29 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Yavuz Akyazıcı’yı kim yetiştirdi?

29.01.2012 (Taraf)

‘Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli caz müzisyenlerinden’diyor basın bülteninde. Pek emin değilim. Zira yıllarca Amerika’da icra etti müziğini gitarist, besteci ve aranjör Yavuz Akyazıcı.

New York, New School Jazz Academy’de caz performansı bölümünden mezun oldu. Kendi internet sitesindeki, biyografisinde anlattığı üzere, burada John Coltrane’in basçısı Reggie Workman, Jim Hall, Billy Harper, Buster Williams, Vic Juris gibi hocalardan ders aldı. Üniversite eğitimi esnasında Mike Stern, Wayne Krantz gibi isimlerin de sahne aldığı 55 Bar’da çalmaya başladı.
Birdland, Knitting Factory, Auggie’s gibi dünyaca ünlü caz kulüplerinde, Matt Wilson (Charlie Haden Liberation Band), Eric Person (Ben Harper, Dave Holland Quintet), Joe Fonda (Kenny Baron, Anthony Braxton), Kevin Burke (Wynton Marsallis Orchestra) gibi isimlerle konserler verdi ve kendi adını taşıyan üç albüm kaydetti.
Bu üç albümden sonuncusu Volcano/Gamzelim epey zaman sonra Türkiye’ye geldi.
Geçen aylarda çıkan Yahya Dai (saksofon), Ece Göksu (vokal), Baran Say (kontrbas) ve Derin Bayhan’la (davul) birlikte kaydedilen dahiyane iş, Yavuz Akyazıcı Project 1, Türkiye’deki bazı dinleyiciler için Akyazıcı’nın ilk albümüydü. En başta sarf ettiğim, tekrar okuduğumda ise kabalaştığımı düşündüğüm, o cümleyi bu bilginin üzerine tekrar ederim.  
17 yıl sonra Türkiye’ye dönen Akyazıcı burada şimdiye kadar hiç yapılmamış bir işi yaptı. Caz standartlarının pop üzerine inşa edildiğini hatırlattı ve buranın şarkılarını yeniden yorumladı. Dinleyiciye cazı tekrar anlatmak istedi.
Akyazıcı şimdi ise, Bridge (Köprü) isimli bir albümle karşımızda. Son birkaç yıldır, büyük bölümü yıllar evvel kapatılan Bilgi Üniversitesi caz bölümünden mezun müzisyenlerin başarılı caz albümleriyle egemen medyada görünürlük kazanan bu müziğin, ülkemizde kurulan ufak dünyası, nihayet Akyazıcı’nın kendi bestelerini de ağırlıyor şimdi. 
Epeydir, -Kamil Erdem’in yüzü hürmetine- Yıldız Teknik’e kesin olmamakla birlikte iki yılda bir alınan caz gitar öğrencileri dışında hiçbir kurumunda caz eğitimi verilmeyen bu ülkenin bu ufak dünyası nasıl büyüyecek diye düşünüyorum durup durup. Önce Hacettepe’de geçen sene açılan caz anasanat dalının uzun ömürlü olmasını diliyor sonra da Akyazıcı’nın Bridge’si gibi albümleri biraz da bu soruma cevap olarak algılıyorum.
Sway ve House of the Rising Sun gibi iki bilinen şarkının caz yorumunun yanı sıra, Sam Rivers'ın caz standardı Beatrice ve yedi tane Yavuz Akyazıcı bestesinin yer aldığı albüm önemli müzisyenleri bizlerle buluşturuyor.  Downbeat tarafından beş yıl üst üste ‘en iyi caz davulcusu’ ödülüne layık görülen ve Charlie Haden, Dewey Redman gibi isimlerin grubuna üye olan Matt Wilson; Anthony Braxton grubu üyesi, Archie Shepp, Charlie Persip, Lou Donaldson, Ken Mcintyre gibi isimlerle çalışmış Joe Fonda’nın (kontrbas) yanı sıra, Chico Hamilton Band üyesi, Mc Coy Tyner, Ben Harper gibi dev isimlerin albüm kayıtlarında yer almış ve Dave Holland'ın  Dream of the Elders albümünden de tanıdığımız Eric Person (saxofon) da bulunuyor Bridge’de. İlk parça Akyazıcı tarafından blues çalışını çok sevdiği Person için yazılmış. Kompozisyon Person’un bu özelliğini ön plana çıkaracak şekilde düzenlenmiş.
Hikâyeyi yine albümden öğreniyoruz. Akyazıcı kartonette bizim için tek tek yazmış, hangi parçanın nasıl ve neden yazıldığını.

Albüme adını veren parçayı  “her şeyin birbirine bağlandığı, çözüme ulaştığı noktada, Türkiye'ye döndükten sonra bestelediğim ve buradaki müzisyen arkadaşlarımla kaydetmeyi planladığım bir şarkı...” sözleriyle anlatmış sanatçı.  Ve kontrbasçı Ozan Musluoğlu’ya düet yapmış.

I Know You Can Hear Me ise albümün en iç titreten melodisine sahip. Babasının vefatından hemen önce onun için bestelemiş bu şarkıyı. “Bana inanması, beni desteklemesi sayesinde bütün bu şarkılar ortaya çıkabildi. Hayatımdaki en etkileyici süper kahramanım, canım babam” diyor Akyazıcı. Parçaya Musluoğlu ve davulda ‘Yavuz Akyazıcı Project 1’ de de birlikte çalıştıkları Derin Bayhan hayat veriyor.
Albümün Neruda’sı Latin Amerika’nın nefes kaynaklarından Pablo Neruda’ya adanmış.  Goin' Home ise, 17 yılın ardından Türkiye'ye dönme kararı Alan Akyazıcının huzurlu bir gemi yolculuğunu hatırladığı bestesi.

Akyazıcı’nın bizim aramızda huzur bulmasını ve yanımızdan yöremizden çok uzaklara gitmemesini dileriz…

Yavuz Akyazıcı, Bridge, Esen Müzik

22 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: ‘Evladını yiyen anne’nin sesi


22.01.2012 (Taraf)

Üniversitede çok kıymetli bir hocam ‘Evladını yiyen anne’ dediğinde İstanbul için, henüz sadece birkaç eylem için gelmiş, birkaç saatimi vermiştim bu şehre.
Bir sonbahar sabahı otobüsten inip İstiklal’in ıslak ve tenha sokaklarında yürümenin ne olduğunu, o caddenin sesini ve kokusunu iyi biliyordum. Kafamda yankılanan birkaç ebeveyn cümlesiyle geziyordum hep: Aman dikkat et. Tehlikelidir İstanbul.
Oysa, doğup büyüdüğüm, herkesin büyük ve açıkgörüşlü olduğunu sandığı ama küçücüklüğünü ve muhafazakârlığını iliklerime kadar her fırsatta hissettiğim o güzel şehri; İzmir’i terk ederken, bu şehrin tehlikelerinden, burada yaşayacağım bireysel ve toplumsal kalp kırıklıklarından bihaberdim. İyi ki de öyleymişim…
Tüm hayatınızı İstanbul’da geçirdiyseniz, bu şehrin acımasızlığını anlamanız pek kolay değil. Yok başka bir coğrafyada yeşerip sonra ansızın bir operasyonla buraya ekilmişseniz, önce solmak sonra yeniden yeşermek zorunda kalacağınızdan, başka gözlerle bakmayı öğrenirsiniz İstanbul’a.
Bu sert şehir, birden bire sizin aynı anda hem en büyük aşkınız hem de en büyük düşmanınız oluverir.
Şimdi bunca iddianın altının doldurulması icap ediyor… Edilen lafların altını bazen kelimelerden daha iyi dolduruyor müzik.
Bu noktada gelin Ceyl’an Ertem ve Barana’nın Xenopolis’ini dinlerken sonra tekrar konuşalım…
O vakte kadar ise dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım albümü…
Farklı projelerde farklı müzisyenlerle işbirliği yapmalarına alışık olduğumuz Steven Kamperman ve Behsat Üvez’den oluşan Hollandalı Barana grubu yeni prejelerinde Ceyl’an Ertemle birlikte çalıştı.
Üçlüye İranlı perküsyoncu Afra Mussawissade, Hollandalı gitar virtiyözü Jeff Sopacua ve çellist Ernst Reijseger eşlik etti. Albümün bizce en ilginç yanlarından biri bu noktayla ortaya çıkıyor. İstanbul’u çok az tanıyan bu müzisyenlere o kadar içli anlatılmış ki bu şehir, sesler tıpkı İstanbul gibi tınlıyor.
Haykırışlarına alışık olduğumuz Ceyl’an bu albümde coşkusunu daha ‘usul usul’ veriyor bize.
İstanbul kendi kendini anlatıyor. “Oradaydım, sokuldular bahçeme, çocukları gönderdiler uzağa” diye konuşturuluyor Sulukule “Söylediler ki hepsi iyiliğimeymiş” diyerek bu yerinden etme harekâtını yemediğini anlatıyor tatlı tatlı… Sonra  “Sen o öteki beriki kimsiniz?” diye soruyor Birinci Sınıf isimli şarkı. “Eşittir yok burada eşit” diyerek acılarımızın sınıflarımızla kurduğu köprüleri işaret ediyor.
Adapazarı depremini yaşadıktan sonra İstanbul’a gelen Ceyl’an “Silkecek doğa kirli bir kumaş gibi üstünü, balıklar dizilecek boğazına, bilmiyorlar insanlar diplerinin sıcağını, boğazıma kadar battım ben kaygıya” sözleriyle ha yıkıldı ha yıkılacak denilen İstanbul’la alay ediyor…
Albümün en vurucu şarkısı ise Arabesk. Bugün hala kimse gelip onu rahatsız edemesin diye Mersin’de demir parmaklıklar arasında yatan güzel kadın Bergen’i anlatıyor şarkı. Ondan alınan bir dizeyle “Bütün zalim olanları, sen affetsen ben affetmem Tanrım” diye inliyor Ceyl’an… 1982’de üzerine kezzap atılarak yara içinde bırakılan ve kadınlığımızın bedenimizden ayrılamayacağını bir ders gibi öğreten o hadiseden sonra, 1989’un 14 Ağustos’unu 15 Ağustos’a bağlayan gece Halis Serbes’in silahından çıkan altı kurşunla katledilen o kadın, Xenopolis’te yeniden dile gelip, İstanbul’da, bu ülkede, bu dünyada acılar içinde kıvranmakta olan, nefret edilen ve defalarca öldürülen kadınların, hepimizin hesabını soruyor…
Bu kadar anlatmak yetmez. Xenopolis kendi kendini anlatacak, sadece size ait hikâyelerle köprüler kuracak… Kulak verin…

