamaklarında ülke çapında ün kazandırmıştı.”
Ağa zulmünü ve köylülerin mağduriyetini anlattığı “İnce Memed-3” için “Doğayı anlatırken dilin olanaklarını zorluyor Yaşar Kemal. Gitgide daha çok inanıyorum: ancak şiirle uğraşmış yazarlar düzyazıyı ustalıkla kullanabiliyorlar” diyen Fethi Naci, 1985’te kaleme aldığı bir yazıda onun romanları için önemli başka bir tespitte bulunuyor: “Son romanlarında, Türkçenin cümle yapısını da geliştirmeye çalışıyor; Fransızca cümle yapısına benzer bir yapı kullanarak daha uzun cümleler kuruyor, bu uzun cümleler anlattıkları için –özellikle doğa betimlemeleri için– çok uygun düşüyor.”
Yaşar Kemal'in “Binbir Çiçekli Bahçe”si
Yaşar Kemal’in kendisi ise edebiyatının kökenlerini şu sözlerle açıklıyor: “Bu yüzyılın olağanüstü olaylarından birini yaşadım.Çukurova’nın geçirdiği büyük değişimleri yaşamak, daha sonra da bunları gözlemlemek ve yazmak fırsatını buldum. Kendimi seve seve, beraberinde getirdiği tüm sorunlarıyla eski ile yeninin bir arada var olduğu bir geçiş döneminin tanığı olarak nitelendirebildim.”
Onun farkını yaratan ve “İnce Memed”e, “Teneke”ye, “Orta Direk”e, “Yılanı Öldürseler”e, “Deniz Küstü”ye, “Karıncanın Su İçtiği”ne yansıyan, küçük yaşlarda iç içe olduğu halk edebiyatı ile ergenlik yıllarında tanıştığı Dostoyevski, Çehov, Balzac gibi Batı edebiyatçılarının eserlerinin çarpışmasıydı. Yaşar Kemal bu çarpışmadan çıkardığı sentezi şiirle bezedi.
Usta yazar, bu çarpışmanın onda bıraktığı etkiyi yıllar sonra Nedim Gürsel’e bir tren yolculuğu sırasında anlatacak, Gürsel ise bu anısını “Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı” kitabında okurla paylaşacaktı: “Her yazarın bir Çukurovası vardır. Faulkner da, Kafka da, Joyce da bir bakıma kendi Çukurovalarını yazdılar…”
Aslında bu sentezden çıkan sadece edebiyat olmamıştır. Yaşar Kemal’in kaleme aldığı satırların aralarında egemen sınıfın karşısında duran ve azınlık diye addedilen kitlelere karşı duyduğu endişeyi ve bu endişeden gelen bir sorumluluğu sezinler okur.
Ancak altı çizilesi bir nokta vardır ki, onun endişesi ve sorumluluğu, bir entelektüelinkinden başka bir yerde durur. O, yaşadığı toprakların gerçek sahiplerinin, orada ‘yaşayan’ların diliyle, onların içinden konuşur. Politika üzerine söz söylerken takındığı tevazu Yaşar Kemal’in “Binbir Çiçekli Bahçe”sinin ilk sayfalarında gösterir kendini. Cem Erciyes’in yaptığı röportajda şöyle der: “Bilmediğim, anlamadığım işleri konuşmak bana iyi gelmez... Kusura bakma arkadaş benim Meclis kültürüm bu kadar.” Yaşar Kemal, bu tevazuyu gösterirken önünde dağların eğileceği bir cesareti de içinde barındırır. Aynı röportajda “Dünyanın görkemli toprağı Anadolu kimsenin babasının çiftliği değildir, insanları da yanaşma değildir” sözleri kimin tüylerini diken diken etmez?
Yaşar Kemal’in konuşmaları, röportajları ve kurgusal olmayan yazıları da romanları kadar alaşağı eder sıradanlığa alışmış zihinleri. İşte Yapı Kredi’den çıkan “Binbir Çiçekli Bahçe”, Yaşar Kemal’in toplumsalla olan derdini doğrudan kaleme aldığı bu yazıları içinde barındırır.
“Yazılarım Halkımıza Birer Çağrıdır”
“Binbir Çiçekli Bahçe”, yazarın 1995’te Can Yayınları'ndan çıkan “Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye” adlı kitaptaki yazısını da okuyucuya sunuyor.
Bu yazıda, "Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce Evrensel İnsan Haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da, 21. yüzyıla onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak girerler. Ülkemizin onurunu, ekmeğini, toprağın kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek bir demokrasi ya da... hiç!" dedikten hemen sonra aynı yılın şubat ayında Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde Alman Der Spiegel dergisine yazdığı yazı nedeniyle verdiği savunmanın yer alması da, iç acıtıcı bir ironiyle yüz yüze getiriyor okuru.
Oysa Yaşar Kemal'in o savunmadan önce yaptığı basın açıklamasında hatırlattığı gibi milattan önce 7. yüzyılda yaşamış Anadolulu bir Yunan filozofunun dediği gibi "Ülkelerin türkülerini yaratanlar/kanunlarını yaratanlardan daha güçlü”...
Oysa Yaşar Kemal'in o savunmadan önce yaptığı basın açıklamasında hatırlattığı gibi milattan önce 7. yüzyılda yaşamış Anadolulu bir Yunan filozofunun dediği gibi "Ülkelerin türkülerini yaratanlar/kanunlarını yaratanlardan daha güçlü”...
Yaşar Kemal'in mahkemede yaptığı "Burada sanıldığı gibi öyle klasik bir savunma yapacak değilim" diye başlayan konuşma ise, onun toplumsal muhalefeti nasıl sırtladığını, toplumun vicdanına nasıl sahip çıktığını anlatarak bitiyor: “Benim yazılarım, halkımıza birer çağrıdır. Öncelikle batıdaki, doğudaki çocukları, savaşta ölmüş anaları çağırıyorum. Bu savaş en çok sizin yüreğinizi yaktı. Herkesi çağırıyorum, sayın yargıçlar sizleri de bu savaşı durdurmak isteyenlere katılmaya çağırıyorum. Bu ülke hepimizindir ve bu ülke insanlık tarihinde çok uzun yaşamaya layıktır. Hem de onuruyla yaşamaya... Unutmayalım ki, bir ülkenin insanlarının onuru en az toprağı kadar kutsaldır. ”
“Binbir Çiçekli Bahçe”, Yaşar Kemal’in düşünce deryasının köklerini sunarak, belki de yazara dair görüşlerin berraklaşmasına katkıda bulunuyor. Katalunya Uluslararası Ödülü'nü aldığında yaptığı ve yine kitapta yer alan konuşmasında “Bir Anadolu sözü var: Kırk yıllık yolda yaprak kıpırdasa, sen taa burada yüreğinin kökünde duyacaksın” diyor Yaşar Kemal ve devam ediyor: “Ülkemde insanlık tarihinin en büyük trajedisi yaşanıyor. Kürtlerin durumunu artık bütün dünya biliyor. Ve vurdumduymaz olmuş batının tüyü kıpırdamıyor. Gazeteci ve yazar olarak bütün Anadolu’yu yaşadım ve onların macerasına ortak oldum ve onların korkunç maceralarını yazdım. Bunu yazdığım için de başım hiçbir zaman beladan kurtulmadı. Kürt sorunundan uzak kalamazdım. Gözümün önünde oynayan bu korkunç trajediye katılmalıydım. Ben insanlık macerasına katılmayan insanı insan bile sayamıyorum.”
“İçimdeki Bu Damarı Kim Söküp Alabilir?”
Kitapta, Yaşar Kemal’in Dede Korkut incelemesi, Gogol ve roman sanatı üzerine yazdıkları, “İnce Memed”in İngilizce baskısı için hazırladığı önsöz gibi yazıları da yer alıyor.
“Kimlikler” başlığı altında, Orhan Kemal, Abidin Dino, Gökşin Sipahioğlu, Ara Güler, Zülfü Livaneli, Mehmet Uzun gibi isimleri de Yaşar Kemal’in kaleminden okumak mümkün.
Kitabın son bölümü olan “Konuşmalar”da ise, Le Monde, Cumhuriyet ve Radikal gazeteleriyle Yeni Atlas dergisindeki röportajları yer alıyor.
