14 Şubat 2012 Salı

'Seni istemiyorum' der ve giderler bazen...

14.02.2012 (Taraf)

Romantik bir gece geçirecek, birbirinize hayatınızın aşkı olduğunu söyleyecek, sen benim eşimsin diyeceksiniz. Sabah birlikte uyanıp hasretle öpüşeceksiniz. Aynı günün akşamı yaptığınız buz gibi telefon konuşması esnasında 'Evet artık seni istemiyorum' diye haykıracak ve telefonu kapatacak.
Ve bitecek.
Kim bilir 16 Şubat sabahı bu yazıyı okuyan kaç kişi 'başıma gelenleri anlatıyor' diyecek?
Müneccimliğe devam edelim, korkmayın 48 saat sonra acınız hafiflemeye başlayacak. 10. günün sonunda arayıp iyi ki terk etmişsin beni demek isteyeceksiniz. Şaşırtacak kadar kısa bir süreden sonra her şeyin yolunda olduğunu idrak edecek, bu idraktan zevk alacak ve ahmak gibi yeniden aşık olacaksınız.
Sonra gün gelecek bu çok bilindik hikâye yeniden yaşanacak ve yine ağlayacaksınız.
Acıklı değil komik!

Çok kişinin döne dolaşa aşkı aradığı  'bu'gün Cumhur Avcil'le  konuşmak istedik. 
Davulcu olduğu kadar olmasa da psikolog olan Avcil geçen yıl sorunlu âşk hallerini anlatan  ‘Love Sick’ isimli konsept bir albüm yapmıştı.


Neden aşkı anlatmak istedin?
Terk edildim. Sonra hırsla kendimi müziğe verdim. Zaten Histeri Çalışmalarının kayıtları için gece çalışıyorum. Sonra gelip bu şarkıları yapıyorum. Bir yandan da içiyorum. Terk edilmenin acısı bir anda hafifledi. Ve bu albüm bittiğinde benim için bütün bu acı bitmişti. Tabii fiziksel rahatlamanın da etkisi var burada. Albümde manyak gibi davul çalıyorum, sırılsıklam terleyip yorulup hırsımı atmış oluyorum.

Nasıl terk etti?
Her şey gayet güzelken birden ayrıldı sonra tüm iletişimi kopardı. Ne olduğunu anlamadım bile.


Terk edildiğinde neden yıkılıyor insan? Tek başına kalma korkusu mu…
Tek başına kalmak değil de oyuncağını kaybetmenin hüznü var orada.  Mutluluğu bulmuşken kaybetmenin…  Aynı şeyi bir daha yakalayamama endişesi.

Albümdeki karakterin hikâyesi nasıl gelişiyor?
Karakter terk ediliyor. Acıyla yüzleşiyor. Sonra karşıdakini suçluyor. İyice nefretini kusuyor, rahatlıyor. Sonra tekrar başka birisine âşık oluyor. Bu sefer olacak galiba derken tekrar terk ediliyor.

Bunu da yaşadın mı?
Evet  yaşadım. Tekrar terk edildikten sonra ilk halinden daha beter bir hale geliyor insan.
Terk edilir edilmez nasıl yeni bir ilişkiye başlamaya cesaret ediyor o insan?
Ben onu erkek kafa yapısıyla kadınlardan intikam almanın bir yolu olarak düşünüyorum. Yeni bir ilişkide mutluluğu aramak değil. ‘Göreceksiniz siz kadınlar’ gibi bir psikopatlık.

Hayata bağlanma aracı, yarının var olacağının taahhütü olarak mı görüyoruz ilişkiyi?

Doğal ortamımızdan uzakta çok sentetik yaşamlar sürdüğümüz için en yakın arkadaşlarımızla bile o hayata bağlayan şeyi hissedemeyebiliyoruz. O yüzden her şeyi paylaşabileceğimiz bir sevgili istiyoruz.



Paylaşıyorsun da yan yana da duramıyorsun. Neden bu kadar zor bu iş?