Ceyl’an Ertem & Barana, Xenopolis, Baykuş Müzik

15 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Tüm duyguların en taze hali


15.01.2012 (Taraf)

Tüm duyguların en taze hali var bu albümde. Coşkudan bezmemiş, aksine onu kutsamakta olan gencecik ellerin dokunduğu enstrümanlarla, uzun yıllardır sadece ‘müzik için’ çalışan ve o coşkuyla çoğalan iki isim Güher- Süher Pekinel yan yana gelmiş. Hem de farklı yorum olanaklarına kapı açan ve ortak müzik bilincini bireysel yaratıcılıkla birleştirmeye imkân tanıyan oda müziği çatısı altında…

‘Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’ isimli bir projenin ürünü bu. Güher ve Süher Pekinel’in öncülüğünde 2010 yılında başlayan projenin amacı ‘sıra dışı yeteneklere sahip genç müzisyenleri dünyanın en saygın pedagog ve müzisyenleriyle buluşturmak.’

Bu çerçevede önce Türkiye’nin farklı şehirlerindeki konservatuarlarda okuyan ve en büyüğü 1988 doğumlu olan dokuz genç bursiyer olarak seçilmiş.

Onduline Avrasya A.Ş. sponsorluğunda yürütülen proje kapsamında genç sanatçılar Eren Aydoğan (piyano), Dorukhan Doruk (çello), Veriko Tchumburidze (keman), Elvin Hoxha (keman), Yunus Tuncalı (piyano), Kıvanç Tire (keman), Yusuf Çelik (çello), Ege Banaz (klarinet) ve Yağızcan Keskin (klarinet) bir yıl boyunca Viyana, Leipzig, Tel Aviv, Bremen, Zürih, Köln ve Brüksel’de eğitim görmüş daha sonra geçtiğimiz Ekim ayında, İstanbul Cemal Reşit Rey, Ankara Bilkent, İzmir Sabancı Kültür Sarayı’nda konserler gerçekleştirilmiş. Borusan Quartet üyesi viola sanatçısı Efdal Altun konuk sanatçı olarak katıldığı konserlerden Ankara Bilkent’teki esnasında kaydedilen CD ve DVD Lila Müzik aracılığıyla bizlerle buluştu.  

Albüm Sergei Rachmaninoff’un Çaykovski anısına bestelediği ‘Keman ve viyolonsel için ağıtsal üçlü no:2’ ile açılıyor. Oya gibi işlenmiş hüznüyle insanı hayata bağlayan bu eserin ardından, besteci ve keman sanatçısı Pablo Saraste’nin memleketi İspanya’dan ilham alan Zapateado’suyla hareketleniyoruz.

Ardından Ravel’in 1914-1917 arasında bestelediği ve altı bölümün her birini 1. Dünya savaşında kaybettiği arkadaşları için bestelediği Couperin’in Mezarında süiti geliyor.

Tartini’nin bir rüyasının üzerine bestelediği 1749 tarihli Şeytan Tiril’ini ve İspanyol çellist, bestci Cassado’nun ‘Solo viyolonsel için süit’ini arka arkaya dinliyor ve Alman romantik dönem bestecisi Mendelssohn’un 1833 tarihli ‘Konser parçası No:2’ ile yarattığı klarinet ve piyano arasındaki tatlı sohbete geçiyoruz.

R. Schuman’ın 1843’te 24 yaşına giren eşine ithaf ettiği Quintet Op.44’ünden sonra ise albümü 20. yüzyılın en önemli Avrupalı bestecilerinden Lutoslawski’nin 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya’nın Nazi işgali altında olduğu 1941 yılında yazdığı Paganini çeşitlemelerini Güher Sühel Pekinel’in piyanosundan dinleyerek kapatıyoruz.

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’in  tariflediği o olgun kalp çarpıntısına hepimizin ihtiyacı var… Mutlaka diskoteklerinizde bulundurunuz…

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler, Lila Müzik

‘Düşünmeye meyli olana malzeme vermek istiyoruz’


Ocak 2012 (Milliyet Sanat)

Geçen yılın sonunda kurulup, apar topar, yılın en iyi albümlerinin arasına girdiler.  Sağlam rock tınılarıyla alaturka damarları birbiri içinde erittikleri şarkıları kısa sürede dilden dile yayıldı. 
Be the Band yarışmasında elde ettikleri birincilikten sonra hızlanan profesyonel müzik yaşantıları, hayatın ta kendisinden damıtılan ve ayakları yere basan ‘tavır’larıyla birlikte ilerliyor…
11 Ocak’ta Ghetto’da bir konser verecek olan, vokal ve basta Selim Kırılmaz, gitarda Melih Balta, davulda Deniz Ünlü’den oluşan Neyse’yle konuştuk…

