25 Eylül 2011 Pazar

Gitarla özgürlük savaşı veriyorlar


25.09.2011 (Taraf)



“Söyleyecek neyin var dostum, içinden geçtiğimiz bu acılı zaman üzerine… Doğduğun bu çölü terk etmişsin, gitmiş ve onu öksüz bırakmışsın… Cehalet içinde yaşıyoruz, gücü burada taşıyoruz… Çöl kıskançtır, insanlarıysa güçlü; çünkü çöl kurur durur, başka yerler yeşerirken…” Yeni çıkan Tassili albümü, bu sözlerle açılıyor… Tinariwen, cümle kapısından girerken, derdini döküveriyor. Onlar, Afrika’da Mali’nin Kuzey bölgesinde Sahra çöllerinde yaşayan Tuareg göçebeleri, bir araya geldikleri 1979’dan beri coğrafyalarına insanca yaşamı çağırıyor… Bunu hem geleneklerinden hem de dünyanın müzik tarihinden beslenerek yapıyor…
Babylon bu yıl “doğuyla ilgili önyargıları yıkalım” diye organize ettiği Midnight Express konserler dizisi kapsamında iki gece üst üste Tinariwen’i ağırladı… Konserlerden önce gruptan Abdullah Ag Elhüseyni’yle konuştuk…
Ag Elhüseyni, basın mensuplarının önüne çıkmadan önce özenle bağladı poşusunu.  Heybetli, durgun ve ağırdı. Dolambaçlı bir çeviri yöntemine mecbur olduğumuzdan dört kişi oturduk yan yana… Dördümüzün üzerinde de benzer kot pantalonlar… Oysa “Adamlar çölden gelmişti”, zihnim suç işler gibi aramızdaki farklara odaklanıyordu… Ag Elhüseyni’yi benden ayıran poşusu muydu yoksa Diesel saati mi, karar verememekteydim…
Rolling Stones’la Robert Plant’le sahneye çıkıyor, dünyaca ünlü gruplara ilham kaynağı oluyorsunuz. Bütün dünya yerelliğine dikkat çekerek ilgiyle takip ediyor Tinariwen’i. Sizi diğer yerel gruplardan ayırıp bu noktaya taşıyan nedir?
Biz insanlara ve başka kültürlere tamamen açık yaşıyoruz. Çölde çadırların içindeyiz. Çadırların kapısı yok. Bu da bizim kültürümüzün ne kadar açık olduğunun bir göstergesi. Bir çok ünlü grup ve müzisyen bizim bu basitliğimizden dolayı bizi seviyorlar. Aynı zamanda biz eski ve uyuyan bir müzik türünü tekrar canlandırdık, dünyanın bizimle bu kadar ilgilenmesinin sebeplerinden biri de bu.
Konserleriniz sebebiyle yılın yarısını çölden ayrı geçirseniz de, hala orada yaşıyorsunuz. Kopmak istemediğiniz şeyi tarif eder misiniz?
Çölden ayrı yaşayamayız çünkü bütün ailelerimiz orada. Müziğimizin esas ilham kaynağı çöl. Çölün ruhu var bizim müziğimizde. Çöl dünyanın en sakin sessiz yeri, orada her türlü sesi hemen duyabiliyoruz. Sessizliğin bile sesi var orada…
Bu sebeple çölde kayıt yapıyorsunuz…
Kesinlikle doğru…
Yeni albümünüz Tassili’yi bir öncekinden farklı olarak Cezayir’de kaydetme sebebiniz nedir?
Tassili Cezayir’deki bir vadiden alıyor ismini. Orada da Tuareg kabilesinden çok fazla insan yaşıyor. O yüzden orayı seçtik. Oranın ayrı bir havası var bizim için…
Mekân seçimi albümün tınısını da etkiliyor. Tassili’nin tınısının grubun ilk yıllarını çağrıştırdığı düşünülüyor, katılır mısınız?
Aynen öyle…
Tinariwen kurulduğu günden bu yana barışın sesi olmayı hedefliyor. Dünya bu sesi duyabiliyor mu sizce?
Biz özgürlüğün aşkın ve barışın şarkılarını söylüyoruz. İnsanla dünya arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarıyoruz. Gelişimle ilgili bir umut vaat ediyoruz… Hayatın değişeceği ve yaşam koşullarının iyileşeceğine dair inancı var etmeye çalışıyoruz… İnsanlar da sesimizi duyuyor.
Batı dediğimiz coğrafya, poşuluyu, peçeliyi, “terörist” diye etiketlemeye  meyilli.  Bazen de bu kılık ilginç bulunarak bağra basılıyor. Hediyelik eşya muamelesi gördüğünüzü hissettiğiniz oluyor mu?
Bizim nefes alış ve yaşayış şeklimiz özgürlüğü temsil ediyor. Bu yüzden bizim hakkımızda asla terörist diyemezler. Terörist olamayız. Biz tamamen barışçılız. İnsanların bizim hakkımızda bunun aksini düşünmeleri imkânsız… Bizim savaşımız özgürlük savaşı… Bunun için de gitarlarımızı kullanıyoruz, silahları değil… Özgürlük düşüncesini geniş kitlelere yaymak istiyoruz ve sesimizi duyuruyoruz…