Beraber yaşamaktan ziyade birbirine katlanmaya dönüyor iş. Birbirine ne kadar iyi katlanabiliyorlarsa o kadar uzun ve sabit gidiyor ilişki. İnsanların birbirlerine yeterli alanı bırakmamalarından kaynaklanıyor bu da. Sıkboğaz ediyorlar. Birey ilişkinin içinde bağımsızlaşamıyor.

‘Alan bırakmak’ ne demek?
Mesela ben üretmek için yalnız kalmalıyım. Ama bunu da talep etmek yerine yaratmayı tercih ediyorum. Sevgilimin dolu olduğu zamanlarda çalışıyorum örneğin. İnsanlar bunu yapmak yerine ‘istemiyorum seni, git’ diyorlar.

Bir yandan herkes sözüm ona aşkı arıyor, bir yandan ‘istemiyorum seni’ diye kolayca haykırıyor. Bugün niye herkes çok benzer hikâyeler yaşıyor?

‘En değerli benim’ diyerek hareket ediyoruz çünkü. Burada empati çok önemli bir kavram. Kendini korurken insanların da neler hissettiğini anlayıp ona göre davranıp ilişkilerinin kolay devam etmesini sağlayabilirsin.

Woody Allen Annie Hall filminde ‘Beni kabul eden gruba üye olmak istemem’ diyor ya… Biraz da bunun etkisi var sanırım…
Mücadele etmeden kazanılan şeyin değeri az oluyor.  Mücadele derken birinin peşinden koşmayı kastetmiyorum. O ilişkiye verdiğin değerle güzel bir ilişki yaratma çabası. Karşındakini ne kadar seversen sev, seks ne kadar güzel olursa olsun o ilişkinin gitmesi için çabalaman gerekiyor. Bunu yapmadan her şey bir anda çok güzelmiş gibi olunca patlıyor. Bu bir yanılsama çünkü.

İyi de iş mücadeleye gelince bitiyor çoğu ilişki…

Mücadele verip ayrılınca yıkılıyor insan. Belki de o acıyı yaşamamak için mücadele edilmiyordur.
Gerçekçi olmayan bir şeyin peşinde koşuyor insanlar. Gerçekçi olmayan bir gerçeklik yaratmak istiyorlar. O noktada çok şey kaçırdıklarının farkına varmıyorlar.


‘Müzisyenden sevgili olmaz’ diyorlar. Sen ne diyorsun?

Şu an bulunduğum noktaya gelene kadar bahsettiğimiz çok  fazla insanı üzdüm. Çünkü umurumda değildi. Tanınmış bir müzisyen haline geldim, elim yüzüm düzgün, cebimde param var… ‘Önüme gelen herhangi bir insana herhangi bir şeyi yapabilirim, umurumda değilsiniz’ tavrı. Müzisyenlerden uzak durmakta haksız değilsiniz. Ben de kendi yaptığıma benzer bir tavırla karşılaşıp acı çekince durdum düşündüm.

O zaman çektirenin eline sağlık.  Tekrar bir konsept albüm yapmayı düşünüyor musun?
Yaptım bile. Sıradaki karakterimiz anarşist. Bu sefer biraz sistem eleştirisi geliyor, yaşadığımız topluma ekonomik düzene… Bu albümü yasal olarak çıkarıp satmak karakterin kendisine ihanet gibi geliyor. O yüzden internette yayınlayacağım. Tek çekincem bir şeyi satmadığın zaman insanların ona değer vermiyor oluşu. Basına bülten yolladığımda kaç kişi ilgi gösterir bilmiyorum; ama yine de satmayacağım.

12 Şubat 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Bu albüme aşık olacaksınız



12.02.2012 (Taraf)

Yaşadıklarımdan öğreniyorum her gün: Sakinleştiriyorsa doğru yer olma ihtimali yüksektir. Orada bir süre durunuz. Sakinlik ve sukûnete takiben kalp atışlarında hızlanma, midede bulantı ve kafada dalgınlık oluştuysa ve üstelik bunların hiçbiri sizi rahatsız etmiyorsa yaşadınız. Kendinizi bırakınız. Kısa süre sonra doğal bir sadakat hissiyle karşılaşacak ve kendi rızanızla oradan başka yere gitmek istemeyeceksiniz.