Şarkılarda bir sürü dertten bahsediyorsunuz. Pek ‘neyse’ deyip geçmiyorsunuz. Neden ‘Neyse’?
Deniz Ünlü:  Biz grubu 2000 yılı gibi kurduk. Henüz isim yokken, barda çalacağız, isim istiyorlar, bir yerlere yazacaklar. O esnada herkesin ortaklaştığı isim Neyseoldu. Duruş olarak  iddialı bir isim koymak istemiyorduk. İsmin müziği taşıması değil de müziğin ismini taşıması önemliydi...
Selim Kırılmaz: Gerçek olmayan sentetik bir ilişki kurulur ya grup isimleriyle;Neyse ona bir reaksiyon içeriyor sanki…
İsmin de albüm gibi kendi içinde sessiz sakin bir iddiası var o zaman…
S.K.: Samimiyet… Grubun ismine de duruşuna da bu yansıyor. Ama duruşumuz olsun diye çabalamıyoruz… O duruş kendiliğinden her yerinizden fışkırıyorsa anlamlı. 
O duruşun nasıl oluştuğunu belki üçünüzün arasındaki harcın ne olduğunu anlatarak açıklayabilirsiniz… 
D.Ü.: En önemli ortak noktamız arkadaş olmamız. Ortak sıkıntılarımız rahatsızlıklarımızın olması. 
S.K..: Bazı şeyler dönüp gelecekten bakıldığı zaman rahat anlaşılıyor. Çok uzun geçmişimiz var... Müzik yapmanın kendisi zaten hayata karşı bir duruş. Samimiyetle sorumluluk sahibi olmaya, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaya çalışan üç kişiyiz biz. 
Şu ortak sıkıntılarınız… Albümde de duyuyoruz onları… Düşünsel temelleri neler? 
S.K.: Albümdeki tüm parçaların kavga ettiği temel bir şey varsa, o da birey kurgusu. Biz bir şekilde bir yer çekimi kanunuymuşçasına birey kurumuna inandırılmışız.  Başka zaman ve yerden bakıldığında insanın hayatla kurduğu ilişki aslında bambaşka… Sözlerin altında sanki bireyleşmeye, yalnızlaşmaya, yabancılaşmaya karşı çıkan; doğduğumuzdan beri inanmış olduğumuz şeylerle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çağıran bir kendini arama çabası var. Hiç durmadan arayan biri var. Onun yazdıklarını okuyunca siz de o arayışa ortak oluyorsunuz...
Bir coğrafya arayışına da ortak oluyoruz… Hem sözlerde hem de müzikte ‘doğu’ ve ‘batı’ diye tariflenenler yeniden anlamlanıyor sanki…
Melih Balta: Onlar bizim bu güne kadar beslendiğimiz şeylerle ilgili. Bu albümde vokalleri şöyle yapsak, gitarları böyle yapsak davullar da şöyle olsun diye düşünmedik. Biz enstrümanlarımızı bu şekilde kullanıyorduk ve bunlar bir araya gelince bu oluştu. 
S.K.: Biz İstanbul’da doğmuş büyümüş insanlarız. Hiçbirimiz için tam olarak doğulu ya da batılı diyemezsiniz. Bu iki ad altında da bahsedilen şeyler listesini bünyemizde barındırıyoruz. Müzik sosyal hayattaki duygularla ilişki içinde olduğuna inandığımız bir şeyse, içinde tüm bunları barındırması gerek. İçimizden gelen müziği yapmak istiyoruz diye yoğunlaştığımız zaman çıkan şey bu oldu. Barış Manço, Orhan Gencebay, Tool’lar,  A Perfect Circle’lar, bu güne kadar aşna fişne olduğumuz çeşit çeşit rock müzik bir araya gelince ortaya bu çıkmış... Umduğumuz şey sırıtmayan, bir arada düzgün duyulabilen ve buraya ait bir modern rock sound’uydu. Onu da galiba büyük ölçüde yakaladık. 
İstanbullu’sunuz ama bu albüm buralı değil; aksine bir hayli taşralı, taşra naifliğini üzerinde taşıyor…
M.B.: Bizim çocukluğumuz Yeşilköy’de geçti. Şehir yaşantısı içinde büyümedik…
D.Ü.: Kapalı devre bir gruptuk biz. Bir garajda çalışmalarını sürdüren, uzunca bir süre sadece kendi arkadaşlarından çevresinden beslenen bir grup…
S.K.: Geniş bir alanda dağılıp gitmek yerine, daha küçük bir komünde daha derin ilişkiler kurduk… Çocukluk arkadaşıyız biz. Bu her zaman kendimizi hatırlamamızı sağlıyor. Hayata karşı tavrımızın çekirdeğini bu beliriyor.  Grubun tavrı, duruşu, söylediği her şey, politikayla kurduğu ilişki dahi bu çekirdekten okunabilir. Yabancılaşmama mücadelesi…
Böyle kapalı devre yaşayınca iyiyi tarif ederken kendini referans gösterip durma tehlikesi oluşmuyor mu?
S.K.: Öyle olmak zorunda değil… İnsanların ideallere göre her zaman daha deforme gözükmesinden normal bir şey yok. Ben yanlış yapıyor olabilirim; ama o idealin eksik veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Referans aldığınız kişiler gündelik hayatta da karşınıza çıkabiliyor üstelik. 
Sürekli ideali aramak yorucu değil mi?
S.K.: Tarih çok kötü zamanlar gördü, gün geliyor devran bir şekilde dönüyor. Her şey böyle gitmez. Bir gün değişir. Ama ısrarlı parmak sallayan bir davet değil bizimkisi. Belki başka politik gruplardan farklı olabileceğimiz kısım da bu. 
Albüm kartonetinde şarkıların altında Judith Butler’dan, Walter Benjamin’den, Özdemir Asaf’tan alıntılar var… Derdinizi anlatmaya yetmedi mi şarkıların kendisi?
S.K. : O alıntıları koymasaydık o şarkılar size şu an ilişki kurduğunuz şekilde gelmeyecekti. Alıntılar şarkıya başka bir yerden de bakabilmeyi sağlıyor. Şarkı duygusal bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, bir taraftan da sizi düşündürebiliyor o metinlerle. 
Bizi düşündürmek mi istiyorsunuz?
S.K.: Düşünmeye meyli olana malzeme vermek istiyoruz.  Ama düşünmek istemeyen birine ‘kafanızı kaldırın, uyanın’ demenin iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum. Bana da yapılmasını istemezdim…
Sözler bu kadar yoğun söylemlere sahipken, müzikle olan dengeyi kurmak için ne yaptınız?
S.K.: Metnin düz yazıymışçasına, giriş,gelişme, sonuç gibi olmamasına çaba gösterildi. Dinleyicinin şarkıyı kendine göre yorumlayabilmesi için  bir mesafe bırakılmalı. Dinleyici onu yeniden üretebilmeli, her dinlediğinde başka bir şey düşünmeli… Sözler slogan gibi olsaydı müziğin önüne geçecekti ve düşünmeye mesafeniz olmayacaktı. 
Kapalı anlatım da biraz tehlikeli değil mi? Popüler kültür anlaşılırlık arıyor…
S.K.: Bir sürü şey anlatmak istiyorsunuz, çok ısrarcısınız bu konuda ve iki tane satırınız var. O zaman ister istemez kapalı anlatım kullanıyorsunuz… Bir de John Lennon’un Imagine’sini yazdığı dönemde yaşamıyoruz. Şimdi öyle şeyler yazsan adama ‘saf’ derler gülerler. Omuzlarımızda oturan potansiyel bir kamu var onu da hesaba katarak yazıyorsun…
Amacınız anlatmak değil hissettirmek yani…
S.K.: Hissettirmek de bir kerede, bir albümle, bir şarkıyla yapabileceğimiz bir şey değil. Biz çok albümler yapacağız daha, hepsini bir yere koyduğumuz zaman,  bundan 5-10 sene sonra daha iyi anlaşılır her şey…
Be the Band yarışmasındaki birincilik işinizi kolaylaştırmış olmalı…
D.Ü.: Biz zaten bir albüm hedefinde ilerliyorduk, besteleri toparlıyorduk. Benim yolda yürürken yarışma afişini görmemle birlikte, ‘katılsak mı acaba’ diye bir telefon muhabbeti yaptık ve katılmaya karar verdik. Belki bundan bir sene sonra bir yerle anlaşıp albüm çıkarabilecektik; ama böyle olmayacaktı. Babajım’la albüm  yapmamız işleri kolaylaştırdı ve büyük ihtimalle de kalitesini arttırdı. Albümü huzurlu bir ortamda yaptık ve müziğe yoğunlaştık...
M.B.: Biz birinci olacağız diye de girmedik bu yarışmaya. Parçaların düzenlemesini bitirmek için bir son tarihimiz olsun istedik. Altı tane parçamızı düzenledik yarışma için. 
Albümü CD yerine internetin alternatif yollarıyla dolaşıma sokmayı düşünmediniz mi peki?
M.B.: Sanal iletişimin hakimiyetini kimse yadırgayamaz. Ama amatör bir grup kimliğinden çıkmak için bandrollü bir şey de elinize geçmesi gerekiyor. Bu da o sistemin bir parçası. İstediğiniz şartlarda konser verebilmek için…
D.Ü.: Ciddiye alınmak için ‘benim albümüm var bastırdım’ diye bir materyal tutmanız gerekiyor.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Fikirleri değiştirmenin yolu reklam değil


14. 01. 2012 (Radikal)


Reklam dünyasının marka isimlerinden Serdar Erener MediaCat dergisinin yeni tasarım ekinin editörlüğünü üstlendi. Kapağa sadece gözlerini yerleştiren Erener'e tasarım ve reklam tercihlerini, müzik, film ve dizi dünyasına hangi gözle baktığını sorduk