18 Eylül 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Her şey bir mülteci kampında başladı...




Tassili
Tinariwen
V2/Coop Music
Bir coğrafyanın acılarından damıtılmış bir müzik bugün dünyanın her yerinde büyük bir şaşkınlık ve sevgiyle kucaklanıyor. Sahneye poşusuyla, entarisiyle çıkan müzisyenler, hayranlıkla takip ettiğimiz büyük festivallerde ağırlanıyor. Hala etkileri sürmekte olan filmlerde ve halihazırda hayatın içinde “terör alarmı” olarak algılanan bir görüntü, her yerde kabul görüyor. “Batı” gururla onlara ödüllerini sunarken, “Çöl insanları geldi ödülü kaptı” türünden başlıklar atmayı da ihmal etmiyor. Evet Tinariwen “çöl insanları” demek, Tuareg dilinde. Kuzey Afrika çöllerinde yaşayan göçebeler Tuareg’ler.
Grubun kurucusu İbrahim Ag Elhabib dört yaşındayken, 1963’te bir isyan sonrası babasının ölümüne bizzat tanık olmuş. Bir western’de elinde gitarı olan bir kovboy görüp, tenekeden bir gitar yapmış.
Elhabib ilk gerçek gitarını 1979’da almış. Elvis Presley, Led Zeppelin, Carlos Santana, Dire Straits, Jimi Hendrix, Boney M ve Bob Marley gibi isimleri dinleyerek büyüyen Elhabib, ilk gerçek gitarını 1979’da eline almış. O yıl Libya’da bir mülteci kampında, kendisi gibi müzisyen arkadaşlarıyla birlikte çalıp söylemeye başlamış. 1980’de Kaddafi’nin bölgede mülteci olan tüm genç Tuareg erkeklerini silah altına girmeye çağırmasıyla dokuz ay savaş eğitimi almışlar. Sırtlarında hem silah hem gitar taşımışlar. 1985’te benzer bir çağrıyla,  yolları başka müzisyenlerle kesişmiş. Oluşturdukları derme çatma stüdyoda boş bir kaset getiren herkes için çalıp söyleyen ekibin bu ev yapımı albümleri Sahra Çölü’nün dört bir yanına dağılmış. 1990’da Tuareg’lerin başkaldırısına katılan Tinariwen, 1991’de ilan edilen ateşkesten sonra kendisini tamamen müziğe adadı.
Tassili ekibin beşinci albümü, artık daha profesyonel şartlarda çalışsalar da albümü yine çöle kurdukları bir stüdyoda kaydetmişler. Tuareg ezgilerini blues gitarlarıyla icra ediyorlar. Bugün “yerim dar” diyerek çoğumuzu iten bir sistem içine kabul ediliyorlar; ancak isyankâr ve göçebe ruhlarını koruyorlar. Bu sebeple, Tinariwen’in 23-24 Eylül’de İstanbul’da Babylon’un dört duvarı arasına nasıl sığmayı başaracaklarını epey merak ediyorum...


A Different Kind of Fix
Bombay Bicycle Club
Island Records
Henüz deneme yanılma aşamasındalar. Çok gençler ve isimleri pek çok ödülle birlikte anılıyor. Üç yıldır hayatımızdalar, A Different Kind of Fix üçüncü albümleri.
Indie-Rock sahnesi içinde, iddialı bir şekilde yola çıktılar. İngiltere’nin folk şarkılarından epeyce etkilendiklerini her fırsatta dile getiriyorlar. Bu folk etkiyi bir önceki albümlerinde daha yakından görmek mümkündü. Bu yeni albümde ise, elektroniklerin imkanlarından daha yoğun yararlanmışlar. Albümün ilk single’ı Shuffle’ı kendi kafalarından oluşan bir Pacman oyuna dönüştürerek  dikkat çekmeye çalıştılar.
İsimlerini Londra’daki aynı adlı bir Hint lokantasından alan Bombay Bicycle Club, ilk albümleri I Had the Blues But I Shook Them Loose’u çıkardıklarında 90’ların bağımsız grupları Pavement, Sonic Youth, Yo La Tengo’la karşılaştırılmıştı. Hala bir çok gruba benzetiliyorlar. Bu albümün özellikle 2’nci yarısında Cold Play’i sıkça anımsadığımı söylemeliyim.
Bu tabiri okuyunca “Vallahi ben de öyle düşünmüştüm” dedim; ama nafile, alıntılamak durumundayım, benden önce de yazdıkları gibi BBC, “kuzey İngiltere’nin en sıcak grubu”...

16 Eylül 2011 Cuma


“Bu kitap her şeyin yıkımından yana”


17.09.2011 (Taraf Kitap)

Gerçek hayatın sertliğinden zorluğundan kaçmak için değil; yıkmayı planladığının yerine koyacağın yaşamı prova etmek için kuruluyor hayal. Genç ve deneyimli bir kalem, oldukça sade bir dille, bize kaostan değil, öngörülebilirlikten korkmayı tavsiye ediyor…
Gazeteci ve müzik yazarı kimlikleriyle de tanıdığımız Doğu Yücel’le yeni romanı Varolmayanlar’ı konuştuk..
Varolmayanlar her fırsatta içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin yaşam şekline eleştiri getiriyor. Bu eleştirilere zemin hazırlayan dert ne?
Sanat hem hayatı hem değiştirmek hem de ondan intikam almak üzerinedir... Başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünerek yazarsın çizersin, çalarsın söylersin… Daha önceki kitaplarımda da vardı, ama bu kitapta daha bir ön plana çıktı eleştiri… Burada sistemin kendisini, hatta varoluşu irdeledim.

İstemeye istemeye iktisat okuduğunuzu biliyoruz. Kitapta bu alanda çalışan ana karakterin yaşamı epey sorgulanıyor. Sizin intikamınız da bu mu?
Kitabı yazarken, eğer iktisat alanında çalışsaydım nasıl bir adama dönüşürdüm, diye düşündüm. Etraftaki arkadaşlarıma baktım. Benimle aynı kafadayken bir anda üniversite eğitimiyle değişenlere… Burada da öyle bir karakter çizdim. Bütün o eski zevklerinden, hikâye, günlük yazmaktan, sevdiği müzikleri dinlemekten vazgeçen, kendini beyaz yakalı yaşam biçimine veren, sözüm ona yaşam kalitesi yüksek bir profil çizdim.