Kayıt Altı epey coşkulu, hafif abartılıdır, tanıyan bilir. Bu coşkulu ve abartılı ruh halinin etkisini akılda tutarak, Jülide Özçelik’in yeni albümünün hiç umut etmediğimiz halde karşımıza çıkan yepyeni bir aşk gibi kendine bağladığını söyleyelim. Dinledikçe kendini sevdirdiğini bir de.


Ben albümle görücü usulü tanıştım. IKSV’den ve şahane radyo programlarından tanıdığımız Harun İzer’in bir tweet’ini gördüm önce: “Türkçe sözler ile yapılmış en güzel caz şarkıları!” diyordu. Meraklı meraklı gittim albümü almaya. 

Dört yıl önce çıkardığı Jazz İstanbul Volume 1’i takip eden bu yeni albümde Özçelik’in sakin ve sade vokal tavrı yaratılan ruh halinde oldukça belirleyici. Gitarda Cem Tuncer, piyanoda Ercüment Orkut, kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Cengiz Baysal, trompette Şenova Ülker ve perdesiz gitarda Cenk Erdoğan’ın sesini duymamıza cömertçe müsaade ediyor ve eserlerin kendi içindeki güzelliği ortaya çıkarıyor Özçelik. Vokal kendini eserlerin doğasına ve  Cem Tuncer’in sihirli düzenlemelerine bırakıyor.

10 şarkıdan oluşan dokuz düzenlemenin Cem Tuncer'e ait olduğu albümde sözü ve bestesi Jülide Özçelik'e ait beş şarkı var. Kendi içine dönük şarkılar bunlar. Bir kadının gerçeği aradığı, uzaklara bakma niyetiyle yola çıksa da dönüp dolaşıp kendi içine döndüğü ve var olanı kabullendiği şarkılar… “Yine de hayat verilen en güzel hediye” şarkılara göre “Ardına bakma yaşa sen gönlünce”. “Eşitiz eninde sonunda” ama  “hayallerim gerçeğin çok ötesinde”…

Albümün toplumsal sorunlara gönderme yapan tek şarkısı Ercüment Orkut düzenlemesiyle dinlediğimiz Özdemir Erdoğan imzalı Vitrin. Şarkı Özçelik’in sesine pek yakışsa da, bir erkek gözüyle ‘namus’ tarifleyen bu şarkıya bir kadının albümünde ne gerek vardı, diye sormaktan kendimi alamıyorum. Yoksul olduğunu vitrinin önünde kıyafetlere bakışından anladığımız, banka müdürünün sekreteri olan Yeşilçam soslu bir kadının, bir adamın Mercedes’ine atlayıp boğaz sefası yapmadığı ve anasını elalemin evine göndermediği için bir erkek (Özdemir Erdoğan) tarafından erdem timsali olarak anlatılmasına katlanmak yeterince zor. Bu hali bir kadının sesinden dinlemenin yarattığı kırgınlığı siz düşünün…

Albümün en başarılı parçalarından biri bir Kırım türküsü olan Şu Yaltadan Taş Yükledim. Tuncer’in düzenlemesiyle eser orjinalinden bile iyi olmuş.
Neşet Ertaş'ın Gönül Dağı ve sözleri Ömer Hayyam'a müziği Mehmet Güreli'ye ait Kimse Bilmez parçaları ise sadece düzenlemeyle değil Özçelik’in vokaliyle yeniden doğmuş gibi. O yumuşacık ve pürüzsüz ses Gönül Dağı’nda pürüzlenmiş, dünyanın en güzel sorusu olan ‘Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye’ diye soran Kimse Bilmez’de ise sakince keskinleşmiş.