MediaCat üç ayda bir reklam dünyasından yaratıcı bir isimin editörlüğünde tasarım eki çıkarıyor. Tasarım kavramına yenilendikçe ayakları yere basan bir pencereden bakmak dertleri. Ekin editörlüğünü bu ay unutulmaz reklamların yönetmeni Serdar Erener yaptı ve okuyucuyla son beş yılın en iyi tasarımlarını paylaştı. Ekin kapağında ve iç sayfalarında Erener’in gözleri var sadece. Üzerinde hiçbir şey yazmayan, sadece görsellerden oluşan kitapçık, içindeki QR kodlarla akıllı telefon sahibi okuyucuyu, ‘tekhne-tekhne.blogspot.com’a yönlendiriyor. Blog’da Erener’in dudakları beliriyor ve tasarımları neden seçtiğini anlatıyor. Erener’le bu seçimlerini ve nedenlerini konuştuk… Ekin üzerinde işin mahiyetini anlatan hiçbir yazı yok, sadece gözleriniz var. İşin ilgi çekici olması açısından risk değil mi bu? Beni bilen gözümden tanır mı diyorsunuz? 
Yok canım beni gözümden kim niye tanısın! Ama dergi, reklamcıların dergisi. Reklamcılar da aşırı meraklı insanlar olurlar diye biliyorum. Dergilerinin içinden çıkan böyle bir şeyi merak ederler diye düşündüm. Yalnız tag raporlarından gördüğüm, herhangi bir dergi okurundan farklı değil davranışları. En çok arka kapaktakini, sonra ön kapak içindekini, sonra ilk tasarımı tag’lemişler. Sonra da aşırı meraklılar hariç bir kenara koymuşlar. Ama saygı duyduğum birkaç meslektaşımdan – başta Kurtcebe Turgul - aldığım mailler, aldığım riske değdiğini gösteriyor bana. Çok farklı alanlarda işlere yer vermişsiniz ekte. Tasarım size ne ifade ediyor? 
Tasarım kelimesi grafik tasarım, endüstriyel tasarım gibi birkaç tamlamaya sıkışmış Türkiye’de. Bence insan yapısı her şey böyle anılabilir. Ekin blog’una ‘tekhne’ adını verdik. ‘Tekhne’ eski Yunan düşüncesinde sanatla zanaatın kesişim alanındaki kabiliyetlere verilen genel isim. Seçimlerimin kapsama alanını ‘tasarım’dan daha güzel anlatıyor. Blog’da “Bu tanıma uyan şeylerden siz de ekleyin, envanter büyüsün” dedik. Bakalım ne olacak? Kalabalıkları ilgilendirmeyen şeyleri tasarım ekine koymama kararınızı Yaşam Şaşmazer’in dehası için çiğnediğinizi söylüyorsunuz. O işler kalabalıkları neden ilgilendirmez? 
Heykel, bizim hâkim kültürün benimsediği, sevdiği bir şey değil. Devletin koruduğu Atatürk heykelleri hariç sağlam bırakılmazlar. Müslüman mahallesinde salyangozdur heykel. Ama bu ‘heykelsevmez’ yerde bile iyi heykel yapan birileri var. Yaşam da o pek az kişiden biri. Birden fazla hayatım olsa birini de heykelci olarak geçirmek isterdim. Onu yapamadığım için Şaşmazer’i kıskanmakla yetiniyorum. İdeolojiyle gerçek arasındaki mesafenin uçuruma dönüşmesini ulaşılabilir bir dille anlattığını söylediğiniz ‘Yanlış Cumhuriyet’ kitabı da var ekte. İdeolojiyle gerçek ne vakit birbirine yaklaşır? 
Gerçeğin bilgisi ideolojinin yerini alırsa... Sosyalbilimcilerin ‘disenchanted’, yani gündelik hayatın büyüsünden kurtulmuş olması gerektiğini söylüyor büyük bir sosyolog. Ben de bunu yapmaya, ideolojiyi anlamaya ve gerçeği yakalamaya aynı anda çalışıyorum diyelim.
‘Üç Maymun’ filmi için “Allah’tan serbest piyasa diye bir şey var, bu yüzden festival sineması diye bir şey var” diyorsunuz. Bu tür filmlerin ilgi görmemesini serbest piyasa ve onun ideolojisine bağlayan bir görüş de var… 
Serbest piyasayı serbest bırakırsanız tekelleşme olur. Anti-tekel yasa yapar uygularsanız, kurallı ve hakemli oynarsanız herkesin kazanma şansı vardır. O senin dediğin anti-piyasacılar dağıtımcıların istemediği filmin sinemalarda gösterilmediğini iddia ederler. Bu, filmin sadece bilet alarak salonda seyredildiği zamanlarda belki doğruydu. Ama bugün film, marketlerde kasa yanında satılan şey. ‘Ödüllü film’ diye bir şeyin de piyasası var artık.
Müzik için ise “Piyasaları anlamak ve etkilemek için en etkili yol” diyorsunuz. AKP’nin seçim kampanyasında kullanılan müziği son beş yılın en iyi şarkısı olarak işaret ediyorsunuz. Piyasaları bozguna uğratmanın da yolu olabilecek aykırı müzikler de dinler, sever misiniz? 
Bu dediğini ‘eski popüler’in yerine ‘yeni popüler’i koymak diye anlıyorum ben. Piyasayı işlemez hale getirmeyi anlamıyorum. Bu müzikle olmaz zaten. Silah zoruyla olur. Ona da karşıyız. Piyasanın ilgilenmediği müzik dinliyor musun diye soruyorsan, evet. Benim hayatımın müziği, Beethoven’ın ölmeye yakın yaylı çalgılar dörtlüsü için yazdıkları. Kendi kendime dinliyorum. Reklama koymaya kalkmıyorum. Kendimin de bayıldığı Zara’yı koyuyoruz reklama. “Niye hem sayıca hem kalitece bu kadar az güzel film yapılıyor bu ülkede?” diye sorup, “Anlatmanın yeri burası değil” demişsiniz. Burada anlatır mısınız peki? 
Beşir Ayvazoğlu, “Bizde trajedi yoktur, mutlak iyiyle mutlak kötünün kavga ettiği masal vardır, bundan büyük roman çıkmaz” diye yazmıştı. Romanı bilmem ama bundan büyük film çıkmadığı galiba doğru. Bu bir. İkincisi, Osmanlı hayatının göz estetiğini kuranlara bak. Müslüman olanlarının geleneğinde temsili resim gözü zayıf. Gayrimüslim olanlarını da Osmanlı–Cumhuriyet paşaları halletti. Geriye göz kalmadı. Üçüncüsü, film, doğaçlama yapmakla organize olmanın çok hassas bir karışımını gerektiriyor. Bizde ikincisi hâlâ çok zayıf bir meleke. Futbola bak, sinemanın durumunu anla diyorum yani. Uzun zamandır tiyatro ile ilişkinizin zayıfladığını, bunu da Krek’in bozduğunu söylemişsiniz. Nedir sizi Krek’te heyecanlandıran? 
Üniversite kampüsünde bir cep salonunda kulakta kulaklıklar kalın bir camın ardında çok kabiliyetli iki, üç oyuncunun nefes alışlarından kaşıntılarının sesine kadar bütün varlıklarını hissederek bir tiyatro seyrediyorsunuz. Metin de metinden özgürleşerek canlandırılan da çok etkileyici. ‘Güzel şeyler bizim tarafta’ adlı oyun, beni tiyatroya geri getirdi. “Reklamcıların sadece yüzde 1’i AKP’ye oy veriyor, ülke gerçeğiyle reklamcıların arasında yüzde 49 fark var” diyorsunuz. Reklamlarda birbirine benzer tiplerin kullanıldığını söylüyorsunuz. Bulaşık yıkamanın kadına biçilmiş bir görev olduğunu görmeye devam ettikten ya da tüm ilişkilere heteroseksüel kafayla baktıktan sonra, ‘genel’e benzemenin bize ne faydası olacak? 
“Kadının yeri evidir”, “Eşcinsel komşu istemem” gibi değişmesini istediğimiz fikirleri değiştirmenin yolu reklam değil. Bunu yapmış reklam ben bilmiyorum. Reklam, insanların zaten peşinde oldukları şeylerden X marka olanının Z marka olanından daha iyi olduğunu hissettirmek için var. Reklamın bundan daha fazlasını yapmasını istemek de yaptığını zannetmek de hiçbir şeyden hiçbir şey anlamamak bence. Bilim gösterdi: İnsanlara kendileriyle ilgili hayallerinin gerçekleşmiş en parlak halini, yani ünlüleri gösterirsen bakarlar. Kendilerini olduğu gibi gösterirsen yine bakarlar. Onlara plastik bir hayali gösterirsen bakmazlar. İstanbul reklamcılığı orada çalışanların hayallerinin gerçekleşmiş hallerini göstermeye çalışıyor ve bu çoğu zaman plastik. Çünkü pazarlama yöneticileriyle reklamcılar aynı insanlar. Türkiye’deki bir kültür azınlığını temsil ediyorlar. Bu değişse ticaret için iyi olur diyorum. Yoksa son Mini Cooper faciası gibi şeyler oluyor işte. Masumiyet Müzesi’nde geçen ve müzede yer alacak olan 70’lerde geçen gazoz reklamını siz çektiniz. Orhan Pamuk’un dünyasına girmek mi, Nuri Bilge Ceylan’ın evine girmek mi daha kolaydı? 
Orhan Pamuk’un dünyasına girmek daha kolay. Çünkü konuşuyor. Hatta çok konuşuyor.
Nuri Bilge ile aynı üniverstede okuduk, o zaman hiç konuşmadık, onun zaten kimseyle konuştuğunu da görmedim. O zaman da harika fotoğraflar çekerdi, sonra bu memlekette benim en büyük şaşkınlık ve hayranlıkla izlediğim sinema yönetmeni oldu. Bu arada bir taraftan fotoğraf çekmeye de devam etti. İyi ki de devam etti. Bana göre son beş yılda Türkiye’de onun gibi fotoğraf çeken de çıkmadı. Doğuda boş bir asfaltın bir tarafından öbür tarafına başı hafif önde yürüyerek geçen köpek fotoğrafı bana kendi köpekliğimi ve hayatın kısalığını anlattığı için evine kadar gittim o fotoğrafı aldım duvarıma astım. O gün de benle konuşmadı.Behzat Ç için “Bu, dizi aleminin en ayrık otu” diyorsunuz. Nedir sizi böyle düşündüren? 
Ekteki videoda da dediğim gibi, diziler arasında en sahici, en samimi, en anti-kahramanla dolu olanı.