Kitap, Yaşar Kemal’in 1960'lardan 2000'lere kadar kaleme aldığı yazıları okuyucuyla buluştururken büyük romancının bu yıllar içinde dünyanın her yerindeki insanları her fırsatta doğaya, sanata, barışa çağırmakta nasıl inat ettiğini gösteriyor. 1996'da Katalunya Uluslararası Ödülü konuşmasında söylediği şu sözler akıllara kazınacak gibi: “Benim işim hep edebiyat oldu. Benim yazılarımı, daha doğrusu romanlarımı okuyanlar doğaya, insana sevgiyle dolsunlar. Benim romanlarımı okuyanlar insanoğlunu aşağılayamasınlar. Benim romanlarımı okuyanlar katil, savaş hayranı, ırkçı olamasınlar, savaşların nerede olursa olsun can düşmanı olsunlar. Bir ağacı kesmek değil, bir yaprağa dokunamasınlar, bir karıncayı ezemesinler, bir kelebeği tahtaya çivileyemesinler. Ben angaje bir yazarım. Benim içimdeki bu damarı kim söküp alabilir...”
Onu yıllarca anlamamış ve buna çabalamamış hükümetlere sırtını dönmeyen ve sabırla anlatmaya çalışan Yaşar Kemal'e hayranlığı bir kat daha arttıracak bu yazıyı okuyunca, söyleyin, sizin de içinizden “Kim o damarı söküp atmaya cüret edebilir, kim senin içindeki insanlığa dokunabilir” demek gelmiyor mu?
Yaşar Kemal’in dilsel dünyası
Ali Püsküllüoğlu “Yaşar Kemal Sözlüğü”nde yazarın romanlarında kullandığı Orta Anadolu terimleri, deyimleri ve atasözlerini bir araya getirmişti.
Abara: Su değirmenlerinde, suyun hızlı akışını ve dolayısıyla basınç kazanmasını sağlayan, tahtadan yapılmış, huni biçimindeki su yolu, ki sekiz on metre uzunluğundaki bu su yolundan düşen sular, alta ‘per’ adı verilen bir düzeneği işleterek taşın hızla dönmesini sağlar.
Ağır taş batman döver: Kişi ağırbaşlı olmalıdır, ağırbaşlılık her zaman iyidir, ağırbaşlılık erdemliliktir.
Bastık: Üzüm ya da incir pestili.
Berkiştirmek: Sağlamlaştırmak, sıkılamak, pekiştirmek.
Cehennemin zıbarası: Cehennemin tam ortası, cehennemin dibi anlamında bir ilenç sözü.
Cilpirti: Çit örmede ve yakacak olarak kullanılan bir çalı.
Çıvdırmak: Kafayı yemek, sapıtmak, delirmek, kaçırmak.
Duluk: Şakak.
Düğürücü: Kız istemeye giden kimse, görücü, dünürcü.
Gerneşmek: Uyuşukluğunu gidermek üzere kollarını, gövdesini gererek vücuduna gergin bir hal vermek.
Hara kalkmak: (At) Koşmak.
Hayma: Dört direk dikilerek üstü çalı çırpıyla kapatılmış gölgelik.
Hörtüklerden gitmek: Ölmek, gebermek.
Iydırmak: (Yağmur) Yağmak.
Sıykallaşmak: Cam gibi dümdüz ve kaygan bir hal almak.
Şipidik: Kızarık, hasta (göz).
Taşkala etmek: Alay etmek.
Tömtümüleşmek: Yaşlanıp beli bükülmek, çok yaşlanmak.
Umsunuk: Düş kırıklığına uğramak, umduğunu bulamamak, umuda düşmek ama elde edememek.
Zabın: Bir deri bir kemik kalmış, arık, düşkün, zayıf.
15 Temmuz 2011 Cuma
Kırmızı bir cinayetin dansı
21.01.2010 (Radikal)
Çok zengin bir adam bir gün çok güzel bir kadınla evlenmiş. Adamın 40 odalı bir evi varmış. Karısına "buradaki 39 odanın tüm nimetlerinden yararlanabilirsin" demiş; "ama sakın 40'ıncı odaya girme". Kadın ertesi sabah, başlamış kapıları açmaya... Bir, iki, üç... Odalardan paha biçilmez mücevherler, benzersiz kıyafetler çıkıyormuş. 39 odanın da kapısını açan kadın, dayanamayıp 40’ıncıya da bakmış. Odanın duvarlarında kesik kadın başları asılıymış. Akşam kocası gelmiş. 40’ıncı odanın da açıldığını görünce, kadını odaya çağırmış ve duvardaki boş alana kafasını yerleştirmiş...
40’ıncı odada birikenler
Bir arkadaşımın söylediği “Bir duduk sesi duyan her Ermeni’nin mutlaka içi burkulur. O ses 40’ıncı odamızda biriktirip, üzerine kilit vurduğumuz hikâyeleri anımsatır çünkü” sözleriyle, çok daha kolay anlamlandırabildiğim bu hikâyeyi, önceki gece Fransız Kültür’ün sahnesindeki Talin Büyükkürkciyan anlattı izleyenlerine. 19 Ocak 2007’de sırtından vurularak öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için, Fransız yazar Charles Perrault’nun bir masalından esinlenerek tasarladığı ve Ermenice türkülerle bezediği dans gösterisi ‘Kırkıncı Kapıyı Açarsan’la küçük bir kız çocuğu masumluğunda anlatıyordu kendi ve kendisiyle aynı tarihe sahip insanların hikâyesini. Yazının bundan sonrasında Talin diye anılacak olması da bundan.
Talin kırmızı bir pantalon ve kırmızı batik bir bluzle karşımıza geçti, birkaç dakika süren ve bir süre anlam veremediğimiz vücut hareketleri bizi kırmızı üzerine düşüncelere daldırırken, vücudun bütün uzuvlarına tek tek yabancılaştırdı, bütün ve parça ikiliğini anlatıyordu... Derken arkadaki perdede eski oldukları anlaşılan fotoğraflar belirmeye başladı. “Bu benim anneannem” dedi Talin. “Bu da dedem”, “Soldan üçüncü babam, 23 Nisan müsameresinde. Burada da bir çocuğun vaftiz annesi babası olmuşlar, annem ve babam. Burada da babam kilisede...” Herkesin evinde olan, sıradan bir aile albümüydü... Tüm fotoğrafların bir ortak noktası vardı: Hepsi Anadolu topraklarında çekilmişti. “En sevdiğim zamanlar paskalyalardı; çünkü kırmızı kıyafetler giyerdim” deyince, şu kırmızı üzerine daldığımız düşünceleri genişletti.
Ali topu Agop’a at
Ve kırmızı bir rulo bant aldı eline. Yere Hrant Dink’in cansız bedeninin çevresine tebeşirle çekilen resmi çizdi. “Siz aynı beden içinde iki kişi olabilir misiniz? İki kişilik sevebilir misiniz?” diye soruyordu, resmin içinde gelip-giderken. Sonra ürkütücü bir sükûnetle, bantları söktü ve top yaptı. Şimdi oyun zamanıydı. “Haydi bir oyun oynayalım, topu tutanlar ismini söylesin” Şu güzel kitabın ismi gibi Ali topu Agop’a atıyordu gerçekten. Sonra benle başlayan cümleler, sevdiğimiz şeyleri anlatan cümleler. 'Kulaklarımız sağır olsa da duymasaydık' dedirten o cümle ise, sevmediklerimiz söylenirken geldi: “Ben çok sevdiğim birinin sırtından vurulmasını hiç sevmiyorum.”
Çok zengin bir adam bir gün çok güzel bir kadınla evlenmiş. Adamın 40 odalı bir evi varmış. Karısına "buradaki 39 odanın tüm nimetlerinden yararlanabilirsin" demiş; "ama sakın 40'ıncı odaya girme". Kadın ertesi sabah, başlamış kapıları açmaya... Bir, iki, üç... Odalardan paha biçilmez mücevherler, benzersiz kıyafetler çıkıyormuş. 39 odanın da kapısını açan kadın, dayanamayıp 40’ıncıya da bakmış. Odanın duvarlarında kesik kadın başları asılıymış. Akşam kocası gelmiş. 40’ıncı odanın da açıldığını görünce, kadını odaya çağırmış ve duvardaki boş alana kafasını yerleştirmiş...