Neyse ki, hayatı öngöremiyoruz; iktisat okuyan biri orada çakılıp kalmayabiliyor… Zamanın ruhunun lanetlediği kaos, kitapta bir çözüm yolu olarak gösteriliyor…
Bu düzen bir yere gitmez; bunu denedik. Düzenin tüm parçaları, siyasi elementleri, inançla ilgili katı düşünceler, endüstri, medeniyet; hepsi değişmeli. Kitap, hayallerden faydalanarak değiştiriyor ve dünyaya mutlak bir kaosun hâkim olması gerektiğini, insanların ondan sonra doğal yaşama dönebileceklerini iddia ediyor…

Kitapta hayal ve gerçek zaman zaman birbiri içine giriyor…
Çok basit bir felsefe olabilir ama herkesin kendi gerçekliği var ve o gerçeklik içinde neye inanıyorsan olur.  Mesela benim kendi gerçekliğim hayallerin gerçekleşebileceği üzerine kuruludur. Film izlediğim, roman okuduğum zaman sanki onlar benim göremediğim bir yerlerde gerçekleşiyor gibi hisseder ve mutlu olurum. Aşırı katı rasyonel düşünceye kitapta karşı çıkıyorum…

Hayallerimiz de pek özgür sayılmaz…
Günümüzde, Türkiye’de, büyük şehirlerde hayal kurmak ayıplanır. Çok büyük hayallerinden bahsedemezsin; çünkü küçümsenirsin. Kitaptaki hayali evren gibi şeyleri geçiyorum, büyüyünce piyanist olacağım, sanatçı olacağım, gibi hayallerinden söz etmen güç. İnanılan iki şey var: biri para diğeri prestij. Benim hayallerim yavaş yavaş gerçekleşiyor. Yazar oldum, müzik yazarı oldum… Ama ben para kazanana kadar o tayfa tarafından kabul görmedim. Para kazanmak çoğunluk tarafından kabul görmenizi sağlıyor.

Çoğunluk tarafından kabul görmeyenler ise akıl hastanesine kapatılıyor… Kitapta psikiyatri üzerine de düşündürüyorsunuz…
Kitapta antidepresanın depresyonu geçirebileceğinin yalan olduğunu belgeleriyle anlattım. O kısımlar bayağı bilimsel, epey çalıştım, okudum… İnsanı önce tamir etmeye çalışıyorlar, sanki o bir cihazmış gibi. Biraz hayalperest olursan, ilaçlar veriyorlar.  Düzelmezsen de akıl hastanesine atılıyorsun… Ben de onları kitapta kurtarıyorum…

Kurtarmak demişken, okuyucuya karşı da böyle bir sorumluluk hissediyor musunuz?
Benim bütün sorumluluğum hikâyeye karşı. Stephen King’in dediği gibi, hikâyelerin belli bir evrende yaşadığını, bizim o evrene bir şekilde arada bir gidip bu hikâyeleri aldığımızı düşünüyorum. Ve onları şu anki evrende hakkıyla yazmak istiyorum.

Peki ya yarım bırakılmış tarifler… Okuyucunun hayallerini kısıtlamaktan mı çekindiniz?
Bunu söylediğine sevindim. Hakikatten bilinçli olarak yarım bıraktığım yerler var; onu da anlatmayayım; okur kendi kafasında canlandırsın, kendi hikâyesini yaratsın, dediğim…

Ana karakterin babasıyla olan ilişkisini bir parça utanarak, daha doğrusu çekinerek yazmışsınız sanki… Kendi hayatınızla ilgili ipucu vermenizden mi kaynaklanıyor…
Çok içten gelen duygularla yazılmış bölümler onlar; ama sonradan insanlarla paylaşmak konusunda belli oranda bir utanç yaşamış olabilirim. İlk taslağı birkaç arkadaşıma okuttum ve sorduğum sorulardan biri, “babasının ölümüne yol açan kazayla ilgili o ağır sahneler olsun mu olmasın mı”ydı. Onlar da tam tersine “Hasta mısın! Onlar en güzel bölümler!” deyince, bıraktım… Ben yazarlığın kendine karşı yüzde yüz dürüst olmakla ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum. Ne kadar duygusal anlamda çıplak olursanız o kadar iyi şeyler ortaya çıkıyor.

Kusursuz güzellik peşinde bir adam, kadınlarla ilgili birkaç genelleme, hikâye boyunca neredeyse sadece seks yapmak için ortaya çıkan bir kadın… Problemli değil mi?
Problemli olan adam zaten… Kitapta kimsenin tarafını tutmuyoruz. Yani kitabın adı Varolmayanlar olsa bile Varolmayanlar’ın tarafında değiliz. Kitap her şeyin yıkımından yana. Bu karakter sorunlarını çözmeye çalışıyor ve sonunda çözüyor… Aslı karakteri de ikinci planda, kalmış olabilir ama o da öyle bir karakter…

Aslında sorun derinliksiz karakteri kadın yapmak. Bütün dünyayı değişirmeye aday bir zihne sahip olsanız bile, yine de kadın meselesini tâli bir sorun gibi algılıyor olabilir misiniz?
Kitabın başrolünde bir kadın var diyorsan, o zaten Aslı değil Ezgi olmalı. Her ne kadar kayıp bir karakter olsa da… Zaten kitapta erkek bakış açına bir eleştiri var. Erkeğin kadına sadece fiziken ve belli estetik kaygılarla bakması eleştiriliyor. Erkek dünyasına, kadın dünyasından daha çok eleştiri getiriyor Varolmayanlar…

Kitapta olduğu gibi, yazarak gerçekliğe müdahale edebilir miyiz?
Hayalet Kitap'ı bitirmeye yakın bir dönemde Varolmayanlar'ın fikri oluştu. Oradaki bazı yan hikâyeler gerçek hayata sirayet etti. İlk kitabımda bir hikâyede  Mars'taki bir ovaya Carl Sagen'den esinlenerek Sagen ovası demiştim. Sonra gerçekten bir ova bulundu Mars'ta ve ona Carl Sagan adı verildi. Ufak tefek böyle şeyler yaşadım yine... Bir müzik yazısı yazmıştım, İzmirli Rampage tekrar kurulsun diye... 1995'te dağılan gurup, o yazıyı yazdıktan bir süre sonra grup yeniden kuruldu. Yazar arkadaşlarımla sohbetlerimde onların da benzer rastlantılarla karşılaştıklarını duymuştum. Diğer yandan yazar ile yarattığı karakter arasında da neredeyse paranormal bir etkileşim de yaşanabiliyor. Yazdığın karakter gibi düşünmeye başlıyorsun, hatta karakterin başı ağrıyorsa yazarın da başına ağrı girmesi gibi sağlığı etkileyen durumlar ortaya çıkabiliyor.
Romandaki maceradan "yazdığın şeye ne kadar inanırsan hayatı da o kadar değiştirebilirsin" sonucu çıkıyor. Okur da bu macerayla birlikte hayal dünyasında yeni bir olasılık yaratacak. Yani bir anlamda yazdığınız ve okuduğunuz her kitapla gerçeklik zaten az çok değişiyor.