24 Aralık 2011 Cumartesi

'Gidişler geri dönmek içindir'


24.12.2011 (Radikal)




Bu akşam saat 22.00’de Jolly Joker İstanbul'da Yüksek Sadakat’in yeni albümünün ilk konserine gidenler ne duyacaklar bilemem; ama albümü çıkmadan dinleme şansı elde eden ben, ‘ilişkiler’ üzerine konuşan iç sesimi duydum bol bol. Bu yüzden Yüksek Sadakat’le üç yıl aradan sonra çıkan ‘Renk Körü’ üzerine sohbet etmeye, aklımda sabitlenen bir soruyla gittim. Serkan Özgen (gitar) ve Uğur Onatkut (tuşlu çalgılar) yoktu. Alpay Şalt (davul), Kutlu Özmakinacı (bas) ve Kenan Vural (vokal) oturduk. Döndüm ve o soruyu şarkının yazarı Vural’a sordum. 

‘Son Veda’ şarkısında ‘Gidişlerim geri dönmek için’ diyorsunuz ya… Geri döner mi bunu söyleyerek giden? 
Kenan Vural: E tabii. Zaten görmeseniz de söküp atamadığınız insanlar var. Çok yıpranmış bir ilişkide yollardan biri uzaklaşmak, kafa dinlemek, sakinleşmek, içinde bulunduğumuz durumu tek başımıza analiz etmek, sonra da tekrar dönmek ve denemektir. Gidişler geri dönmek içindir… 

Şarkıların büyük bölümünün gayet anlaşılır ve basit şekilde, ilişkilere yönelik ‘erkek’ bakış açısını aktardığına katılır mısınız? 
Kutlu Özmakinacı: Ataerkil bir noktadan dünyayı okumaksa dediğiniz, öyle olmadığını düşünüyorum. Biz erkek olduğumuz için zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor o sözler. Neyseniz onu yansıtabilmeniz hayırlı bir şey aslında. 

‘Renk Körü’ parçasında cinsel kimliğe vurgu yaparken neden sadece ‘erkek seven erkek’leri anıyorsunuz? 
K.Ö.: Şarkının meselesi ırk, cins ya da din ayrımından kaynaklanan durumlara ayrımcı bir bakış açısıyla bakanlarla. 
‘Sana Aşık Yalnız Ben’ de eski aşklara gönderme yapıyor, ‘Parti Çocuğu’nda ‘Modern zamanın aşkları yarım günde biter’ diyorsunuz. Hakikaten böyle bir derdiniz var mı? 
K.Ö.: Her şey gösteri ve tüketim üzerinden yürüyor. Zamanın ruhu bu. Sahiden bir gün sürüyor aşkın acısı. Ama tarif ederken de yargılayan bir yerden yaklaşmamaya çalışıyorum. Bugünün dünyasını yargılamak yerine sadece dikkat çekmek beceri. 

‘Parti Çocuğu’ Eurovision parçanızın orijinali aslında. Bu versiyonunu daha çok beğendim… 
K.Ö.: Biz de… 
Alpay Şalt: Biz o yüzden seçmiştik parçayı ama Türkçe gitmeme kararı aldık. Üzerine başka söz yazıldı. O zaman büyü biraz yok oluyor. 
K.V.: Ben ‘Parti Çocuğu’nu ilk duyduğumda müzikal olarak önerdiği şeyden ziyade anlattığı hikâyeyi çok sevmiştim. Düzenleme de Türkçe sözlere göre olduğundan, parça Türkçe olarak çok ‘olmuş’ bir şarkıdır… 

Albümde alaturka bir tını yok. ‘Renk Körü’, Yüksek Sadakat’i bu ‘alaturka tını’ mevzuunun dışına taşıyacak gibi… 
K.Ö.: Genel bir yanlış algı var Türkiye’de, özellikle rock’n roll’la ilgilenen dinleyici kesiminde. Bu tip sentezleri hoş karşılamıyorlar. Bize geçenlerde bir soru sordular, ‘Siz rock grubu musunuz?’ diye. Biz bu sorulara muhatap olacak yaşı çoktan geçtik. Biz müzisyeniz. Rock’muş, tangoymuş, popmuş bunların hepsi benim için eşit. Ben rock’la 15 yaşındaki çocuğun yaşadığı sağlıksız ilişkiyi yaşamıyorum. Beni üzen müzisyenlerin bundan etkilenip ellerini korkak alıştırmaları. Ya bize buradan bir laf gelirse, bunu daha çok satmak için mi yaptınız, bu rock mu şimdi derlerse… Yahu kardeşim olur mu, ben koyarım kuralı. Zamanın ruhunu yaratan benim; sen değilsin. Sanatın içinde sınırlar olabilir mi? Öyle olsaydı hâlâ taş devrinde tamtam çalıyorduk.


Yönlendirmelerinizle bana yardımcı oluyorsunuz. Müzik yazarlığınızın etkisini hissediyor musunuz röportaj verirken? 
K.Ö.: Ben daha çok sorduğum sorunun hemen yakınında yer alan bazı komşu konulara yanıt vermeye çalışıyorum. Daha anlaşılır olmak, kafalardaki tüm sorulara yanıt vermek için. 

Rock çağının pek çok dönemine ayrı ayrı göndermeler duyuyoruz albümde. 
K.V.: Tabii onu gönderme yapmak için yapmıyoruz. Bizim müziğimiz bugüne kadar dinlediğimiz ne varsa bunların hepsinin aynasıdır. 
K.Ö.: Biz bir tercih yapmışız farkında olmadan galiba. Bir grubun önünde iki yol var. Bir spesifik bir sound oluşturmak, Duman, Athena gibi. Biz ise birbirinden çok farklı şarkılar yazdığımızdan, şarkımızın döneminin ruhunu yansıtmak, duymak istiyoruz. Bir albümü dinlerken birden fazla tavır, duruş hissedebiliyorsunuz bizde. 

Pop’la ilişkiniz nasıl. Bu albümün düzenlemelerini yaparken araya mesafe koyma ya da koymama derdiniz var mıydı? 
K.Ö.: Temelde yoktu. Ama Türkiye’de rock’la uğraşan ve adını sanını bildiğimiz herkes de o pop sahnesi içinde yer alıyor. Şebnem, Duman, Teoman, biz; herkes popüler müzik yapmakta. Rock’n roll’un dünyada gittikçe popüler müzik tarifi içine giriyor olması bir realitedir. Pop’un formülünden hiçbirimiz uzak değiliz. İnsanlar kulaklarının alışık olduğu şeyleri severler. Fakat biz Türk popu yapmıyoruz, aradaki fark o. Biz başka bir müzikal öneride bulunuyoruz. 
K.V.: Biz şarkılarımızı grup olarak düzenliyoruz. Herkesin heybesindeki müzik kültürünü mayalıyoruz. Ortaya yeni bir müzik çıkarıyoruz. Bu albümü yine biz yapmış olsaydık; ama üç ayrı aranjör düzenlemiş olsaydı, darmadağın karman çorman olurdu. Bir sound birliği olmazdı. O işin büyüsü bizim kendi işimizin başında olmamızdan kaynaklanıyor. 