Kayıtları ve mix'i Erim Arkman tarafından Babajım Stüdyoları'nda canlı hücum kayıt olarak gerçekleştirilen, mastering'ini Bob Katz'in yaptığı albüm Jülide Özçelik’in ilk albümünden sonra geçen bu dört yılda kendini nasıl yenilediğini anlatıyor sanki…

Jazz İstanbul Volume 2, Jülide Özçelik, Kadıköy Müzik

10 Şubat 2012 Cuma

Bir kategoriye ait olmamak benim meselem

(Şubat 2012) Milliyet Sanat


‘Tanrım kötü kullarını sen affetsen ben affetmem, Bütün zalim olanları sen affetsen ben affetmem’ diye başlıyor şarkı. Arabesk adı. Bergen’e ithaf edilmiş. Acılar içinde kıvranıyor sanki Ceyl’an Ertem; ama söylemeye devam ediyor; çünkü yemin etmiş belli ki, unutturmayacak yaşananları.
Hollandalı Barana grubuyla Ertem’in birlikteliğinden doğan albümün; Xenopolis’in hikâyesini özetliyor bu şarkının tavrı… İster alaycı, ister acılı, ister meydan okur gibi anlatsın İstanbul’u, şehrin her köşesine, yaşananları ve yaşanması muhtemel olanları hatırlatarak, sahip çıkıyor.
Ceyl’an Ertem’le Xenopolis’i konuşmak için buluştuk…


Soluk albümünden sonra yaptığımız röportajda İstanbul’un keşmekeşini hatırlatarak ‘Ben burada demlenmeye çalışan biriyim’ demiştiniz. Bu albümdeki vokalinizin çok daha sakin olmasının bir anlamı var mı?
Soluk’ta kendi hikâyelerimi anlatıyordum burada başkalarını canlandırıyorum. O yüzden de daha sakin ve kontrollü…


Nasıl gelişti bu ‘başkalarını canlandırma’ fikri…
Aslında fikir Behsat Üvez ve Steven Kamperman’dan çıktı. Ama benim yüzümden oldu… Benim için ilk başta şaşırtıcıydı. Bütün mevzuları onlar belirlemişlerdi. Depremi, arabeski, yeraltını, Sulukule’yi anlatacaksın dediler… İlk başta korktum, ‘yapabilir miyim bunu’ diye düşündüm. Ama bir gün sonra yazmaya başladım ve İstanbul hakkında ne kadar dolduğumu fark ettim.


Hem dolusunuz hem de çok seviyorsunuz burayı… İstanbullu olmak bu olsa gerek…
Hepimiz İstanbul’da sıkılıyoruz, yoruluyoruz; ama bir yandan da aşığız. Aslında İstanbullu olmak diye bir şey pek kalmadı artık. Ben bir gün dolmuşta çığlık çığlığa kahkahalarımı atarken, bir adam bana ‘bir tane İstanbul var, nasıl böyle gülüyorsun’ dedi. Bir tane İstanbul mu var gerçekten? Ya da İstanbullu olmak artık böyle bir şey mi? Kesinlikle değil. İstanbul’un bu kadar güzel olmasının sebebi de bence bu. Türkiye’nin her tarafından bir sürü insan var, bir sürü renk, ses, tükürük… Çirkinliği de güzelliği de aslında bu kadar farklı yaşayışı barındırıyor olmasından…


Albümde çalan müzisyenler İstanbul’u hiç tanımıyor ya da çok az tanıyor. Nasıl anlattınız onlara bu şehrin tınısını?
Behsat Ağabey tek tek anlattı. Zelzeleyi çalmadan önce, ‘Marmara’da büyük bir deprem olmuştu. Ceylan da o depremzedelerden biri, zelzeleden sonra İstanbul’a taşındı; ama o andan itibaren İstanbul’da büyük bir deprem olacağının haberi yayılmaya başladı’… Arabeski anlatırken Bergen’in yüzüne asit atıldığından ve şimdi hala demir parmaklıklar arasında bir mezarda yatıyor olduğundan bahsetti. Bunları anlattığı zaman eğer o müzisyenler ruhani olarak gerçekten iyi müzisyenlerse bunu çok kolay algılıyorlar. Hemen o ortamı
canlandırabiliyorlar kafalarında. Hollanda’da bir turne yaptık. Konserlerde bizi dinlemeye gelen insanlar da İstanbul’a gelmemiş, belki sadece broşürlerden tanıyordu şehri, onlara da anlattı aynı şekilde…


Biz ne zaman izleyeceğiz konserlerinizi?
Benim oraya gitmem de onların buraya gelmesi de bir mesele. Onların hepsi Hollanda’da şu anda. Bu yıl sonbahara doğru burada da turne yapmak istiyoruz.