Hem yazarsınız hem gazeteci, sürekli yazınca konuşmak zorlaşıyor mu?
Sadece gazetecilikle ilgili değil her zaman konuşmakla ilgili sıkıntım olmuştur. Daha önceki kitaplarımla ilgili röportajlarda da zorlandım. Söylemek istediklerimi tam olarak anlatabilecek miyim, diye… Ama bu defa biraz rol yapıyorum. Çünkü bir motivasyonum var, bu kitabın okura ulaşmasını istiyorum… Daha önceki kitaplar ulaşmadı okura, o konuda dertliyim, hala e-mail’ler alıyorum, ulaşmak istiyorlar. Şu anda aktif olmayan Küçük bir yayınevinden çıkmıştı onlar, o yüzden insanlar o kitaplara ulaşamadılar. O kitapların bahtsızlığını Varolmayanlar da yaşasın istemiyorum. 

Varolmayanlar
Doğu Yücel
Doğan Kitap
439 sayfa
24 lira

11 Eylül 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Rüzgâr denizden esiyor...


11.09.2011 (Taraf)


Lodos
Cem Tarım
Kalan
Rüzgâr denizden esiyorsa adı Lodos olur. Aldığı ne varsa geri verir Lodos esince deniz. Biriktirdiklerini kıyıya sürükler. Dibini yüzeye, yüzünü dibe koyar. Sersemletir insanı, alabora eder hafif; dümeni düz tutmak kolay değildir Lodos eserken. Cem Tarım’ın rüzgarı da denizden esiyor belli ki. Çünkü Karadeniz müziği ihtiva eden bu albüm, bugün duyma ihtimalimizin yüksek olduğu tınılar yerine, bir kültürü deşerek seçilmiş ezgileri barındırıyor. Sanatçı, kültürel bir birikimi hatırlamak isterken, yöre müziğinin ritmik karakteri nedeniyle zaman zaman sadece eğlence müziği olarak algılanmasına da karşı çıkıyor.
Tulum, kemençe, kaval, zurna gibi yöresel enstrumanlardan dinlemeye alışık olduğumuz Karadeniz müziğinde bağlamanın önemli bir yer tuttuğunu göstermeye çalışıyor ve albümdeki 11 eserde bağlama ve iki telli bağlamayı yörel enstrumanların yanına koyuyor. Bağlama ustası Erdal Erzincan albümü şu sözlerle anlatmış: “kent müziği anlayışıyla hazırlanmış bu albümün en önemli tarafı gelenekten kopmadan elde edilen yeni bir duyum özelliği taşımasıdır. Karadeniz müziğine büyük bir hizmet niteliğindeki bu çalışması aynı zamanda bağlamanın kentteki icra modeline katkı sunacağı iddiasını taşımaktadır.”


Keeper
John Doe
Yep Roc Records
Müzik yapmak da yazmak da, varacağın yeri kestiremediğin bir maceraysa eğer, John Doe’nun bu albümü yıllarca süren bu maceranın özeti gibi.
Keeper, punk, rock, country, blues, rock’n roll tınılar seven, 80’lerin popüler punk rock grubu X’in kurucularından biri olan Doe, albümde bu güne kadar haşır neşir olduğu tüm türlerden örnekler seslendirmiş. Sanatçının kendi adını taşıyan bu dokuzuncu albümü dinleyiciyi en çok ise, 60’ların sonu 70’lerin başına, Rolling Stones dolaylarına götürüyor.
Kadın şarkıcılarla çalışmayı sevdiğini bildiğimiz Doe, Keeper’a, Jill Soubule, Paty Griffin ve Cindy Wesserman’ın elini değdirmiş.Soubule, Robert Plant ve Band of Joy’la birlikte çıktığı turneden gelir gelmez, ayağının tozuyla kayda girmiş. Albümde X parçası Painting The Town Blue da yorumlanmış.


Sem Nostalgia
Lucas Santtana
Mais Um Discos
Genç Brezilyalı gitarist ve şarkıcı, her defasında gelenekselden sıyrılıp yeni, deneysel bir iş yapmayı başarıyor. Son dönemde Brazilya’nın en yetenekli müzisyenleri arasında gösterilen Santtana, funk, rock, samba, reggae ritimleri elektroniklerle buluşturan parçalarıyla biliniyor. Santtana bu albümde, son derece sakin bir dil benimsemiş. Romantik şarkı sözlerine zaman zaman sadece akustik gitar eşlik ediyor. Elektroniklerin ve klavyenin kullanıldığı parçalarda da aynı sükûnet korunuyor. Albümün pek çok noktasında sanatçının beslendiği samba ve reggae tınıları duymak mümkün.  

9 Eylül 2011 Cuma

Müzikle başka bir dünya mümkün

09.09.2011 (Radikal)


Yanlış hayat doğru yaşanmaz belki ama, doğru hayat yanlışının içinden filizlenecek, başka çare yok. Onca tahammülsüzlüğün, anlayışsızlığın ve bilmezden gelmenin orta yerinde, önceki gece 95 gencin yaptığı, bizi buna inandırmaktan başka bir şey değildi. Aya İrini’yi dolduran yüzlerce çift gözün umutla ışıldaması yepyeni yaşam tahayyüllerine olan ihtiyacımızın göstergesiydi. O tahayyüllerin baş oyuncuları sahnede izlediğimiz Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası üyeleriydi. 
Müziği ‘başka bir dünya’nın mümkün olduğuna inanarak yükselten şef Cem Mansur, 2007  yılında ‘Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası’ adıyla, ülkenin her yanından sınavla seçilen gençlerin oluşturduğu bir yapı kurdu. Bu yıl, Toplum Gönüllüleri Vakfı çatısı altına girerek, Sabancı Vakfı desteğiyle, ‘Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’ adını alan yapı, projelerini ve etki alanını genişletmeyi hedefliyor.
“Orkestra, yalnız Türkiye’de müziğin ne olabileceğinin değil, Türkiye'nin ne olabileceğinin güzel bir sembolü” diyor Cem Mansur. Barışçıl bakış açısının öğrenilebilir olmasından hareketle, gençlerle, Demokrasi Laboratuvarı isimli bir etkinlik düzenleniyor. Sorumluluk alma, demokratik katılım, başkalarını dinleme ve onların sesine saygı gösterme gibi konularda çalışan gençler, orkestrayla toplumu, müzikle yaşamı bağdaştırarak yeni bir yaşam pratiğini deneyimliyor. Cem Mansur’un sözleriyle gençler, “sanatçı ve insan olarak  anlamlı bir varoluşun ancak ‘öteki’ ile mümkün olabileceğini” kavrıyor. Bunu, müziğin metaforuyla, gündelik yaşama aktarmak doğal olarak daha uzun sürüyor.
 