40’ıncı odada birikenler
Bir arkadaşımın söylediği “Bir duduk sesi duyan her Ermeni’nin mutlaka içi burkulur. O ses 40’ıncı odamızda biriktirip, üzerine kilit vurduğumuz hikâyeleri anımsatır çünkü” sözleriyle, çok daha kolay anlamlandırabildiğim bu hikâyeyi, önceki gece Fransız Kültür’ün sahnesindeki Talin Büyükkürkciyan anlattı izleyenlerine. 19 Ocak 2007’de sırtından vurularak öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için, Fransız yazar Charles Perrault’nun bir masalından esinlenerek tasarladığı ve Ermenice türkülerle bezediği dans gösterisi ‘Kırkıncı Kapıyı Açarsan’la küçük bir kız çocuğu masumluğunda anlatıyordu kendi ve kendisiyle aynı tarihe sahip insanların hikâyesini. Yazının bundan sonrasında Talin diye anılacak olması da bundan.
Talin kırmızı bir pantalon ve kırmızı batik bir bluzle karşımıza geçti, birkaç dakika süren ve bir süre anlam veremediğimiz vücut hareketleri bizi kırmızı üzerine düşüncelere daldırırken, vücudun bütün uzuvlarına tek tek yabancılaştırdı, bütün ve parça ikiliğini anlatıyordu... Derken arkadaki perdede eski oldukları anlaşılan fotoğraflar belirmeye başladı. “Bu benim anneannem” dedi Talin. “Bu da dedem”, “Soldan üçüncü babam, 23 Nisan müsameresinde. Burada da bir çocuğun vaftiz annesi babası olmuşlar, annem ve babam. Burada da babam kilisede...” Herkesin evinde olan, sıradan bir aile albümüydü... Tüm fotoğrafların bir ortak noktası vardı: Hepsi Anadolu topraklarında çekilmişti. “En sevdiğim zamanlar paskalyalardı; çünkü kırmızı kıyafetler giyerdim” deyince, şu kırmızı üzerine daldığımız düşünceleri genişletti.
Ali topu Agop’a at
Ve kırmızı bir rulo bant aldı eline. Yere Hrant Dink’in cansız bedeninin çevresine tebeşirle çekilen resmi çizdi. “Siz aynı beden içinde iki kişi olabilir misiniz? İki kişilik sevebilir misiniz?” diye soruyordu, resmin içinde gelip-giderken. Sonra ürkütücü bir sükûnetle, bantları söktü ve top yaptı. Şimdi oyun zamanıydı. “Haydi bir oyun oynayalım, topu tutanlar ismini söylesin” Şu güzel kitabın ismi gibi Ali topu Agop’a atıyordu gerçekten. Sonra benle başlayan cümleler, sevdiğimiz şeyleri anlatan cümleler. 'Kulaklarımız sağır olsa da duymasaydık' dedirten o cümle ise, sevmediklerimiz söylenirken geldi: “Ben çok sevdiğim birinin sırtından vurulmasını hiç sevmiyorum.”
Sarsıcı, dönüştürücü, moral bozucu bir albüm!
25.04.2010 (Birgün)
Kültür endüstrisinin tüm sanatsal yapıtları herhangi bir meta üretiminden farksız kıldığını mı düşünüyorsunuz? Bu bağlamda günümüzde tüketime yönelik birçok sanatsal yapıtın birbirine benzediğini mi söylüyorsunuz? Bu tüketmek için üretilen sanatsal yapıtların birer tüketim nesnesi olmanın yanında bir de ideolojik nesneler olduklarını da kabul ediyorsunuzdur herhalde!
Görünenin altındaki gerçeği saklamaya yardımcı olan ve yığınları oradan oraya yönlendirme gücüne sahip bu sanatsal yapıtların da içinde yer aldığı kafes, başta kurduğum cümleler üzerine şöyle bir düşününce, içinden çıkılması oldukça zor gibi görünüyor. Ancak, şükürler olsun, biz, toplumsal hayatın ve tek tek insanların gayet kaotik yapılar olduğunu biliyoruz. Yüreğimize su serpen bu bilgi hem çok zekice, hem de çok aptalca kurgulanmış bir kafes içinden bir anda çıkabilmemizi kolaylaştırırken, toplu kurtuluşumuzu, kafesin tümden imha edilmesi ihtimalini de zihinlerimizde yakın ediyor.
Yani öyle, arkadaş sohbetleri sırasında kurulan türden “Popüler ve alışılmışın dışındaki albümler satmaz! Satmayacak albümü de hiçbir plak şirketi basmaz!” gibi cümleler, günümüzün sanatsal ve politik zeminini çözümlemeye yetmez!
Nereden mi biliyorum? Çünkü bugün hayatlarımızın içine sinmiş kapitalizm izlerinden nefret eden, kapitalizmin bizatihi kendisinden tiksinen, attığı her adımı bu karşıtlık doğrultusunda atan, bu karşıtlığını gerek akademik çalışmalarla gerekse insanlığıyla besleyen ve bu güne kadar yaptığı film ve tiyatro müziklerinden kolaylıkla hatırlayabileceğiniz Alper Maral’ı tanıyorum.
Bütün bu kelamı ise, Yıldız Teknik, Bilgi ve Galatasaray üniversitelerinde öğretim görevlisi olan Alper Maral’ın ‘elektroakustisch!’ albümü için ediyorum. Maral’ın bu kalıplara sokulamayacak kadar derin albümü, bana kalırsa Türkiye’de yapılan en yapıbozumcu; en devrimci müzik. Dinlediğiniz an sarsılıyorsunuz... Elektronik müzikle doğal sesleri birleştiren albüm, dinleyiciyi yer yer şiddet öğeleriyle çarpıştırıyor. Şiddetten rahatsızlık duyuyor, üzerine düşünüyorsunuz…
Sadede gelmek gerekirse, Alper Maral’la söyleşme fırsatı bulduk efendim. Buyurunuz, okuyunuz...
Kim, kimin için yapar elektronik müziği? Ve kim dinler?
Var olan konvansiyonlarla, değerlerle örneklerle yetinmeyen, kafasındaki tınının sesin peşine giden ve bunu geleneksel enstrümanlarla, gramerle, gerçekleştirilemeyeceğini düşünen insanlar yapar elektronik müziği. Aynı kaygıları taşıyan insanlar, bunların dinleyicileridir genelde.
Kentli kitleye hitap ettiği bir gerçektir ama, değil mi?
Kentteki müzik dinleme pratikleri, ortamları tabii çok daha çeşitli. Ama şu anda kentleri dolduranlar kentli mi? Onu bir soralım önce. Burjuvazi, soru işareti ve ünlem, hele bizim ülkede çok tartışılır.
Öte yandan kırsal alanın tını alanı, ses çevresi o kadar zengindir ki, orada ‘sentetik’ seslere ihtiyaç duymayız. Ben de 40 yılın başında doğayla buluştuğum zaman asla müzik diye tanımlayacağımız herhangi bir şey dinlemem. Kaldı ki, elektronik müziğin 1990’lar sonrasında en önemli kırılma noktalarından biri de çevreye böylesi bir yaklaşım, duyarlılık ‘sound scape’ tabir olunan, ses çevresi diye eksik çevirebileceğimiz bir kavram. Bu kavram doğa seslerinin tek başına son derece yeterli dinlenebilirlikler, güçlü enformasyonlar içerdiğini ve bunlara başka türlü kulak verilmesi gerektiğini anlatır. Bu anlayışın yaygınlaştırılması ‘dur, dinle!’ demekle olmuyor. Bu müziğin genel kitle için bir şekilde formatlanması, sunum pratiğine dökülmesi gerekiyor, Buna da elektro akustik ortam deva oluyor. Soyutlanmış bir duysal manzara yerine; yani müziğin içine flütlerle kuş sesi taklidi yerine, direkt kuş sesinin konulması mesela. Bu elektronik müziğin en önemli duraklarından biridir.
Dogmalarla meselesi olan, 20. ve 21. yüzyıl eleştirisi yapan bir müziğinizin olduğunu söylüyorsunuz. Devrimci müzik diyebilir miyiz yaptığınız müziğe?
Hepsi birbirinden değerli güçlü kavramlar. Bunların hepsine cevabım olumlu. Sadece 21. ve 20. yüzyıl müziklerine karşı kaş kaldırma operasyonu değil bu. Kaldı ki günümüzde bile geçerli olan müzik estetiği tüketim pratiği aydınlanmacı dünya görüşünden hareket eden bir pratik. Klasisist anlayış ve bunların dogmaları, birinci anlamıyla modernizmden; yani 16. yüzyıldan itibaren belli konvansiyonlar getiriyor. Bunların içinden belirli kırılma noktaları her dönemde olmuş. Ve bunlar benim için hep çok cazip duraklar oldu. Yani her dönemde var böyle insanlar, bundan ötürü ille de devrimci demeyebiliriz. Modernizm çürüye yazarken ve modernizm kendini empoze ederken hep içinden çatlak sesler çıkmış, onlarla aramda bir akrabalık hissediyorum açıkçası...