‘Cazla geleneksek müziğin bir araya geldiği albüm’ diye tanımlasak Xenopolis’i, ne dersiniz?

Behsat Ağabey Ankaralı ve çok uzun zaman halk müziği icra etmiş. Bundan 30 yıl önce Hollanda’ya gidiyor ve Steven’le tanışıyor. O da çok uzun zaman Türk müziği üzerinde çalışmış biri. Ama biz İstanbul’u anlatıyoruz, bir takım geleneksel tınıları katmamız gerekiyor diye de yapmadık bu işi. Onların diğer albümlerini dinlediğinizde zaten bu renklere rastlarsınız. Onun dışında seçtikleri müzisyenler de çok yerinde. ‘Cazla geleneksek müziğin bir araya geldiği albüm’ diyeceklerine, Hollanda’da caz icra eden müzisyenlerle burada ne icra ettiğini bilmeyen Ceylan Ertem’in bir araya geldiği bir albüm, denilse bile benim için daha iyi. Bir kategoriye ait olmamak benim meselem herhalde. Bunun için uğraşmıyorum tabi ama her şeyin çok özgün olmasından yanayım. Örneğin Arabesk’i tabii ki ben söylediğimde öyle olacaktı, içsel bir şey bu; matematiksel değil.

Bu yüzden mi sizi seçmişler?

Onlar çok araştırma yapmışlar konuyla ilgili. Söz yazıp beste yapacak aynı zamanda bir yere has olmayacak birini arıyorlar. Türkücü değil o ya da bir caz şarkıcısı olmayacak. Çok uzun bir süreçten sonra Myspace’de benim işlerimi dinlemişler ve hemen mail yazmışlar. 2008 yılında biz Behsat Ağabey’le tanıştık buraya geldiler, sözleştik ve proje başladı.


O kadar iyi anlatıyorsunuz ki şehri, duyan İstanbul’un her deliğine girmiş çıkmış biri zanneder sizi…
Fotoğraf çekmem biraz işime yaradı. Taksim’de Tarlabaşı’nın bir sokak ötesinde oturdum kaç yıl. O yüzden bir sokak değiştirdiğimde başıma neler geleceğini çok iyi biliyordum. Sulukule’ye de fotoğraf çekmek için gitmiştim ve böylece oranın başına gelenleri öğrenmiştim. Bunun dışında tabi televizyonda internette görüyoruz öğreniyoruz her yeri. Televizyon izlemiyorum gazete okumuyorum diyenleri hiç anlamıyorum. O zaman işte anlayamazsın, alma bu albümü. Ya da beni dinleme… Ya da al ve öğren de olabilir.

İçinizde ve müziğinizde geçmişi böyle yaşatırken, bugünle nasıl böyle kolayca iç içe geçiyorsunuz?

Ben teknolojiyi çok severim aslında. Ama onların oyuncağı olmamaya çalışırım. Mesela sahnede çok fazla prosesör, elektrikli şey kullanıyorum. Ama yine de geleneksel tavrı seviyorum. Derenin kenarında şarkı söyleyen dedeyi, Hintli ablayı seviyorum. Bugünle ilişki kurarken zorlanıyorum aslında. Çok geriye gitmeye gerek yok 80’lerde doğmuş bir sürü insan da benim gibi zorlanıyordur. Yaşlı biri gibi konuşmak istemiyorum; ama enteresan geliyor yeni nesil.

Nedir onları enteresan yapan?

Biz bir kitap almak için para biriktirirdik. Şimdi kitapları internetten de okuyorsun. Ben Umay Umay’ın bir kitabını buldum geçenlerde. Altını çizmişim 17 yaşındayım. Ama bunu şimdi yapamayacaksın. Bu biraz korkutucu, tavır da korkutucu… Heer şeyi eleştirmek, her şeyi elinin tersiyle itmek. Aslında hiçbir şeyi tam öğrenmemek; ama fikrin varmış gibi davranmak. Umarım şahit olduklarım az bir kitledir.