Almanya ve Avusurya’da turneye çıkmadan önce İstanbul'da verdikleri tek konserde izlediğimiz orkestranın hayranlık uyandıran uyumu, yeni yaşam pratikleri üzerine çalışmalarının ürünüydü belli ki.

Birlikte gülebilmek 
Berlioz’un Roma Karnavalı Uvertürü, Sibelius’un Karelia Süiti, Dvorak’ın 9. Senfonisi ve 15 yaşındaki Mertol Demirelli’nin solistliğinde, Liszt’in 1. piyano konçertosu icra edildi. Sahne sadece müzisyenleri değil, dinleyiciyi de ağırlıyordu. Toplum Gönülleri Vakfı’nın davetlileri olarak gelen çocuklar sahnenin üst kısmındaki basamaklarda oturuyor, müzikle aralarına sınır konulmamasının keyfini çıkarıyordu. Müziğin enerjisini bedenlerinde hisseden, çalarken yerinde duramayan gençlerin sevinç çığlıkları, konser bitiminde pek alışık olmadığımız şekilde, kulisten taştı.
Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, ‘müzik hayatı nasıl değiştirir’e yanıt veriyor, her fırsatta hortlayan, ‘müziğin politikadan ayrı bir yerde durduğu’ görüşünü ise alaşağı ediyor. Orkestra üyelerinin konser boyunca gülümseyen yüzlerini keşke herkes görebilseydi... Birlikte gülebilmekten daha ‘gerçek’ bir politika var mı?

TÜRKİYE’DEKİ İKİNCİ KONSER 27 EYLÜL’DE 
Yurtiçindeki ikinci konserini 27 Eylül’de Bursa’da verecek olan Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası 2011 yılı turnesine yurtdışı konserleriyle devam edecek. 2011 yılının “Almanya’ya İşçi Göçü’nün 50. Yılı” olması nedeniyle Almanya’da verilecek üç konserin ardından Avusturya’da gerçekleşecek iki konser ile turnesini tamamlayacak.


8 Eylül 2011 Perşembe

Mercury ikinci kez PJ Harvey'in!



Britanya ve İrlanda’da yılın en iyi müzik albümüne verilen Mercury ödülünün sahibi, "Let England Shake" ile PJ Harvey oldu. 

Daha önce "Stories from the City, Stories from the Sea" albümüyle aynıı ödülü kucaklayan PJ Harvey, Mercury'i ikinci kez kazanan ilk müzisyen. 
Dün akşam Londra’daki Grosvenor House Hotel’de düzenlenen törenle ödülünü alan PJ Harvey, bu ödülün kendisine verilmesinden son derece mutlu olduğunu söyleyerek, ilk Mercury Ödülü’nü 11 Eylül 2001’de aldığını hatırlattı. PJ Harvey sözlerine şöyle devam etti: “Bundan on sene önce ödülü aldığımda, New York’ta kaldığım otelin penceresinden, Pentagon’daki patlamayı izliyordum. O zamandan bu zamana çok şey değişti. Bu albümdeki şarkıları yazmam uzun bir zaman aldı. Çünkü bu benim için çok önemliydi. Ben sadece kendim için değil, diğer insanlar için de anlamlı ve uzun sürecek bir şey yapmak istedim"

Apollon tapınağını trompet sesi sardı

08.09.2011 (Radikal)


Otto Sauer, “İhtişamlı müzik ihtişamlı mekânlara yakışır” sözünü bu konsere saklamalıydı; zira Apollon Tapınağı, Ten of The Best Trumpet üyelerinin nefesine nefes kattı. Konserden sonra “burada öyle büyülü bir hava var ki, şuradaki otelden gelen s.tiğimin ritimleri bile bizi etkilemedi” diyen Sauer ve ekibi, önceki gece Side 11. Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali’nin konuğuydu.
Arkalarına yakamoz vurmuş denizi, önlerinde tapınağın görkemli kalıntılarını aldılar, Bach’la başlayıp, Rodrigo’ya, Piazzola’dan The Beatles’a, Harry James’e, Sting’e uzandılar, önce ‘memleketlilerini gören’ turistleri, sonra Sidelileri pek memnun ettiler. Aralarında ne arasak bulabileceğimiz bu parça listesini, caz, funk, pop ve klasik tınıları kullanarak icra ettiler. Adından övgüyle söz edilen klasik solisti Sauer, bu müziği daha fazla dinleyiciye ulaşmak için seçtiklerini anlattı. Doğruya doğru, 10 trompete eşlik eden piyano, bas, gitar, keyboard, perküsyon ve davuldan oluşan ekip, bu kolay dinlenen müzikle dinleyicinin kalbini kısa sürede fethetti. İlk olarak 1991’de televizyon programı vesilesiyle bir araya gelen ekip, 1995’e gelindiğinde dünyanın dört bir yanından konser teklifleri almaya başlamıştı.
Festival 10 Eylül’de yine aynı yerde, flütte Halit Turgay, piyanoda Ayça Kocatürk, davulda Emir Özoğlu, basta Serhat Özkartal’dan oluşan Jazz-İst Quartet konseriyle devam edecek...