Günümüz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tasarım (sanat kelimesini sevmiyorum), toplumsal hayatın her alanında olan ve bizi belki daha çok ilgilendirmesi gereken bir kavram. Günümüz sanatına baktığımızda, özellikle güncel sanat, çiğ espri ve oyuna, kaçamak vuruşlara, şikayetlere ve çözüm üretmemeye kendini fena halde kaptırmış. Takdir dinleyicisindedir; ama bu albüm bir çözüm reçetesi olarak çıktı. Konvansiyonlara karşı dememin sebebi o. Yoksa istemediğiniz kadar kayıt var ortalıkta. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar fazla müzik olmamıştı.
Madem o kadar çok kayıt var, niye hala yüzyıllar öncesinin müziklerine sarılıyoruz?
Bir dönemde müzik üretimi çok daha hayatın içinden yapıldığından. Şimdi copy paste estetiği olan müziklerde bunu yakalamamız çok zor.
Albümü oluşturma çabanıza nasıl bir anlayış hâkimdi?
‘elektroakustisch!’ albümüm aslında geleneksel kalıplarda üç albümü karşılayabilecek materyal içeriyor. Bir arada sunulmalarının en önemli sebebi bir şekilde kendi içinde ufak bir retrospektif taşıması ve 25 yıllık profesyonel müzik hayatımın son 10 yılından bir kesit sunması. Bu haliyle dinlenmesinin kolay olduğunu düşünmüyorum; fakat ‘raf ömrü’ uzun, bir dinlemede hemen sepete atılacak bir şey değil, tekrar tekrar, ‘Yahu deli midir bu herif? Niye bunu yapmış? Bu kadar ters ne var bu hayatta?’ Sorularına dikkat çekmek üzere oluşturulmuş bir tasarım. İletişim derdiyle yapılmış bir şey bu. Yaptım oldu değil. Biraz iddialı olacak belki ama bir şeyleri bir araya getirmek mesele değildir, dışarıda bırakmak meseledir. Buradaki bilmem kaç tane yapıt o kadar çok yapıtı dışarıda bıraktı ki, aman bir parça daha yaparsak albüm tamamlanıyor mantığıyla benim benimsediğim reel üretim mantığı arasındaki temel fark budur. Bunlar gibi bilmem kaç yüz tane daha parça vardır, ama temsili olmak, belli bir dönemde belli bir yerde durmak, belli bir önermeyi dile getirmek marifettir.
Albümde ‘Şeytanın Sözlüğü’ isminde bir parça var ve kartonette aynı isimli bir kitaptan alıntı. Neden o eseri seçtiniz?
Gelenektir: Yapıt bir edebi metne dayanıyorsa, o metni albümde vermek gerekir. Bu yapıt Amerikan edebiyatının en sıra dışı, haylaz ve eleştirel kimliklerinden biri olan Ambrose Bierce’a ait. Baştan aşağı ABD’nin politikalarına karşı olan bir albümde, tam da benle aynı duruşu paylaşan bir ABD vatandaşının böylesi olağanüstü ve sert bir metnini kullanmak, her şeyden önce müzikal açıdan yerinde oldu. ‘Şeytanın Sözlüğü’ birkaç yüz sayfalık bir kitap ve her sözlük maddesi son derece ironik ve eleştirel şekilde kaleme alınmış.
Albümdeki şiddetli ve karanlık hava neden?
Çünkü hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve yansıtmak durumunda olduğumuz bütün, ışıltılı parıltılı bir şey değil. Bu parçalar için güzel, çirkin sıfatları asla kullanılamaz; zaten bunu beklememek, belki de en büyük avantajım. Bu parçalar, sarsıcı, dönüştürücü, dikkat çekici, moral bozucu olabiliyorsa ne mutlu bana. Örneğin, ‘bush!agamemnon’ isimli parça dünyanın iki numaralı en güçlü yapıtı Elektra tragedyası için yapılmış müziklerden. Orada anasını babasını öldürecek duruma getirilen insanlardan söz ediliyor. Orada Agamemnon’la George Bush’un; dünyanın en büyük yetkilerle donatılmış şarlatanlarının, piyonlarını tokuştururlarken yukarıda ellerini ovuşturduklarına dikkat çekiliyor. Kendi hayatımda da yüksek sesli konuşulan bir yeri ilk fırsatta terk edecek kadar şiddete tepki duyan bir insanım. O parçaların yazarı bir karıncayı kurtarmak için dört saat operasyon düzenleyebilir.
Kültür endüstrisinin tüm sanatsal yapıtları herhangi bir meta üretiminden farksız kıldığını mı düşünüyorsunuz? Bu bağlamda günümüzde tüketime yönelik birçok sanatsal yapıtın birbirine benzediğini mi söylüyorsunuz? Bu tüketmek için üretilen sanatsal yapıtların birer tüketim nesnesi olmanın yanında bir de ideolojik nesneler olduklarını da kabul ediyorsunuzdur herhalde!
Görünenin altındaki gerçeği saklamaya yardımcı olan ve yığınları oradan oraya yönlendirme gücüne sahip bu sanatsal yapıtların da içinde yer aldığı kafes, başta kurduğum cümleler üzerine şöyle bir düşününce, içinden çıkılması oldukça zor gibi görünüyor. Ancak, şükürler olsun, biz, toplumsal hayatın ve tek tek insanların gayet kaotik yapılar olduğunu biliyoruz. Yüreğimize su serpen bu bilgi hem çok zekice, hem de çok aptalca kurgulanmış bir kafes içinden bir anda çıkabilmemizi kolaylaştırırken, toplu kurtuluşumuzu, kafesin tümden imha edilmesi ihtimalini de zihinlerimizde yakın ediyor.
Yani öyle, arkadaş sohbetleri sırasında kurulan türden “Popüler ve alışılmışın dışındaki albümler satmaz! Satmayacak albümü de hiçbir plak şirketi basmaz!” gibi cümleler, günümüzün sanatsal ve politik zeminini çözümlemeye yetmez!
Nereden mi biliyorum? Çünkü bugün hayatlarımızın içine sinmiş kapitalizm izlerinden nefret eden, kapitalizmin bizatihi kendisinden tiksinen, attığı her adımı bu karşıtlık doğrultusunda atan, bu karşıtlığını gerek akademik çalışmalarla gerekse insanlığıyla besleyen ve bu güne kadar yaptığı film ve tiyatro müziklerinden kolaylıkla hatırlayabileceğiniz Alper Maral’ı tanıyorum.
Bütün bu kelamı ise, Yıldız Teknik, Bilgi ve Galatasaray üniversitelerinde öğretim görevlisi olan Alper Maral’ın ‘elektroakustisch!’ albümü için ediyorum. Maral’ın bu kalıplara sokulamayacak kadar derin albümü, bana kalırsa Türkiye’de yapılan en yapıbozumcu; en devrimci müzik. Dinlediğiniz an sarsılıyorsunuz... Elektronik müzikle doğal sesleri birleştiren albüm, dinleyiciyi yer yer şiddet öğeleriyle çarpıştırıyor. Şiddetten rahatsızlık duyuyor, üzerine düşünüyorsunuz…
Sadede gelmek gerekirse, Alper Maral’la söyleşme fırsatı bulduk efendim. Buyurunuz, okuyunuz...
Kim, kimin için yapar elektronik müziği? Ve kim dinler?
Var olan konvansiyonlarla, değerlerle örneklerle yetinmeyen, kafasındaki tınının sesin peşine giden ve bunu geleneksel enstrümanlarla, gramerle, gerçekleştirilemeyeceğini düşünen insanlar yapar elektronik müziği. Aynı kaygıları taşıyan insanlar, bunların dinleyicileridir genelde.
Kentli kitleye hitap ettiği bir gerçektir ama, değil mi?
Kentteki müzik dinleme pratikleri, ortamları tabii çok daha çeşitli. Ama şu anda kentleri dolduranlar kentli mi? Onu bir soralım önce. Burjuvazi, soru işareti ve ünlem, hele bizim ülkede çok tartışılır.