‘Yeni nesil’den de çok hayranınız var üstelik…
Ben 2006’dan beri albümü olan biriyim. 2006 yılında beni dinleyen birinin yazdığı bir maille, şimdi atılan bir mail birbirinden o kadar farklı ki… Yazı dili, soruların basitliği… Facebook’ta arkadaşım olduğu için gerçekten arkadaşım olduğunu düşünen insanlar var. Oysa ki biz arkadaş değiliz. Erkan Oğur’un cep telefonu bende kayıtlıdır. Ama ben hiçbir zaman ‘naber’ diye mesaj atmam. Saygının seviyelerinin değiştiğini görüyorum bunlar beni çok korkutuyor. Çok fazla şeyi aynı anda yapıyorsunuz. Müziğin yanı sıra, video kurguluyor, fotoğraf çekiyor, metinler yazıyorsunuz… Bu doyumsuzluk, sürekli bir şey yapma isteği… Onun dışında, eğer burçlar doğruysa, oğlak burcunun sıkı çalışkanlığından olabilir. Video kurgusu yaparken çok eğleniyorum. Müziğe ara verdiğimde o işi yapıyorum. Şimdi Hollanda’nın kurgusunu yapıyorum örneğin. Bir yandan da ikinci albümün çalışmalarına başladık. Heralde o da üç ay içinde çıkacak…

Facebook profilinizden ‘sadece aşk şarkılarından oluşan bir albüm yapsam nasıl olur’ diye sormuştunuz dinleyicilerinize geçen yıl. Yaptınız mı?

Aslında çok isterdim sadece aşk şarkılarının yazılı olduğu bir albüm okumayı; ama o kadar çok şey var ki hayatta… Birkaç tane aşktan bahseden şarkı var aslında albümde. Müzisyen arkadaşlarım benimle çok alay ediyordu, Ceylan sen aşk şarkısı yazamıyorsun diye. Ama seviyorum Müzeyyen Senar, Sezen Aksu’nun o korkunç aşk acıları çekmiş şarkılarını… Anlatılanları yaşamışım gibi içleniyorum…

Nasıl bir albüm olacak?

Soluk’a çok benzemeyecek çünkü tek bir sound’u olacak. Yine 12-13 parça olacak. Bu albümü sahnede birlikte çaldığımız arkadaşlarımla kaydedeceğiz. En fazla 10 müsieyen olacak içinde. Tek bir orkestradan çıkacak şarkılar…

Henüz 1984 vari bir tehlike görmüyorum


10.02.2012 (Taraf)


“Belden aşağı çalmayacağız; nazik olacağız” demişti konserden önce. İki saat kaldığı sahnede sözünde durdu Alp Ersönmez (bas) zira zarafetle muzipliğin bir araya geldiği bu müzik ancak tatlı bir nezaketle taşınabiliyordu.
Hava çok soğuktu. Herhalde bu yüzden beş yakışıklı müzisyen; İmer Demirer (trompet), Engin Recepoğulları (tenor saksofon), Can Çankaya (klavyeler), Ediz Hafızoğlu (davul) sahneye çıktığında Babylon’un alt katında toplasan 10 kişi vardı. “Geçen hafta Kuruçeşme Arena’da çaldık, insanlar bize doydu da o yüzden bu akşam gelmemişler” dedi ve güldü Ersönmez.  Gecenin ortasına doğru kalabalıklaşan izleyici o gülümsemeyi daha ‘gerçek’ yaptı.
Yakında albüm olarak elimizde tutabileceğimiz ‘Alp Ersönmez feat.  İmer Demirer’ projesi  her seferinde yenilenen sesiyle önceki gece Babylon’daki izleyiciye kendisini şanslı hissettirdi. Bir de bol bol dans ettirdi.
Ondan önce, aşağıdaki röportajı ayarlamak için Ersönmez’i aradım. ‘Nasılsınız’ soruma ‘pek iyi değil’ diye cevap verdi. Röportaj biz henüz buluşmadan başlamış oldu…