28 Ağustos 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Bu ışık bilince mi bilinçaltına mı ait?

28.08.2011 (Taraf)

4
Oğuz Büyükberber
Lin Records
Özellikle bas klarnetteki dünya standartlarını aşan virtüözitesi, doğaçlamayı tanımlayan bakış açısı, pek çok tür ve coğrafyadan damıttığı müzikal tadı ve teknik mükemmelliğine rağmen duyurmayı başardığı doğallığıyla hepimizin tanıdığı bir isim Oğuz Büyükberber. Sanatçı yeni albümünü Lin Records etiketiyle yayınladı. 
Büyükberber’in piyano, elektronikler ve görsel alandaki hakimiyetini de hissettiren bir albüm 4. Adı gibi dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm Berlin’de boş bir binada kaydedilmiş. Büyükberber klarnet ve bas klarnetiyle baş başa. İkinci bölümde piyano başındaki sanatçıya elektrik basta Demirhan Baylan, davulda sırayla Cengiz Baysal ve Cem Aksel eşlik etmiş. Üçüncü bölümde ise elektroniklerle şekillenen oldukça “zor” bir parça var. Dördüncü bölüm, lisans derecesini Mimar Sinan Üniversitesi İç Mimarlık bölümünden alan ve müzikle görsellerin birbirini beslemesine izin veren sanatçının bizim için hazırladığı eskiz, resim ve fotoğraflardan oluşan 32 sayfalık bir kitapçıktan oluşuyor.
Büyükberber albümde, bireysel bilinçdışında bulunan yüzünü; yani içinde taşıdığı “gölge”sini bizlerle paylaşıyor sanki. Yer yer beliren ışık, zannettiğimiz gibi bilince mi yoksa bilinçaltına mı ait, kafa karışıyor... İrade dışı sandığımız “rüya” doğanın sesi olarak karşımıza çıkarken, insan önce dışa sonra içe dönüyor. Özellikle ilk bülümde, boş odanın içine uzaklardan geliyor gibi duyulan ses, oluşturulan bu bilinçlaltını derinleştiriyor...
Gülümseten bir titizlikle hazırlanmış bu albümü mutlaka edininiz...


Kırkaltı
Kırkaltı
P. İ. Müzik
Bazen hatırlamak tanımaktan çok daha kıymetli. Drum&Bass Magazine’in yeni sayısıyla hediye 
edilen Kırkaltı albümünü dinlerken böyle düşündüm. Albüm aslında 2008’de çıktı. Piyasadaki en iyi albümlerden biriydi, şimdi de öyle. Yalnızca dinleyicinin menfaati için, daha çok tanınıp dinlenmeliydi. Vokalde Emrah Kara, gitarda Barlas Özemek, basta Gürkan Bozacı, davulda 
Onur Öztürk’ten oluşan grup ismini Türk Ceza Kanunu’nun 46. maddesinden almış: “Fiili işlediği zaman şuurunun veya harekâtının serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl hastalığına duçarolan kimseye ceza verilemez” Ekip önümüzdeki günlerde, ikinci albüm çalışmasına başlıyor. Çalışmayı, kendi stüdyolarında ve “3 Kulaklı 1 Adam” isimli kendi prodüksiyon şirketleri bünyesinde yürütecekler. Bu albümde bizleri yeni bir sound bekliyor. Emrah Kara, şimdilik “toprağa yakın, mümkün olduğunca doğal” diye anlatıyor bu sesi. Ekip bu albümü daha iyi tanıtmaya kararlı. Yine de, “kimse bizden alışık olunan işlerden beklemesin” diyen Emrah Kara, ilk albüm için bakın Drum & Bass’a neler söylemiş: “Artık sizindir, sadece bizim değil. Dinleyin, dinletin, paylaşın, çoğaltın, bu birliğe güç katın. Güç katın ki biz ve bizim gibi onlarca müzisyen güzel ve kaliteli işleri yayınlamak ve paylaşmak için daha çok güç bulsun” Kırkaltı’yı önümüzdeki bahardan itibaren sahnede izlemek mümkün olacak.


If Not Now, When?
Incubus
Epic Records
Hemen belirtmeliyim, Incubus’un  bu yeni soun’u nedeniyle hayal kırıklığına uğrayanlaran değilim. Hatta albümün grubun en iyi işlerinden biri olduğunu düşünüyorum. If Not Now When, 20 yılı aşan birlikteliğin ardından, birbirini içselleştirmiş üyelerin “ortak” tadını taşıyor. Albüm öyle derli toplu ki, “neden şimdi değiştiniz” türünden sorulara, “şimdi değilse ne zaman? Zamanı gelmişti” diye cevap veriyor. Evet, albüm öncekilere kıyasla çok daha sakin; fakat bu sakinlik pop’a; popüler olana kayış falan değil. Bunca yıldan sonra albümün kapağındaki cambaz gibi, riskli bir iş yapmışlar ve bu işle gurur duyduklarını her fırsatta dile getiriyorlar. Gitarist Mike Einziger, bir röportajında, “20 yıl boyunca dünyayı gezerek verdiğimiz konserler, aldığımız ödüller... Artık çocuk değiliz... Yapmak isteiğimiz, hayal ettiğimiz her şeyi yaptık, bu yedinci albümü hazırlarken, bize hayallerimiz değil, kim oluğumuz ilham verdi” diyor...


Girab-ı Mihnet

Erdal Erzincan

Kalan


Erdal Erzincan, ‘Diyardan diyara uzun uzun “ey” çekerek haykırmak ve bir çok şeyi bu iki harfin içine gizlemek Anadolu insanının hünerinden başka bir şey olamaz’ diyerek köklerini aramaya devam ediyor.

Anadolu’da, Geleneksel müziğin en bilinen çalgılarınan biri olan bağlamanın usta-çırak ilişkisi içinde yaygınlaştığını hatırlatan Erdal Erzincan, “bu geleneği sürüren sanatçıların büyük şehirlere yerleşmesiyle işler değişti” diyor. Özellikle konservatuarlar ve kurslarla şekillenen yeni eğitim modeli, geleneksel müziğin icra alanını genişletip, bağlamanın teknik kapasitesini yükseltirken “çalıp-söyleme” geleneğinin yeterince dikkate alınmadığını hatırlatıyor.

İşte bu sebeple, Erzincan, “Her türlü yarayı topluma pay ederek sarmayı başarabilmiş aşıklar”a tutunan 16 ezgiyi bağlamasıyla çalıp, söylüyor...

23 Ağustos 2011 Salı

Tom Waits'in yeni albümü 25 Ekim'de!



Tom Waits yedi yıl aradan sonra, tümü yeni parçalardan oluşan ilk stüdyo kaydını 25 Ekim'de dinleyiciyle buluşturuyor.