Öte yandan kırsal alanın tını alanı, ses çevresi o kadar zengindir ki, orada ‘sentetik’ seslere ihtiyaç duymayız. Ben de 40 yılın başında doğayla buluştuğum zaman asla müzik diye tanımlayacağımız herhangi bir şey dinlemem. Kaldı ki, elektronik müziğin 1990’lar sonrasında en önemli kırılma noktalarından biri de çevreye böylesi bir yaklaşım, duyarlılık ‘sound scape’ tabir olunan, ses çevresi diye eksik çevirebileceğimiz bir kavram. Bu kavram doğa seslerinin tek başına son derece yeterli dinlenebilirlikler, güçlü enformasyonlar içerdiğini ve bunlara başka türlü kulak verilmesi gerektiğini anlatır. Bu anlayışın yaygınlaştırılması ‘dur, dinle!’ demekle olmuyor. Bu müziğin genel kitle için bir şekilde formatlanması, sunum pratiğine dökülmesi gerekiyor, Buna da elektro akustik ortam deva oluyor. Soyutlanmış bir duysal manzara yerine; yani müziğin içine flütlerle kuş sesi taklidi yerine, direkt kuş sesinin konulması mesela. Bu elektronik müziğin en önemli duraklarından biridir.
Dogmalarla meselesi olan, 20. ve 21. yüzyıl eleştirisi yapan bir müziğinizin olduğunu söylüyorsunuz. Devrimci müzik diyebilir miyiz yaptığınız müziğe?
Hepsi birbirinden değerli güçlü kavramlar. Bunların hepsine cevabım olumlu. Sadece 21. ve 20. yüzyıl müziklerine karşı kaş kaldırma operasyonu değil bu. Kaldı ki günümüzde bile geçerli olan müzik estetiği tüketim pratiği aydınlanmacı dünya görüşünden hareket eden bir pratik. Klasisist anlayış ve bunların dogmaları, birinci anlamıyla modernizmden; yani 16. yüzyıldan itibaren belli konvansiyonlar getiriyor. Bunların içinden belirli kırılma noktaları her dönemde olmuş. Ve bunlar benim için hep çok cazip duraklar oldu. Yani her dönemde var böyle insanlar, bundan ötürü ille de devrimci demeyebiliriz. Modernizm çürüye yazarken ve modernizm kendini empoze ederken hep içinden çatlak sesler çıkmış, onlarla aramda bir akrabalık hissediyorum açıkçası...
Günümüz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tasarım (sanat kelimesini sevmiyorum), toplumsal hayatın her alanında olan ve bizi belki daha çok ilgilendirmesi gereken bir kavram. Günümüz sanatına baktığımızda, özellikle güncel sanat, çiğ espri ve oyuna, kaçamak vuruşlara, şikayetlere ve çözüm üretmemeye kendini fena halde kaptırmış. Takdir dinleyicisindedir; ama bu albüm bir çözüm reçetesi olarak çıktı. Konvansiyonlara karşı dememin sebebi o. Yoksa istemediğiniz kadar kayıt var ortalıkta. Dünyanın hiçbir döneminde bu kadar fazla müzik olmamıştı.
Madem o kadar çok kayıt var, niye hala yüzyıllar öncesinin müziklerine sarılıyoruz?
Bir dönemde müzik üretimi çok daha hayatın içinden yapıldığından. Şimdi copy paste estetiği olan müziklerde bunu yakalamamız çok zor.
Albümü oluşturma çabanıza nasıl bir anlayış hâkimdi?
‘elektroakustisch!’ albümüm aslında geleneksel kalıplarda üç albümü karşılayabilecek materyal içeriyor. Bir arada sunulmalarının en önemli sebebi bir şekilde kendi içinde ufak bir retrospektif taşıması ve 25 yıllık profesyonel müzik hayatımın son 10 yılından bir kesit sunması. Bu haliyle dinlenmesinin kolay olduğunu düşünmüyorum; fakat ‘raf ömrü’ uzun, bir dinlemede hemen sepete atılacak bir şey değil, tekrar tekrar, ‘Yahu deli midir bu herif? Niye bunu yapmış? Bu kadar ters ne var bu hayatta?’ Sorularına dikkat çekmek üzere oluşturulmuş bir tasarım. İletişim derdiyle yapılmış bir şey bu. Yaptım oldu değil. Biraz iddialı olacak belki ama bir şeyleri bir araya getirmek mesele değildir, dışarıda bırakmak meseledir. Buradaki bilmem kaç tane yapıt o kadar çok yapıtı dışarıda bıraktı ki, aman bir parça daha yaparsak albüm tamamlanıyor mantığıyla benim benimsediğim reel üretim mantığı arasındaki temel fark budur. Bunlar gibi bilmem kaç yüz tane daha parça vardır, ama temsili olmak, belli bir dönemde belli bir yerde durmak, belli bir önermeyi dile getirmek marifettir.
Albümde ‘Şeytanın Sözlüğü’ isminde bir parça var ve kartonette aynı isimli bir kitaptan alıntı. Neden o eseri seçtiniz?
Gelenektir: Yapıt bir edebi metne dayanıyorsa, o metni albümde vermek gerekir. Bu yapıt Amerikan edebiyatının en sıra dışı, haylaz ve eleştirel kimliklerinden biri olan Ambrose Bierce’a ait. Baştan aşağı ABD’nin politikalarına karşı olan bir albümde, tam da benle aynı duruşu paylaşan bir ABD vatandaşının böylesi olağanüstü ve sert bir metnini kullanmak, her şeyden önce müzikal açıdan yerinde oldu. ‘Şeytanın Sözlüğü’ birkaç yüz sayfalık bir kitap ve her sözlük maddesi son derece ironik ve eleştirel şekilde kaleme alınmış.
Albümdeki şiddetli ve karanlık hava neden?
Çünkü hepimiz bir bütünün parçalarıyız ve yansıtmak durumunda olduğumuz bütün, ışıltılı parıltılı bir şey değil. Bu parçalar için güzel, çirkin sıfatları asla kullanılamaz; zaten bunu beklememek, belki de en büyük avantajım. Bu parçalar, sarsıcı, dönüştürücü, dikkat çekici, moral bozucu olabiliyorsa ne mutlu bana. Örneğin, ‘bush!agamemnon’ isimli parça dünyanın iki numaralı en güçlü yapıtı Elektra tragedyası için yapılmış müziklerden. Orada anasını babasını öldürecek duruma getirilen insanlardan söz ediliyor. Orada Agamemnon’la George Bush’un; dünyanın en büyük yetkilerle donatılmış şarlatanlarının, piyonlarını tokuştururlarken yukarıda ellerini ovuşturduklarına dikkat çekiliyor. Kendi hayatımda da yüksek sesli konuşulan bir yeri ilk fırsatta terk edecek kadar şiddete tepki duyan bir insanım. O parçaların yazarı bir karıncayı kurtarmak için dört saat operasyon düzenleyebilir.
KAYIT ALTI: “Dem”lenmek ve “aymak” için müzik...
16.04.2011 (Taraf)
Dönüş Yolu
Coşkun Karademir
A.K. Müzik
Hayatın koşuşturması içinde insan bazen kim olduğunu unutur. Tutunacak bir dal arar araması gerekir de içinde; onu bile akıl edemez.
Çok şeyi başarır bu albüm, klasik kemençe, bağlama, cura, divan ve kopuzu; birbirinden farklı müzikal kültürlere sahip enstrumanları buluşturur, Anadolu müziğinin köklerine “ayrım yapmadan” sahip çıkar, müzisyenlerin çıktığı iç yolculuktan kendi paylarına düşenleri dinleyiciye sunar, hele o müzisyenlerin icradaki ustalıklarını anlatmaya dilim dönmez...
Ama bütün bunları bir kenara attıracak başka bir şey yapar, insana “kim olduğunu” hatırlatır. Düzenleme adı altında, müziğin doğallığını bozacak bir el değmemiştir, dinleyeceğiniz, 13 ezgiye... Parçalar bir kerede, kendi içlerinde barındırdıkları duygulara sadık kalınarak icra edilmiştir...
Müziğin doğallıktan gelen ihtişamına el sürmek ilerlemekse, “biz geri dönüyoruz” diyebilmiştir bu albüm. O nedenle bir “dem” ve “ayma” noktasıdır, anlayana...