Neden ‘pek iyi değil’siniz?Memlekette bitmiyor ki olay. Her gün bir şok haber var. Ve insanın özel hayatında da şok haberler olabiliyor bazen. Hayat ya işte… Mutedil…

Sanatçıyı daha mı çok etkiliyor bu dünya hali?Sanmıyorum. Tamamen yapı meselesi bence. İdeal olan saf yeteneğin akılla bilgi ve tecrübeyle besleniyor olması ama olmak zorunda da değil. Saf yeteneğe sahip çok salak insanların da harika sanat eserleri ortaya koyabildiklerini biliyoruz.

Son zamanlarda müzisyenlerin epey politize olduğunu düşünüyorum. Size de öyle geliyor mu?
Şu an herkes çok politize, sırf sanatçılar değil ki… Herkes bir şekilde ucundan tutuyor bu işin çünkü bir şeyler değişiyor. 80’li yıllarla beraber Türkiye daha açık bir ülke olmaya doğru yol aldı; ama bu olurken de üç kez darbe yemiş bir ülke olarak, ‘aman bir süre politik bir durumumuz olmasın’ diye yaşadı insanlar, devlet de böyle dayattı. Ama şimdi internet, cep telefonu, tweet’ler, Facebook insanlarla dünya arasında daha net bir köprü kurdu.  

İçişleri Bakanı’nın sanatçıları hedef gösteren o konuşmasını hazırlayan ortam da bu galiba. Kendinizi baskı altında hissediyor musunuz?
Herkes gibi sanatçılar da baskı altında hissediyor kendini. TRT Caz Orkestrası neredeyse lağv ediliyor. 1984 vari bir tehlike henüz görmüyorum; ama çoğunluğun her zaman haklı olmadığını hatırlamak lazım. Çoğunluk yapı olarak eğitilmesi gereken bir kitledir. Çoğunluk ortalamadır. Bütün dünyanın muhafazakârlaşıyor. Bunu oturup bir düşünmek lazım. Herkes kendine dönüyor, aman hiçbir şeye bulaşmayayım diyor.
Geçen yıl çıkan Yazısız albümü nasıl gitti? İlgi sizi tatmin etti mi?Albümün gördüğü ilgiden çok memnunum. Çok sevildi.  Kampüste caz konserleri çok iyi geçti. Hayatında hiç caz dinlememiş insanlar konserlere geldi ve çok beğendi. 

Son dönemde memlekette caz sevgisi arttı sanki. Daha çok albüm geliyor, dinleyici ve basın caza daha çok sahip çıkıyor…Şu an sadece müzik teknoloji bölümünün açık kaldığı Bilgi Üniversitesi’nin büyük etkisi var bunda… Albümü çıkan insanlara baktığınızda çok büyük bir yüzdenin bir şekilde orayla bağının olduğunu görürsünüz. Okulun o dönemdeki yöneticilerinin tarif edilemez bir faydası var. Bunun yanında Nardis Jazz Club’ın büyük etkisi oldu. Çünkü her gün canlı müzik yapılan bir alan doğdu. Bestelerini yapıyorsun, albümün yok; ama çalabiliyorsun orada, kendini ifade edebiliyorsun. Üçüncü neden olarak da, ince beğeni gerektirmeyen müziklerden sıkılan insanlar için rahat bir nefes ortamı sağlandı. O yüzden de dinleyici ve basın bizi sahiplendi.

29 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Yavuz Akyazıcı’yı kim yetiştirdi?

29.01.2012 (Taraf)

‘Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli caz müzisyenlerinden’diyor basın bülteninde. Pek emin değilim. Zira yıllarca Amerika’da icra etti müziğini gitarist, besteci ve aranjör Yavuz Akyazıcı.