22 Ağustos 2011 Pazartesi

Enstrümanımla uçmak istiyorum

22.08.2011 (Taraf)


Bir hava yolu şirketi, müzisyenlerin yanlarında taşımak zorunda olduğu enstrümanlarını uçak kabinine sokmasını zorlaştıracak kurallar getirdi. Müzisyenlere “ya bir bilet daha alacaksınız ya da enstrümanınızı bagajda taşıyacaksınız” dendi. “Enstrümanıma Dokunma” isimli bir kampanyayı doğuran bu uygulamayı bahane edip, Drum and Bass Magazine ve Gitar Dergisi’nin kurucularından başarılı davulcu Ediz Hafızoğlu’yla buluştuk. Ve anladık ki, önümüzdeki günlerde ülkemizin müzik sahnesi örgütlü mücadeleyle yeniden tanışacak...

Hafızoğlu’nun Dünyada böyle bir şey yok” diye anlatmaya başladığı enstrümanlara yönelik uygulama, uçaktaki yolcuların el bagajlarına daha geniş bir alan ayırabilmeyi bahane ediyor. Hafızoğlu durumun akılcılığını şu sözlerle tartışmaya koyuluyor: “Oysa grupça biniyoruz uçağa. Bir grupta yedi kişi var. Bunlardan ikisi gitar çalıyor. Yedi kişinin zaten o kadar yeri var”  Havayolu şirketine bu argüman sunuluyor, cevap: “gitar telini söküp insan boğabilirsin”.
“Enstrümanların boyutlarına bir sınırlama getirebilirler” diyor Hafızoğlu, “ama 50 cm diyemezsin”; çünkü “Dünyada öyle bir şey yok . Bir de İstanbul’dan uçarken olmaz diyorlar, Adana’dan alıyorlar. Tutarlılık yok. Avrupa’da önden anons yapıyorlar, müzisyenler enstrümanlarını koysun diye. Ondan sonra yolcu alıyorlar.” Müzisyenlerin çok zor koşullar altında geçimlerini sürdürdüklerine dikkat çeken Hafızoğlu devam ediyor: “Zaten onla para kazanıyorsunuz, onla geçiniyorsunuz. Koltuk satın al, diyor sana. Zaten o kadar paraya çalıyorsun. Zaten o parayla kiranın bir bölümünü ödüyorsun. Çok pahalı bir hayat yaşıyoruz, neden bir de böyle zorluklar çıkarıyorlar?”  “Enstrümanıma Dokunma” kampanyası hem umutlu hem de oldukça barışçıl. Hafızoğlu:  “Şirketlerle mutlaka bir anlaşmaya varacağız ve problemi atlatacağız. Kavga etmek yerine pozitif bir şekilde bu sorunu nasıl çözebiliriz diye konuşmak istiyoruz” diyor...

Fakat, sorunlar bununla bitmiyor. Hafızoğlu’nun asıl derdi “ana sorun”la. Problemin zihniyete; yani politikalara ilişkin olduğunu düşünüyor: “En önemli sıkıntı devlet politikası. Eğitim sanat devlet politikalarıyla desteklenmedikçe bu ülkeden cacık olmaz. Bize de yutturmaya çalışmasınlar.” Şu anda yaşanan pek çok sıkıntının toplumun politikadan uzaklaşmasından kaynaklandığını savunuyor Hafızoğlu: “Kapitalizm çok basit temeller üzerine kurulu. Oy verenler eğitimsiz olmalı ki kandırılabilsinler. 1950’lerden beri darbeler, her şey, toplumu buraya sürükledi. İnsanlar bir araya gelip bir şey yapmadılar. Müzisyenler de aynı.”  Bu sözler üzerine müzisyenlerin haklarını örgütlü biçimde savunması ve iktidar üzerinde bir baskı unsuru olmasını kolaylaştırmak için, yıllardır hasret olduğumuz bir örgütlenmenin kurulduğunu müjdeliyor: “Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği”. “Birlik olmamız gerekiyor, bir yerde toplanmamız gerekiyor” diyen müzisyen, amaçlarını “Biz bu güne kadar yapılmayanı yapmak istiyoruz. Mesela enstrümanlarının üzerindeki yüksek vergileri konuşmak istiyoruz” diye anlatıyor ve sendika eksikliğini hatırlatıyor: “Bugün bırakın bir gazinoyu Tarkan’ın yanında çalışıyorsanız bile, sigortanız yok. Bu konuda şimdiye kadar sunulan en elle tutulur şey CHP’nin seçimden önce sunduğu programda vardı”Çözüm yollarından biri, sanatın toplum tarafından içselleştirilmesi Hafızoğlu’na göre. Başarılı Davulcu, cazın zenginlere hitabeden bir müzik türü gibi algınışından da rahatsız. Bu müziğin geniş kitlelere yayılması için öğrenciler tarafından dinlenmesi gerektiğini savunan Hafızoğlu’na göre bunun önündeki en önemli engel ekonomi: “Bir öğrencinin caz kulübe girebilmesi için en az 15-20 lira gerekiyor.  Öğrenci değilsen 30-35 lira ödüyorsun.  Biraz daha popüler bir konsere gitmek için 40-60 lira ödüyorsun. Haftada 2-3 girebilmesi gerekiyor ki, oradaki müzisyenlere aşina olabilsin. Bu sadece içeri giriş parası. Ama tabi bu ücretler ödenen vergilerle alakalı. Devlet politikası. Devletin desteklemesi gerekiyor... Sistem bu mekânları destekleyecek ki giriş bedava olsun...”

Ediz Hafızoğlu alternatif ve standartların üzerinde işler yapan müzisyenleri bir araya getirmek, onları bizlerle buluşturabilmek  amacıyla bağımsız bir müzik şirketi de kurdu: Lin Records. Alper Yılmaz’ın ve Oğuz Büyükberber’in albümleri yakın zamanda dinleyiciyle buluştu. Firma şu sıralar “Korhan Futacı ve Kara Orkestra” ile “Kolektif İstanbul” albümleri için hazırlanıyor... Ancak açık ki, bu alternatif ve standartların fersah fersah üzerindeki işlerin ana akım medyada yer bulması çok zor.  Hafızoğlu durumu şöyle örnekliyor: “Mesela haberiniz var mı? Kolektif İstanbul’la birlikte Montrö Jazz Festivalinde çaldık biz. O festivale giden ender gruplardan biriyiz. Buradaki herhangi birinin haberi oldu  mu? Olmadı... Burası böyle bir ülke...” 