Duydum ki, “albüm çok hüzünlü oldu, dinleyeni ağlatacak” diye üzülüyormuş, Coşkun Karademir, Emirhan Kartal ve Hatice Doğan Sevinç... Üzülmeyiniz, o gözyaşları, insanların içlerinden akan zehirdir zira...
Aura
Aura
Her şeye Rağmen Müzik
Aura, iki kardeş olan Barış Gülmez (Vokal) ve Haluk Gülmez (Gitar) tarafından 2003’te kuruldu. İki sene sonra İlker Demiral (Gitar, geri vokal, mızıka ve sampling) gruba dahil oldu, geçtiğimiz seneyse Caner Gümüş (bas) ve Arda Özvural’la (davul) ekip tamamlandı.
İzmir ve İstanbul’lu müzisyenlerin birlikteliğinden oluşan Aura, epeydir uğraşıyor bu albüm için... Gitarların yoğunlukla kullanıldığı parçalarda, 70’ler ve 80’lerin, özellikle hard rock ve glam metal tınılarına göndermeler dikkat çekiyor... Bütün söz ve müziklerin Aura’ya ait olduğu albüm, hem sert hem de romantizm sularında yüzüyor... Albüm çıkalı iki hafta olmadı, ancak satışları iyi gidiyormuş...
Aura’nın, birbirinin dilinden anlayan müzisyenlerden oluştuğu belli, şimdiden, bundan sonraki işlerini merak ediyorum... Aura 20 Nisan’da Bronx Pi sahnesinde olacak, kaçırmayın...
From Night To the Edge of Day
Azam Ali
Doublemoon
Azam Ali, Amerika’da yaşayan bir İranlı. Memleketten uzak kalmanın acısını en çok oğlu İman’ın doğumundan sonra hissetmiş. Onu kendi topraklarından uzakta büyütmeye olan mecburiyetiyle yüzleşmiş. Bu albümü yapma fikri de, o vakit oluşmuş. Orta Doğu’nun farklı bölgelerinden ninnileri derlemiş Azam Ali. Albümde bizlerin de aşına olduğu Dandini ve Neni Desem ezgileri de bulunuyor.
From Night To the Edge of Day, bir kadının en mahrem anlarından birinin, bebeğiyle baş başa kaldığı anlar olduğunu hatırlatıyor.
Korku ve endişeleriyle de baş başa kalıyor kadın çünkü... Ninnilerse, ne menem olduğunu bildiği bir dünyaya getirdiği bebeğini korumak dürtüsüyle, dudaklarından dökülüveriyor...
Come Around Sundown
Kings of Leon
Sony Müzik
Come Around Sundown, Kings of Leon’un beşinci albümü. Amerikalı rock grubu, bir önceki stüdyo kayıtları Only By The Night’la, 4 Grammy ödülü kazanmıştı. Kayıt tüm dünyada 6 milyondan fazla satmıştı.
Modern bir rock albümü diyebileceğimiz yeni bu yeni kaydı, bir festivalin sahnesinde izlemek vardı, ama şimdilik CD’yle idare edeceğiz... Come Around Sundown, radyolarda sıklıkla çalınabilecek, geniş kitlelerin kalbine girebilecek, dinlenmesi ve kabul edilmesi kolay, parçalardan oluşuyor.
KAYIT ALTI: Hayatla bağ kurma aracı olarak aşk...
19.06.2011 (Taraf)
Love Sick
Cumhur Avcil
Favela Records
Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyelim, Love Sick, sadece iyi müziğiyle değil, Cumhur Avcil’in yıllardır sağlam bir şekilde üzerinde durduğu “alternatif zemin”i düşündürmesi açısından da son derece önemli bir yerde bulunuyor. Türkiye’deki tartışmasız en başarılı gruplardan Çilekeş’in davulcusu Avcil. Kül ve Aksi gruplarıyla da çalışıyor. Love Sick, Avcil’in kendi adını taşıyan ilk albümü. Bir konsept albüm.
Adından da anlaşılacağı üzere, hastalıklı aşklar yaşayan bir karakterin hislerini, gelgitlerini anlatıyor bize... Bauman’ın tarif ettiği gibi, aşkı akışkan modernite içinde hayatla bir bağ kurma aracı olarak arayıp duran, bulunca yetinemeyip taahhütler isteyen ve hayatta kalmanın yollarını kaybeden bir karakter bu...
Pek çoğumuzun ne yazık ki, sıklıkla yaşadığı, fakat anlamlandıramadığından içinden çıkamadığı bir “durum”u anlatıyor albüm. “Stress”, “Anxiety”, “Daydreaming”, “Obsession” gibi isimlere sahip 10 parça, gerçekten adının anlamını hissettiriyor. O sebeple, Love Sick’i dinlerken, ister istemez, kendi duygu dünyanıza da yolculuk yapıyorsunuz.
Progressive öğelerin duyulduğu; ama Avcil’in kendini ifade etmek için bir sürü tınıyı kullandığı albümde tüm enstrumanlar çok yerli yerinde, dengeli. Uzun davul soloları yok örneğin. Çünkü gerekmiyor. Albüm, midi programları, elektrogitar ve baslarla destekleniyor... Avcil’in bu albüm üzerinde epeydir kafa yorduğunu anlamak için işin uzmanı olmak gerekmiyor...
Bu albümü diskoteklerinizde bulundurmak, sürekli “yeni”yi arayan müzisyenlerin varlığını ve huzuru aşkta değil kendi içinizde aramanız gerektiğini hatırlamanız açısından adeta bir zorunluluk...
40th Day
Ozan Musluoğlu
Equinox Music
Albümü ilk dinlediğimde, o kadar büyük bir keyif aldım ki, üzerine söylenecek tek bir kelime bile bulamadım. Düşünmek için defalarca dinleyip, hazzımı normalleştirmem gerekti. 40th Day için belirtilmesi gereken ilk şey, her biri kontrbasçı Ozan Musluoğlu’na ait bestelerin nasıl bir ustalıkla kurgulandığı. Besteler tek tek tüm enstrumanların dünyalarına girmemizi sağlıyor. İnce ince işlenmiş, albümde çalacak müzisyenlerin üzerine biçilmiş gibi... Bir yandan tınıların suyun üzerinde akıp gittiğini, bir yandan da Musluoğlu tarafından tatlı bir hakimiyetle kontrol edildiğini duyumsuyorsunuz.
Albümdeki parçaları iki yıl evvel kaydetmiş Musluoğlu. Trompette Jeremy Pelt, tenor saksofonda JD Allen, piyanoda Danny Grissett, davulda Darrell Green var.
Kartonette, Amerikalı efsane kontrbasçı Ron Carter’ın “Ozan Musluoğlu’nun dünyasına hoş geldiniz” başlıklı övgülerle dolu bir değerlendirmesi yer alıyor...
Albümde, Musluoğlu’nun kaybettiği babaannesinin anısına yazdığı iki parça bulunuyor, bunlardan biri “Requem for K.C”, biri ise “40th Day”. Musluoğlu’nun “Müzik hayatımın başlamasına sebep olmuş, efsaneleştirdiğim kadındır” dediği babaannesi Kamuran Cin, artık bizler için de bir efsane...
Mirror
U.S. Royality
Engine Room Recordings
U.S. Royality 2008’den bu yana, Amerika’da epeyce festivalde yer aldı. İlk albümleri Mirror kısa süre evvel gelse de, onlar gerek sahne performasları gerekse internette dolaşan videoları sayesinde bayağı ünlüydü.
İki kardeş olan Vokalist John ve gitarist Paul Thornley grubun kurucusu. Şarkılar onların elinden çıkıyor. Müzisyenlere davulda Luke Adams ve basta Jacob Michael eşlik ediyor.
Günümüzün pek çok grubu gibi kendilerini bir türle tarif etmeseler de “Blues” sevdiklerini ve bu ritmlerden etkilendiklerini belirtiyor U.S. Royalty. Mirror’da bu etki rahatça hissediliyor. Mirror’ın ilk single’ı “Equestrian”ı www.usroyaltymusic.com adresinden ücretsiz olarak indirebilirsiniz...
Different Gear, Still Speeding
Beady Eye
Beady Eye Records
Liam ve Noel Gallagher kardeşler. Oasis’in kurucuları. Grubun dağılmasına sebep olan mütemadi tartışmaları herkesçe malum...
Şimdi, Beady Eye ismiyle, Different Gear, Still Spending albümüyle karşımızdalar. İnsan ister istemez Oasis’le kıyaslıyor müziklerini. Ve bir tür hayal kırıklığı yaşıyor. Ancak bunu bir kenara bırakırsak, Different Gear, Still Spending, The Beatles’ı anımsatan, eğlendiren; ama yeni olmayan bir albüm.