Konuşurken gelebilecek muhtemel eleştirilere hazırsınız sanki… Siz çok temkinli bir grupsunuz. Eurovision mevzuunu kapatışınızda da sezdik bunu… 
K.V.: Bize gelen eleştiri tutarlıysa onu değerlendiririz. Değilse cevap bile vermeyiz. Biz karşımızdakini eleştirirken nasıl davranıyorsak karşımızdakinden de öyle olmasını bekliyoruz. Eurovision’dan sonra da özel bir strateji izlemedik. Sadece, olur olmaz herkese röportaj vermeyeceğiz dedik ve sadece bir basın toplantısı düzenledik, sonra yolumuza baktık… 
K.Ö.: İlk basın toplantısında söyledik, müziğin yarışmasına sıcak bakmıyoruz; ama ülkemiz bizden bir şey isterse yaparız… Çünkü Türkiye’yi seviyoruz… 

Hâlâ sevebiliyor musunuz? Şu sıralar herkes gözaltında… 
K.Ö.: Birbirine ters olarak işleyen bir süreç var şu anda. Refaha ulaşmış, ekonomik olarak dünyayla aynı seviyede fakat fikir özgürlüğü olarak daha aşağıda olan bir ülke beni rahatsız eder. Buraya doğru mu gidiyoruz? Gittikçe daha fazla soruyorum.

18 Aralık 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Pırıl pırıl bir yolculuğun hikâyesi…


18.12.2011 (Taraf)

Ağır bir isim ‘yolculuk’. Ne geçmişte ne de gelecekte var olabildiğini anlatır sanki. ‘Bügün’de olmak zorunluluğunun diğer adı gibi. Ve bazen zor bugünde ayaklarını sağlamca yere basıp onu yeniden kurmaya çalışmak. 
Çünkü insan, eliyle ürettiği her şeyin ve hatta kendinden taşan duygunun kafesinde yaşamaya başlıyor zaman içinde.
Sonra alıp başını gitmesi gerekiyor, ilerlemesi…
İşte o yarı meçhul yarı maruf  bir yere varma çabası içinde, hayatta hiç olmadığı kadar ‘bugünde’ hissediyor kendini. Geçmişle geleceğin bileşkesi bugün, her nasılsa, ikisinden de acımasız hale gelebiliyor.

Yolculuk, böylesi bir hikâyeyi anlatıyor. Olaylar müzik tarihinde gelişiyor.
Cumhuriyetin genç bestecilerinin, göreceli bir aydınlığın içinde yer alan kör noktalarla baş etmeye çalıştığı, arkalarını iyice özümseyerek önlerini görmeye çabaladıkları, pırıl pırıl bir yolculuğa tanık ediyor bu CD.

Müzisyenlerden onay almadık; ama tahminimizce adı bu yüzden ‘yolculuk’.

Türk Beşleri ve onlardan hemen sonra gelen bestecilerin geçmiş ve geleceği birbiri içinde yorumlama, bugünü zamana ait her iki kavramdan beslenerek kurma çabalarını gözler önüne seriyor.

Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kâzım Akses gibi Türk Beşleri mensupları ve onlardan hemen sonra gelen ilk kuşak bestecilerden Bülent Tarcan’ın gençlik dönemi keman ve piyano için yazılmış eserlerinde geleneksel müziğin etkileri bir hayli hissediliyor. Geçen günlerde 90 yaşına giren Usmanbaş’ın albümde ilk kez kayıt altına alınen eseri ‘Keman – Piyano Sonatı’ ise bambaşka bir ‘bugün’de duruyor.

Borusan Kültür Sanat’ın “Birçok değerli bestecimizin haksız eleştirilere uğruyor” diyerek destekte bulunduğu CD, beste ve bestecilerin kıymetinin yanında,  Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyesi ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın başkemancısı olan Pelin Halkacı Akın ve aynı okulun piyano bölümü profesörü Türkiye’nin en önemli, en doğru piyanistlerinden Metin Ülkü’nün pırıl pırıl icralarını duymak için alınmalı, dinlenmeli. 

Yolculuk, Pelin Halkacı Akın (Keman), Metin Ülkü (Piyano), Lila Müzik

17 Aralık 2011 Cumartesi

Piyano Günleri’ni Kozhukhin açacak…


Radikal Gazetesi (17.11.2011)

Akbank Sanat Piyano Günleri bu akşam başlıyor. İlk konser aldığı onlarca prestijli ödülle adından söz ettiren Rus piyanist Denis Kozhukhin’in.
1986 doğumlu usta müzisyen İspanya’daki ünlü Santander festivalinden önce, bu akşam saat 20.00’da Akbank Sanat’ta Piyano Günleri’ni açacak. Kozhukhin yarın saat 11.00’da ise bir ustalık sınıfı gerçekleştirecek.

Çok gençsiniz fakat aldığınız ödüllerin listesi hayli kabarık. Bu yaşta bu başarı hayatta zorluk çıkarıyor mu?
Müzik benim hayattaki en büyük tutkum. Onunla bu kadar içiçeyken nasıl zorlanabilirim? Müzik hayatımın en önemli parçası, geçmişte de öyleydi şimdi de öyle… Bir iş yapıyormuşum gibi hissetmiyorum…
Ama çok çalışıyor olmalısınız… Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz? Eşe dosta ayıracak zaman kalıyor mu?
Müzisyen olmak hiç durmadan piyano başında olmak ya da sürekli konselerde çalmak demek değil ki… Bu bütün yaşamınıza yayılan bir süreç; hayatınızı adadığınız… Müzik hiç durmuyor, hayat da bir yandan akıyor…
Çok fazla okuyorum. Doğayı ve seyahat etmeyi seviyorum. Pek çok arkadaşım müzisyen ve evet onlarla çok fazla görüşemiyorum; çünkü genelde seyahatlarde oluyorum…
İlk müzik eğitimini ailenizden almışsınız… Çocukluk yıllarınız zorlu geçmiş olmalı…
Annem ve babam benim ilk öğretmenlerim. Beş yaşında piyano çalmaya başladım ve zamanımın çoğunu babamın korosunda şarkı söyleyerek geçiriyordum. Kolay değildi; ama eğlenceliydi. Müziğin insanları nasıl birleştirdiğini o yıllarda öğrendim…
Daha sonra eğitim aldığınız Elisso Virsaladze, Stephen Kovacevich, Stanislav Yudenitch gbi önemli sanatçılardan neler öğrendiniz peki?
Pek çok önemli eğitimciden ders aldığım ve onlarla çalma fırsatı bulduğum için çok şanslıyım. Her biri farklı kuşaklardan ve ülkelerden geliyordu…  Hepsi bende önemli izler bıraktı… Beni uzun uzun düşündüren bu izler hayatım boyunca yanımda olacak…
Eğitim için farklı ülkelerde bulundunuz. Sizde en çok neresi iz bıraktı?
Rusya, İspanya, Italya, Almanya’da bulundum. Şimdi ise Belçika’da yaşıyorum. Elbette her zaman bütün çocukluğumu geçirdiğim Rusya benim için en özel yer olacak. Ama itiraf etmeliyim ki Madrid kişiliğimi oluşturan yer oldu. İspanya benim için önemli bir ülke…
Prokofiev çalarken ne hissediyorsunuz?
Prokofiev benim en sevdiğim bestecilerden biri. Onu çalarken çok özel hissediyorum…  Müziği bana çok çekici geliyor; çünkü o derin Rus ruhunun en klasik formlarını, iğnelemeyi ve yaşama sevincini bir araya getiriyor…
Oda müziğini neden bu kadar önemsiyorsunuz?
Oda müziği, müzik yapmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri. ‘Diğer’ müzisyenlerle tanışıyor, birlikte çalıyor, onlardan öğreniyor ve deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Özellikle bir piyano solisti için bu önemli; çünkü biz çok fazla yalnız kalıyoruz. Müziğin sosyal yanı diğer enstrumanların nasıl çalındığını görmek, özellikle yaratıcı şarkıcılara eşlik etmek çok önemli.
Konserde neler çalacaksınız?
Repertuarımda barok dönem eserleri de var çok sevdiğim çağdaş müzik örnekleri de. Piyanonun uçsuz bucaksız bir repertuarı var. Enstrumanımı bu yüzden bu kadar çok seviyorum.

12 Aralık 2011 Pazartesi

‘Biz başörtüsü dergisi değiliz’


Aralık 2011 (MediaCat)
Geçenlerde sosyal medyada dolaşan bir videoyu hatırlatarak başlayalım. Televizyoncu İkbal Gürpınar Kanal 7’de bir sevinme nidası olarak ‘Allahuekber’ diyor ve ardından ekliyordu: Vuuhuuu!

Sosyal medyada epey popülerleşti video. Bazılarını güldürdü. Kahkahaların sorumlusu  aslında yazının konusunun ilgi çekme nedeniyle aynı yerde duruyordu. İslami yaşamı benimsemiş bir kadının ağzından ve muhafazakâr diye adlandırılan kesime ait bir cümlenin hemen ardından Batılı tınlayan bir nidanın çıkıyor oluşuydu. 