Ediz Hafızoğlu sadece başarılı değil, müziğe emek veren bir müzisyen olmak istiyor.  Bahsettiğimiz tüm bu işler için eşi Seval Karataş ve benzer düşünceleri paylaşan müzisyen arkadaşlarıyla birlikte, gece gündüz çalışırken, işin maddi tarafını da, akıl almaz bir takvimle müzik yaparak çözmeye çalışıyor. Hafızoğlu’nun yanından ayrılırken içim rahat. Çünkü burası aynı zamanda, bütün hayatını hak mücadelesine adayabilen, sanatın politikliğinden korkmayan, değişim gücünü kendi içinde bulan cesur müzisyenlerin yaşadığı bir ülke...






21 Ağustos 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Sistem eleştirisi için müzik!

21.08.2011 (Taraf)


We Must Become the Pitiless Censors of Ourselves
John Maus
Upset the Rhythm
Her hafta, Kayıt Altı’nda tanıttığımız albümlerden en az biri kapitalizm ve onun yaşam biçimine sert eleştirilerde bulunuyor. Eleştirinin ve kabulün, daha pek çok kavramın birbiri içine girdiğini her fırsatta söylediğimiz, sanatın; özellikle müziğin politikadan uzaklaştığını düşündüğümüz bir dönem için oldukça şaşırtıcı değil mi? Üstelik bu albümler “batı” diye tarif ettiğimiz yerin göbeğinde imal edilip, bu güne kadar politik müzik namına bol bol marş dinlemiş bir coğrafya olan Türkiye’ye mamul olarak sunuluyor...
Müziğin hem eleştirel bir bakış açısıyla ele alındığına ve hatta sistem eleştirisi için araçsallaştığına tanık oluyoruz. Belki de, sanatçılar bize anlatıldığı, egemen medyaya yansıdığı kadar, politikadan uzak değillerdir dedirten bir albüm daha var elimizde. John Maus’un üçüncü albümü. Kendini adından belli eden albüm, bizlere “gerçek değilsiniz, kendinizin sansürlerisiniz” diyecek kadar sert, bir o kadar da kolay dinlenebilir. 1980’lerin synth-pop’undan izler taşıyan müziğin sahibi Maus, pek çok yorumda Joy Division’ın vokalisti Ian Curtis’e benzetiliyor. Albüm Maus hayranlarının alışık olduğu karanlık, hafif-depresif havadan da nasibini almış. Yaptığı politika doktorasıyla da konuşulan Maus’un bu albümünün muhalifliği oldukça “doğal” duyuluyor. Belli ki, müzisyenin aksi yönde bir iş yapması mümkün değilmiş...


Triple Play
Russell Malone
MaxJazz
Jimmy Smith, Diana Krall, Benny Green, Russel Malone, Hank Jones, Bill Frasel ve Sonny Rollins’le yaptığı işbirlikleriyle kalbimize giren, pek çok usta tarafından parmakla gösterilen bir gitarist Russell Malone.
MaxJazz şirketinen  çıkardığı Playground, Live at Jazz Standard Volume1 ve 2’den sonra, basta David Wong, davulda Montez Coleman’la birlikte işlediği Triple Play’le karşımızda. Caz etiketli albüm aslında, Malone’un gençliğinde blues gitaristlerinden aldığı ilhamı hatırlatıyor. Zamanlar arası bir yolculuğa çıkaran albüm, modernle gelenek arasındaki sınırları da kaldırıyor...


Band of Joy
Robert Plant
Decca
1968’de yolunun Jimmy Page ile kesişmesinin ardından ortaya çıkan Led Zeppelin’e mutluluğun grubu diyordu Robert Plant. 20’li yaşlarının başındaydı, keşfedeceği sayısız melodi, yaşayacağı sınırsız deneyim vardı; ama o, sadece müzik dünyasının efsanelerinden biri değil, aynı zamanda unutulmaz bir müzik emekçisi olacağını bağırıyordu sanki. Plant, birkaç yıl önce kurduğu yeni grubunun ismini, 20’lerinin başındaki o anıdan ödünç aldı.
Her şeyden önce, birlikte olduğu grupla uyumuna ve ortaya çıkan mutluluğa önem verdiğini bildiğimiz sanatçının başını çektiği bu albüm, dinleyicinin de aynı mutluluğa ulaşmasını sağlıyor. Yılların birikimiyle yapılan bu yeni iş, ezeli bir müzik tarihini özetliyor sanki. Plant’in, 1970’lerde keşfedip âşık olduğu yerel müziklerin etkileri buraya da yansıyor... Albümde Orta doğu ezgileriyle 60’ların country’leri birbirini okşuyor.
Geçen yıl “en iyi albüm”, Silver Rider parçasıyla ise, “en iyi rock vokal performansı” dallarında Grammy adayı olan albüm, bu yıl, Robert Plant’a, “en iyi vokal” adaylığı getirdi.
Band of Joy, grupla aynı adı taşıyan albümlerinin13 aylık dünya turnesini yakın zamanda tamamladı. Turnenin Litvanya ayağı için ülkenin müzik yazarlarından birinin de dediği gibi, “Robert Plant Band of Joy’da bir müzik dersi veriyor”


Watch the Throne

Jay-z & Kanye West

Rock Nation

Kanye West ve Jay-Z’nin kariyerlerinde oldukça yükseldikleri bir albüm olarak tanımlanıyor Watch the Throne. Kanye West’in My Beautiful Dark Twisted Fantasy’si ve Jay – Z’nin The Blueprint 3’ünün etkileri henüz geçmemişti üstelik. İkili dostluklarını böyle bir birliktelikle taşlandırıklarına oldukça mutlu. Beyonce ve Frank Ocean gibi isimleri konuk ettikleri albümde, 1960’ların ünlü soul şarkıcısı Otis Redding’in bir kaydının kullanıldığı “Otis” ve Nina Simon’un “Feeling Good”undan seslerin kullanıldığı “New Day” isimli parçalar da bulunuyor.  Tanıtım toplantısında harcanan paralarla ikilinin banka hesaplarını gündeme getiren albüm, dijital ortamda satışa sunulur sunulmaz 500 bin kez indirildi.