The Orchard
Ra Ra Riot
Barsuk
Kayıt Altı’ndan da rahatla takip edebileceğiniz üzere, son zamanlarda çok fazla örneğini dinliyoruz “indie rock”ın. Albümlerin çoğu birbirine benziyor. Ra Ra Riot, ikinci albümleri The Orchard’la içime su serpti. Wes Miles’ın vokaliyle tadlanan albümün en güzel yanı çello ve kemanları. Oldukça yumuşak bir tınıya sahip the The Orchard, bu iki enstrumanla derinleşiyor...
This Is Gonna Hurt
Sixx:A.M.
Eleven Seven Music
80’lerin en tanınan glam metal gruplarından biri Mötley Crüe’nün basçısı Nikki Sixx, Gun’s and Roses’ın gitaristi DJ Ashba, ve adı Meat Loaf’tan Papa Roach’a kadar pek çok sanatçıyla anılan James Michiel; yani Sixx:A.M.
İkinci albümleri This Gonna Hurt, raflarda. Ana akım hard-rock’u takip eden, bir sertleşip bir yumuşayan albümde, James Michiel’in vokalinin anlaşılırlığı hep aradığım; az bulduğum bir güzellik...
KAYIT ALTI: Aklı baştan atmak için müzik...
26.06.2011 (Taraf)
Tutu Revisited
Marcus Miller
Dreyfus
Önceki yıl İstanbul Caz Festivali kapsamında Marcus Miller, Stanley Clarke ve Victor Wooten, Harbiye Açıkhava sahnesinin tarihine geçen bir konser vermişti. Konserde mekânı dolduran binlerce kişiyle birlikte zevkten dört köşe olmuşken, önümde oturan izleyicinin önce yerinde zıplamaya başlaması, sonra da hızını alamayıp “Marcuuus” diye bağırarak sevgi sözcüğü niyetine küfürler savurmasını unutamıyorum. Müziğin “akıl”la mücadelede etkili bir araç olduğunu bilmek başka, deneyimlemek başkaymış... Miller’ın, İstanbul Caz Festivali kapsamında, “Tribute to Miles” projesiyle 7 Temmuz’da tekrar aynı sahnede olacağını hatırlatalım…
Caz tarihine imzasını kazıyan basçı, “Tutu Revisited” ile Miles Davis’e selam çakıyor. Miles Davis’le çalışmaya başladığında yalnızca 22 yaşında olan Miller’ın Davis’e olan hayranlığı epey küçük yaşlara dayanıyor. Alayı müzisyen bir aileden gelen basçının ikinci kuşak kuzenlerinden birinin, yıllarca Davis’in piyanistliğini yapan Wynton Kelly olduğunu belirtmekte fayda var.
1981’de Miles Davis’in grubuna katılan Miller, 1986’da Miles Davis’le Tutu albümünü kaydetti. Şimdi bir albüm olarak elimizde tuttuğumuz Tutu Revisited projesiyle, Miles Davis’i yeniden keşfe çıktı Miller. Davis’ten “müziğin ötesinde, kim olduğumu ve ne yaptığımı öğrendim” diyen Miller, bir konser kaydı olan albümde, Davis ruhuna yepyeni sesler katıyor… Miller’a trompetiyle Christian Scott, davuluyla Ronald Bruner, klavyesiyle Federico Gonzalez Pena ve saksofonuyla Alex Han eşlik ediyor.
The Taking
Duff McKagan's Loaded
Armoury Records
“Ben 70’lerin ürünüyüm. Bugün nasıl düşündüğüm, olaylara nasıl tepki verdiğim, o yıllarda; çocukluğumda biriken anılara dayanıyor. FM radyo. Vietnam savaşı. Punk rock. Nixon davası. PBS televizyonu.”
Yakın zamanda, Seattle Weekly’deki yazılarından birinde böyle demişti Duff McKagan; Gun’s N’ Roses’in 12 yıllık basçısı. Tarih çizgisinin “düz” olmadığını iyiden iyiye hissettiren, biriktirdiklerimize ve bizden taşanlara göz diken, yıkıcı karakterini binbir kılıfa sokan bu yeni dünyanın kaldırımlarında, 70 model olduğunun farkındalığıyla el ele dolaşmak hayli zor olsa gerek...
Gun’s N’ Roses’dan sonra, bir süre de Velvet Revolver’la yoluna devam eden McKagan, yeni yüzyıla, Loaded isimli grubuyla taşındı. Oldukça hareketli bir hayatları var, konserden konsere festivalden festivale koşarken sürekli tazeleniyorlar. Ekibin üçüncü stüdyo albümü The Taking’de bu dinamizmi hissediyor; McKagan’ı var eden 70’leri, onu şöhretin doruklarına çıkaran 90’ların başını anımsıyor ve albümün bir müzikal mirasa sırtını dayamıyor oluşuna da saygı duyuyor insan...
Murat Aydemir Trio
Kalan
“Söylesem tes’iri yok, sussam gönül râzı değil” diyor Halveti İlahisi’nde. Albüm bu eserle açılıyor. Tesadüf belki, ancak kaydın söylemek ve susmak arasında gidip gelen tınısını en güzel bu söz anlatıyor. Geleneksel Türk ezgilerinden oluşuyor albüm. Bu eserleri kendilerini anlatmasına izin verecek şekilde; yani mümkün olduğu kadar sade biçimde icra ediyor müzisyenler.
Tamburi Murat Aydemir, “İncesaz”, “Ahenk” ve “Neva” gruplarının kurucusu.
Murat Aydemir Trio’da, geleneksel enstrumanlarla kol kola girmeyi çok seven, Türkiye caz sahnesinin en sağlam kontrbasçılarından Volkan Hürsever yer alıyor. Onun icrası albümdeki parçalara muhteşem bir çerçeve çiziyor...
İranlı tombak sanatçısı Reza Samani’nin de yer aldığı albümün konukları İran'ın tanınmış vokallerinden Mahyar Shadorvan ve doğaçlama vokaliyle Ahmet Erdoğdular…
Z Raporu
Zaga Band
Esen Müzik
Bol dedikodulu bir albüm bu. Okan Bayülgen’in Zaga’yla başlayıp ismi her yıl değişen programında çalan müzisyenlerin elinden çıktı. Okan Bey’in kendilerine albüm yapmasını beklemişler, Okan Bey onlara değil başkasına albüm yaptı diye küsmüşler, sonra barışmışlar falan...
Bunları geçersek, Okan Bey’in kendilerine hediye ettiği isimle Zaga Band, uzun yıllardır beklediğimiz albümlerini çıkardı. Albümün açılış parçası, programdan hatırlayacağınız, “Machine in My Head”. Sonraki parçalarsa, Funk'tan, Rock'a birçok türün tatlı bir harmanı.
Oldukça eğlenceli bir albüm Z Raporu... Her biri yıllarca birbirinden farklı gruplarda çalan Murat Çopur, Tuncer Tunceli ve Yusuf Tunceli'nin müzik maceralarının özeti belki de… Albüm TTNet’in müzik sitesinden ücretsiz olarak da dinlenebiliyor...
Bel Air
Guano Apes
Sony Music
Guano Apes’in yeni albümlerini epeydir heyecanla bekliyorduk. Zira yıllardır sesleri solukları çıkmıyordu. Albümün grubun alışıldık tınısından uzak olduğunu söyleyemem; ancak parçalar sırtlarını melodik temellere dayıyor, bu sebeple de biraz daha kolay dinlenebilir bir hal alıyor. Sandra Nasić’in vokali gerçekten dinlenmeye değer, parçaların büyük bölümü de ortalamanın üstünde. Bütün bunları bir kenara bırakalım, Bel Air, kırlarda koşmak istediğimiz şu yaz günlerinde tarifsiz bir enerji veriyor. Sunday Lover’ı dinlemeniz bana katılmanız için yeterli olacak.
Etiketler:
Albüm Tanıtımı,
Bel Air,
Duff McKagan's Loaded,
Guano Apes,
Kayıt Altı,
Marcus Miller,
Murat Aydemir Trio,
ömür şahin,
Taraf,
The Taking,
Tutu Revisited,
Z Raporu,
Zaga Band
'Sanat, evet çok ciddi, ama aynı zamanda hiç ciddi değil...'