Muhafazakârlık ve moda kelimelerini yan yana gelişine tam da bu nedenle şaşırdı şaşıran. Bu sebeple, bir toplumsal analize değilse de gözlemlediğimiz süreç üzerine oturup düşünmeye kalkıştık. 

Bu ay MediaCat, yüzünü içinde ve dışında başörtülü kadını bol bol görebildiğimiz, hem modayı hem de İslam’ın gereklerini okuyabildiğimiz, başörtülü kadınları kamusal alana iyiden iyiye sokan bu dergilere çevirdi.

İngiltere’deki Emel gibi yurtdışında da örnekleri olan, muhafazakâr yaşam tarzını norm olarak ortaya koyan bu dergiler Türkiye’de bu yıl çıkmaya başladı. Bunlardan biri Âlâ, diğeri ise Hesna’ydı.

Âlâ Dergi’nin kapısını çaldık. Cümle kapısından adım attığımızda kulağımıza ilk ilişenlerden biri 
Âlâ Dergi’nin kurucularından Volkan Atay’ın ağzından döküldü: “Biz başörtüsü dergisi değiliz. Başörtüsünün varlığını reddetmeyen bir dergiyiz. Çalışan, araştırma yapan kadınlara destek oluyoruz biz. Tesettürlüyle başı açık ayrı ayrı taraf olarak görmüyoruz. Bir tarafa da ket vurmuyoruz.”

Evet, bu dergiler muhafazakâr yaşam şeklini benimseyen ve zaten yaşanmakta olan hayatları raflara taşıyan aracılardı. Bu sebeple Âlâ kapağında ‘Huzur İslam’da logosunu taşıyor olsa da dinin ötesinde kültürel bir muhafaza yapmak niyetindeydi. Kelimenin tam anlamıyla başında örtü olmayan kadının da boy gösterebildiği dergide, suşi yerine imam bayıldı yemeği işlenecek, geleneklere ve toplumsal cinsiyet rollerine uygun yaşayan aile desteklenecekti.

Dergileri raflara taşıyan süreç
Profesör Nilüfer Göle önderliğinde yapılan bir atölye çalışmasının sonucu olarak hazırlanan İslam'ın Yeni Kamusal Yüzleri isimli çalışmadan da takip edebileceğimiz üzere, Türkiye’de 1980’lerden sonra gelişen İslami hareket günümüze gelirken ciddi evrimler geçirdi. Kendini, ‘batı’ diye işaret edilenin modernizmi karşısında, bir yaşam alternatifi olarak ortaya koymaya başladı.  İslami hareket kendine olan bu güveniyle şekil değiştirirken kadınlık hallerini, cinselliği ve bedeni tartışarak ahlakı yeniden yorumladı.

Âlâ’nın sorumlu yazı işleri müdürü ve moda editörü Esra Seziş, okuyucusuna ‘selamun aleyküm’ diye seslendikten sonra şöyle diyor: “Ala Dergi tesettüre uygun giyinmek isteyen tüm hanımefendiler ile âlâ diyebildiğimiz güzellikleri buluşturmayı hedefliyor” Açık ki dergi ‘âlâ diyebildiğimiz güzelliklerin’ ne olduğuna karar verirken, modernizmle yontulmuş, hizaya getirilmiş bu yeni yaşam şeklinin paylaşıldığı bir platform olacaktı.

Yaşanan bu sürecin en kıymetli kısmı, İslami kesimin modernizmle yan yana gelebilmesi, dini ve lâik kesimler arasındaki duvarları da yıkmaya başlaması oldu. Aradaki temas çatışma da olsa, göz gördü kulak duydu.
Muhafazakâr kesim ahlak ve aile gibi tartışmaları aşıp gözünü piyasa ekonomisi ve tüketim gibi konulara açtı. İslami sermayenin açtığı istihdam alanının sınıfsal bir tezahürü de oldu.
Modern muhafazakâr kadınlarının en önemli özelliği eğitimli, meslek sahibi ve kentli orta sınıf oluşları. İslami kadın stil dergilerinin hedef kitlesi de lüks tüketime yönelebilen üst orta sınıf ve burjuva kadınları.  Öyle ki, Tekbir Giyim’in tek kadın modacısı Esra Karaduman’ın dergiye verdiği röportajda da söylediği gibi muhafazakâr kadının kıyafeti onun“kimliği” artık.

Bunun üzerine, derginin kurucularından Volkan Atay’ın “Kadınların kariyer planlarında da başarıları için meşrulaşan bir platform olsun istedik. Üniversitelerdeki, resmi kurumlardaki başörtüsü problemi yasayla çözüldü. En azından bunun için tartışmalar yapıldı. Tüm bu problemleri aşmış olsak bile, bugün başörtülü bir hanımefendinin Coca-Cola’nın CEO’su olmasını hiçbir yasa meşrulaştıramaz. Buna ancak bu dünya içinde kabullendirerek sağlamamız mümkün. Biz onun için de varız.” sözleri bu sınıfsal hareketliliği anlamak açısından çok faydalı.

Bu anlayış doğrultusunda derginin işe alım süreçlerinde ise pozitif ayrımcılık uygulanıyor.
Atay’ın sözleriyle “Aynı titre başvurmuş iki hanımefendi varsa kapalı olan tercih ediliyor” Birer ise bunu şöyle açıklıyor: “Bugün Türkiye’de bir holding’in uluslararası ilişkiler direktörü tesettürlü olsaydı biz de buraya başı açık birini alabilirdik”
Konunun ekonomik temeli Atay’ın dergiyi kuruş süreçlerini anlatan sözlerinde iyice sabitleniyor: “Biz markalama, pazarlama profesyoneliyiz.  Bu dergi pazarlama geçmişimizdeki sofistikasyonun başarısı. Bir de elbette, büyük bir açlık ve beklenti vardı bununla ilgili… ‘Evet mütedeyyin yaşıyoruz, muhafazakarız, tesettürlüyüz. Ama biz moda endüstrisini nasıl takip edeceğiz?’ gibi bir soru vardı kafalarında. Türkiye’de 20 milyon tesettürlü hanımefendi var.”

Hiçbir reklam yatırımı yapılmadığı halde ilk sayısı 20 bin satan dergi, reklamcılık açısından da hedeflenen kitleye tam olarak ulaşan önemli bir mecra. Sektörel boşluğu dolduruyor. Muhafazakâr yaşama hizmet eden markaların hedef kitlesiyle buluşup büyüyebileceği bir platform haline geliyor. Çünkü Birer’in de dediği gibi “Mecra yoksa marka yoktur!”
Âlâ’nın içeriğine gelecek olursak, dergide muhafazakâr yaşam norm olarak ortaya konsa da başı örtülü kadın pek çok söylemiyle kendini anlatma çabasına giriyor.  Örneğin, Kayra’nın sahibi Mehmet Ortakaya dergiye verdiği röportajda şöyle diyor:  “İnsanımız cilalanıp boyanıp kendisine sunulan zokayı artık yutmak istemiyor. Kendi örfüne ve inancına uygun hareket etmek istiyor, kendisine başkalarının biçtiği kılıfa artık sığmıyor. Giyimi de bu çerçeveden ayrı düşünemeyiz” Eski oyuncu Özlem Yeprem ise başka bir sayıda kendini “Örtündükten sonra da hep aynı Özlem’im. Enerjik, sevgi dolu, üzülen, sıkılan, kısaca insan” sözleriyle ifade ediyor.

İş yaşamında başarılı olan kadınlara sıklıkla yer veren derginin tüm sayıları incelendiğinde görülüyor ki, muhafazakâr kadın da Marc Jacobs, Alexander Wang, Lanvin, Alexander McQueen gibi batılı modacıları takip ediyor.  Fakat bir yandan da doğuya sahip çıkıyor. Örneğin derginin sanat sayfasında Tunuslu besteci Enver İbrahim CD’si tanıtılıyor.


Âlâ Dergi satış rakamlarıyla Türkiye’nin pek çok dergisinin önüne geçmiş durumda. Sosyal medyada ise oldukça güçlü olan Âlâ Facebook’ta üç ayda 90 bin takipçiye ulaşmış.
Fakat şimdiye kadar satış rakamlarını sollayamadığı tekbir dergi olmuş: Tübitak’ın yayın organı Bilim Çocuk. Buna da bir çare bulan dergi, bu ay Şeyma Yol Kara’nın editörlüğünde Âlâ Çocuk eki de çıkarmaya başladı.

Derginin son atılımının haberi ise, biz yazıyı yayına teslim etmek üzereyken geldi. Âlâ bir de alışveriş sitesi kurdu. Alabutik.com’dan tesettüre uygun kıyafetler satın almak mümkün…



“Benim yolum, tercihim, hayatım doğrum, hakkım”  

Geçtiğimiz aylarda sosyal medyada da ilgi gören ‘Örtünmek güzeldir’ kampanyasının logosunda böyle yazıyor. Ala Dergi’nin düzenlediği kampanya kapsamında dergiye gönderilen okuyucu yorumlarından bazıları epey romantik olsa da, ortaya oldukça gerçek bir tablo çıkarıyor…

Acıdır örtü…
Dünyadan el ayak çekmektir, kabullenmektir yenilgiyi ve belki de bile bile sinmektir kimine göre. Kimine ise hakkını vermek zor gelir şeytanca bir fikirle kahkaha atmaya bile ar gerektiren onun himayesi altında; bir yan bakış, bir ters hareket, bir saygısız duruş büyük yük bindirir omuzlarına… Vazgeçer kimi daha en başından, kiminin içine bir yumruk oturur cesaretini mağlup ederken endişesine, kimi ise bismillah der ve yola koyulur…

Dönümdür örtü…
Hayat çizgisinin belirginleşmesidir tavırlarda, duruşta… Toplumdaki yerin esinleşmesidir, belki de dışlanmaya göğüs germektir…

Güçtür örtü…
Küçük bir yüreğin kocaman bir davaya adımını atmasıdır. Tehditlere kulak asmadan, umarsızca ama dimdik yürümesidir…

Tecrittir örtü…
Bazen kırılmasına sebep olsa da kalbin orta yerinden; bir arkadaş tarafından dışlanma vesilesidir örtü…

Yalnızlıktır örtü…
Yalnız bırakılmaktır ikna odalarında ve hatta sonra hayatta aynı safta oldukların tarafından…

Tecrübedir örtü…
Nefrete karşı mücadelenin basamaklarını tırmanmaktır çoğu zaman, kin kusana kinle cevap vermektir çömez zamanlarda, sonra sakinleşmektir, közleşmesidir en yakıcı alevin sakinliğin serinliğiyle…

Mücadeledir örtü… 
Uğruna nefsini yerle bir etmektir, bazen okul kapılarında gözyaşı dökmektir, bazen bir peruğu taramaktır, inadına çirkin olmaktır herkes güzellik yarışına girmişken, hayatın dramasında başrolü kapmaktır gururunu kıra kıra, ama inadına…








KAYIT ALTI: Alper Maral Müzik Hayvanı’na destek veriyor…


12.12.2011 (Taraf)

Her okuyuşumda kalem tutan elimden utanıp, yazmaktan coşkuyla vazgeçtiğim bir yazar;
Ahmet Büke mesela, o anlatsın istiyorum bu hikâyeyi… Bir, bilemedin iki sayfada, gözümüzün önünde canlandırsın müziğe omuz veren Alper Maral’ın hikâyesini…Devlet elinin tersiyle ittiği, itmediğindeyse başımızın üzerine; ulaşamadığımız yerlere çıkardığı; hiyerarşiyi yeniden ürettiği müziğe, unutulmuş ve veya yok sayılmış tavırlarla dokunan bu müzisyenler, ancak kalemiyle sanat yapmaya muktedir olanlar tarafından hakkı verilerek anlatılabilir çünkü…
Bir süredir hem isyan ederek hem de boynumuzu bükerek takip ediyoruz Radyo 3’teki klasik müzik ve caz programlarının yayından kaldırılışını. Bu durum sadece halimizin bu kısmını değil, başından sonuna kadar bütününü düşündürüyor bana… Durup durup dürtüyor zihnimi, diyor ki, ancak konvansiyonel müziğin değil yapı bozumcu tınıların devletin yayın organlarında var olabilmesinin gerekliliğiyle birlikte konuşulduğunda anlamlı her şey…
Mevzuu klasik müziği devlet radyosunda duymakla bitmiyor yani…O yüzden müzik emekçilerine var gücümüzle kulak kabartmalıyız bu aralar…
Fransız düşünür ve yazar Denis Diderot’un ünlü “Zevk sahibi bir genç tanırım. Resim yapmaya başlarken diz çöker dua ederdi: ‘Yarabbim, beni modelden kurtar!’” cümlesiyle anlattığı o özgünlük arayışı Müzik Hayvanı isimli insiyatifi tarif ederken işinizi kolaylaştırabilir. Pek çok şeyin olduğu gibi müziğin de boynunu büken bu dünyada, müziğe hak ettiği eli uzatan birkaç iyi insanının yan yana gelişiyle oluştu insiyatif. Hem burada hem de başka yayınlarda birkaç defa andık adlarını; o sebeple insiyatiften bahsetmeyi bir kenara bırakalım, merak edenleri www.muzikhayvani.com’a yönlendirelim.
Bu ülkenin övünülecek isimlerinden, sayılı besteci ve müzikologlarından birinin Alper
Maral’ın Müzik Hayvanı’ndan iki CD çıkarması çok anlamlı ve önemli.
Albümlerden biri Maral’ın Orta Çağ’ın en ünlü Fransız şairlerinden François Villon’un 1461 tarihli 2000 dizelik yapıtı ‘La Grand Testament’ten (Büyük ahit) bölümleri bestelediği
eseri içeriyor. La Grand Testament doğum ve ölüm hikâyeleri meçhul olan esrarengiz Villon’un otobiyografisi.
İlk seslendirilişi 2009’da Fransa’da gerçekleştirilen bu eser, Maral’ın müziğiyle geleneği reddetmeden ona meydan okuduğunu, yaşamın gelenek ve yeniliğin barıçıl çarpışmalarından doğacak olduğunu müjdelediğini hatırlatıyor.
Albümdeki eserin konuşulması gereken özelliklerinden biri geleneksel opera gibi 70 dakika
değil, 13 dakika oluşu. Alper Maral: "İnsanlar grand opera hezeyanı içinde. Böylesi bir opera ancak devlet desteğiyle olur. Aksi taktide bir konser biletini birkaç yüz liraya satmak zorunda kalırsınız” diyerek anlatıyor oda operasının önemini.
Birkaç dakikalık oda operası anlayışının dünyada sevilmediğini söyleyen Maral, bu eserlerin
konvansiyonel opera dinleyicisine hitap etmediğini hatırlatıyor.
Maral’ın az kişiyle ve yoğun bir çalışmayla kotardığı bu opera sert bir politik söylem
de içeriyor. “Kurumsallığa karşı üç kişi bir araya gelirsin ve opera yaparsın” diyor
Maral. “Operada esas kadının uzun bir aryası vardır. Arkadakiler dururlar. Bu sorunludur”
diye ekliyor…
Ensemble Accroche Note ve Borusan İstanbul Quartet tarafından seslendirilen eserin
CD’si 150 adet kadar her birine seri numarası verilerek basıldı ve Müzik Hayvanı’nın diğer
CD’lerinden farklı olarak ‘free download’a açılmadı..
Bu hafta Kayıt Altı’na aldığımız diğer albüm ise Das Klingende Alphabet; yani 'tınlayan alfabe'. Bu duysal dokümanda şehrin kendine münhasır seslerini duyuyoruz. Albümün içinden çıkan program notlarında Maral’ın, aynı adlı müziğe başlayanlara piyano repertuarını tanıtma amaçlı albümü anarak , “‘Yerli’ bilinen müzik nesnelerini harf sayıp ‘yabancı’ kalınan müzik deyişlerine cümleler kurmak adına, kurcalamalı bir şehir içi yolculuk raporu” dediği Das klingende Alphabet, ilk kez 2005 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen ABÇ tasarım sergisi kapsamında bir ses yerleştirmesi olarak sunulmuş.
‘Oluşumunu sürdüren bir yapıtın tamamlanmışlık iddiası taşımayan bir parçası’ olarak
tanıtılan bu eserin birbirine bağlanan bölümlerinde M. Fakih Kademoğlu, Tolga Ünaldı,
Sait Arat ve Alper Maral İstanbul’un muhtelif yerlerinde kâh bir enstrumanın imkânlarını
keşfediyor, kâh susuyor, kâh anlatıyor…
Alper Maral imzalı bu iki albümü ve Müzik Hayvanı’nın diğer ürünlerini Kadıköy’de Zihni
Müzik, Flaneur, Vintage Records ve Dunia Bar; Taksim’de Deform, Beşiktaş’ta Pan Kitabevi’nden edinmek mümkün.
‘Le Grant Testament’ ve ‘Das Klingnde Alphabet’, Alper Maral, Müzik Hayvanı