2011 (Taraf)
Baki Duyarlar, geçtiğimiz günlerde karşımıza “Overseas” isimli bir albümle çıktı. Albüm Duyarlar’ın Hollanda’da yaşadığı 90’ların başında saksofonist Starislav Mitroviç’le birlikte kurduğu OnQ grubunun imzasıyla kaydedildi.
Duyarlar imzalı besteler, Overseas için heyecanlanmak için gayet yeterli olabilir. Ancak kedisiyle yaptığımız söyleşiden sonra, Piyanist, besteci ve aranjör olarak anılan Duyarlar’ın, müziği toplumsal bütün içinde ele alan, yazığı ya da icra ettiği her cümlenin politik bir gönderme olduğu gerçeğinden hareketle müzik yapan, gerçeği arayan bir müzisyen, olduğunu söylemeyi bir borç bilirim...
Baki Duyarlar’a kulak veriniz, onu tanığınıza memnun olacaksınız...
Yıllar sonra bir OnQ projesiyle karşımızdasınız...
Yeniden OnQ’yla birlikte olmak beni çok mutlu etti, umarım başka işler de yaparız... 20’nci Akbank Caz Festivali’ için OnQ grubuna davulda Sean Rickman, basta Kai Eckhardt, Atlantik’in diğer yakasından denizi aşıp geldi. Bu sebeple albümün ismi “deniz aşırı” oldu. Onlarla çalmak, aktör olsaydım, Robert De Niro’yla başrol paylaşmak gibi olurdu...
Albümdeki bestelerde ve icralarda oyuncu bir taraf var. Birlikte çalarken çok eğlendiğiniz belli...
Kesinlikle doğru. Ben konser çaldığımda, dinleyicilere hep “Bizi bir aile toplantısı sebebiyle bir araya gelmiş, bir odaya kapatılmış beşer, onar yaşında çocuklar olarak görün. Burada oyun oynayacağız. Siz de oyunumuza katılın” derim. Ben müziğimle bir oyun kurgulamaya çalışıyorum. Sanat, evet çok ciddi, ama aynı zamanda hiç ciddi değil...
“Overseas” fikrini festivalde oluşturmuş bir müzisyen olarak, Türkiye’deki festivalleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Festival dostu biriyim. Festivallerin insanları bir araya getirdiğine yaklaştırdığına inanıyorum. Yurtdışında çok fazla festivalde çaldım. Türkiye’de ise, festivallerde yer bulan belki son adamlardan biriyim. Son yıllarda daha çok çalıyorum... Caz festivallerini oluşturan kişiler, yarattıkları yüce caz festivali programlarında yer alabilecek kalibrede Türk caz müzisyenleri olmadığını düşündüler hep. Son yıllarda bu fikirler değişiyor.
“Uluslararası festival” damgası alabilmek için yerli müzisyenlerin de festivalde yer alması gerekir. Bu nedenle, festivaller, bir caz klübün o haftaki programını festival içine alır ve yerli müzisyenleri festivale katmış olurlar. Ama bu yerli müzisyenler hala Cemal Reşit Rey gibi büyük salonlarda çalamazlar.Bunun sebebini de yerli müzisyenin o salonu dolduracak kadar dinleyiciyi, çekemeyecek oluşuyla açıklarlar. Belki ticari açıdan da doğrudur tabi...
Türkiye’de klasik müzik eğitimi alırken, belirli yapıların arasına sıkışmaktan yorulup, yurt dışına gittiniz. Türkiye’de müzik eğitimi değişti mi?
Değişmedi. Aslında daha genç yaşlarda değişmesini bekledim. Ama bu yaşlarda değişmeyeceğini ve değişmemesi gerektiğini anlıyorum. Dünyada, özellikle Amerika’da müzik eğitimi veren birimlerde konservatuar kelimesi kullanılmaz. Çünkü konservatuar, kelime içeriği dolayısıyla, bazı müzikleri konserve eder ve bunun dışına çıkmaz. Türkiye’deki bütün müzik okullarının adında konservatuar vardır. Avrupa’nın en majör konservatuarları, kendilerine ait olan klasik batı müziğini konserve edemedi de, biz mi edeceğiz? Bizim bir sonraki nesillere geçirmeye çalıştığımız başka değerler yok mu? Umarım Türkiye’de, özellikle devlet üniversitelerine bağlı, caz ve başka müzikler içeren akademik ortamlar çıkar.
Gençlik yıllarınıza caza yönelmek istemenizin sebebi özgürlük arayışı mıydı?
Bana öncelikle çekici gelen konservatuarda bu müziğin “yasak” olmasıydı. Defalarca disiplin kuruluna götürüldüm. Suçum “caz çalmak”. Müzikal anlamda beni çeken şey ise, cazdaki doğaçlamaydı. Ben hala evde Bach çalışıyorum. Günlük egzersizlerimi yaparken, klasik müzikten yararlanıyorum. Hala Avrupa klasik müziği formatında eserler üretiyorum; ama içinde doğaçlama olmayan hiçbir şey beni çekmiyor. Beni çekmeyen şey, Mozart’ı Mozart gibi çalmaktı. Ben hep kendi eserlerimi yazmanın peşine düştüm. O yüzden 13-14 yaşında müzik yazmaya başladım. Cazda beni cezbeden şey “kendim olabileceğim” fikriydi.
“İstanbul caz merkezi haline geldi”mi hakikatten?
Caz müzisyenlerinin ve caz dinlenecek yerlerin sayısı ve nitelikleri artıyor bu kesin... Tamam da, bunun bir okulu olmadıkça ekolü olmayacak. Senin, en azından, bu topraklara ait bir caz müziğine ihtiyacın olmalı ki, bunun okulunu kurabilesin. Burada bebop grameri öğreten bir okul açmak, İngilizce’yi Suudi Arabistan’da öğrenmeye çalışmak gibi...
Müzik eğitiminin belli kalıpların içine sıkıştırılmasını, politik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir ülkenin kültürü, ekonomisi, politikası , insan hakları, endüstrisi farklı seviyelerde olamaz. Müzik dönemin politik gelişmeleriyle şekillenir. Free caza baktığımızda söylediğim şey o kadar berraklaşıyor ki... 1963-64 Dallas, Kennedy suikasti. O tarihe bak, Martin Luther King diye biri herkese özgürlükten bahsediyor. Malcom X, islami taraftan özgürlükten bahsediyor. Kennedy belki özgürlükten bahsettiği için öldürüldü.
Ve tam o dönemde Eric Dolphy, Ornette Coleman, CharlesMingus, Charlie Haden, free caz diye bir şey çalıyorlar. Cazın formlarını yıkmışlar. Tam bir özgürlük; çünkü zaman öyle bir zaman. Bu da müziklerin nasıl sokaktan geldiğini, halkın içinden koptuğunu, anlatıyor...
Avrupa’da aldığınız eğitime geri dönersek, oraya gittiğinizde neler yaşadınız? Sizin çıkardığınız sesin Alaturka olması beklendi mi örneğin?
Evet, adını koyalım, bu Avrupa’nın politikalarından biridir. 75 milletten adam toplandık orada ve 75’imize de nereden geliyorsak oranın müziğini çalmamız söylendi. Ve buna “dünya müziği” dediler. Ben bu lafa karşıyım, çünkü bunun politik bir söylem olduğunu biliyorum. Bizim gibi ülkelerin müziğini dünyaya hapsedersen, onlarınki evrensel oluyor, uzaya çıkıyor. Bu söylemle kendilerini yüceltiyorlar. “Dünya müziği” müzisyenler tarafından icat edilmiş bir şey değil, tamamen prodüktörler müzikologlar ve etnomüzikologların ticari kaygıyla uydurduğu bir şey. Avrupa’ya oryantal hala çok çekici geliyor. Oysa benim orada bir Türk olarak çaldığım her şey yeterince Türk’tür.
Oysa siz makamsal müziği de çok iyi biliyorsunuz...
Ben Türk klasik müziğiyle büyüdüm. İlk oyuncağım babamın uduydu. Hala evde kendi kendime ud çalarım... Babamla vefatinden önce, TRT İstanbul Radyosu’nda seanslar paylaşmış bir adam var. Klasik kemençe çalan, Derya Türkan. Ben Derya’nın kemençeden çıkardığı sesi çok özel buluyorum. O ses için yazdığım bir müzik var. O müziği, “kemenjazz” ismiyle kaydettim. Yakın zamanda çıkaracağız...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