New York, New School Jazz Academy’de caz performansı bölümünden mezun oldu. Kendi internet sitesindeki, biyografisinde anlattığı üzere, burada John Coltrane’in basçısı Reggie Workman, Jim Hall, Billy Harper, Buster Williams, Vic Juris gibi hocalardan ders aldı. Üniversite eğitimi esnasında Mike Stern, Wayne Krantz gibi isimlerin de sahne aldığı 55 Bar’da çalmaya başladı.
Birdland, Knitting Factory, Auggie’s gibi dünyaca ünlü caz kulüplerinde, Matt Wilson (Charlie Haden Liberation Band), Eric Person (Ben Harper, Dave Holland Quintet), Joe Fonda (Kenny Baron, Anthony Braxton), Kevin Burke (Wynton Marsallis Orchestra) gibi isimlerle konserler verdi ve kendi adını taşıyan üç albüm kaydetti.
Bu üç albümden sonuncusu Volcano/Gamzelim epey zaman sonra Türkiye’ye geldi.
Geçen aylarda çıkan Yahya Dai (saksofon), Ece Göksu (vokal), Baran Say (kontrbas) ve Derin Bayhan’la (davul) birlikte kaydedilen dahiyane iş, Yavuz Akyazıcı Project 1, Türkiye’deki bazı dinleyiciler için Akyazıcı’nın ilk albümüydü. En başta sarf ettiğim, tekrar okuduğumda ise kabalaştığımı düşündüğüm, o cümleyi bu bilginin üzerine tekrar ederim.  
17 yıl sonra Türkiye’ye dönen Akyazıcı burada şimdiye kadar hiç yapılmamış bir işi yaptı. Caz standartlarının pop üzerine inşa edildiğini hatırlattı ve buranın şarkılarını yeniden yorumladı. Dinleyiciye cazı tekrar anlatmak istedi.
Akyazıcı şimdi ise, Bridge (Köprü) isimli bir albümle karşımızda. Son birkaç yıldır, büyük bölümü yıllar evvel kapatılan Bilgi Üniversitesi caz bölümünden mezun müzisyenlerin başarılı caz albümleriyle egemen medyada görünürlük kazanan bu müziğin, ülkemizde kurulan ufak dünyası, nihayet Akyazıcı’nın kendi bestelerini de ağırlıyor şimdi. 
Epeydir, -Kamil Erdem’in yüzü hürmetine- Yıldız Teknik’e kesin olmamakla birlikte iki yılda bir alınan caz gitar öğrencileri dışında hiçbir kurumunda caz eğitimi verilmeyen bu ülkenin bu ufak dünyası nasıl büyüyecek diye düşünüyorum durup durup. Önce Hacettepe’de geçen sene açılan caz anasanat dalının uzun ömürlü olmasını diliyor sonra da Akyazıcı’nın Bridge’si gibi albümleri biraz da bu soruma cevap olarak algılıyorum.
Sway ve House of the Rising Sun gibi iki bilinen şarkının caz yorumunun yanı sıra, Sam Rivers'ın caz standardı Beatrice ve yedi tane Yavuz Akyazıcı bestesinin yer aldığı albüm önemli müzisyenleri bizlerle buluşturuyor.  Downbeat tarafından beş yıl üst üste ‘en iyi caz davulcusu’ ödülüne layık görülen ve Charlie Haden, Dewey Redman gibi isimlerin grubuna üye olan Matt Wilson; Anthony Braxton grubu üyesi, Archie Shepp, Charlie Persip, Lou Donaldson, Ken Mcintyre gibi isimlerle çalışmış Joe Fonda’nın (kontrbas) yanı sıra, Chico Hamilton Band üyesi, Mc Coy Tyner, Ben Harper gibi dev isimlerin albüm kayıtlarında yer almış ve Dave Holland'ın  Dream of the Elders albümünden de tanıdığımız Eric Person (saxofon) da bulunuyor Bridge’de. İlk parça Akyazıcı tarafından blues çalışını çok sevdiği Person için yazılmış. Kompozisyon Person’un bu özelliğini ön plana çıkaracak şekilde düzenlenmiş.
Hikâyeyi yine albümden öğreniyoruz. Akyazıcı kartonette bizim için tek tek yazmış, hangi parçanın nasıl ve neden yazıldığını.

Albüme adını veren parçayı  “her şeyin birbirine bağlandığı, çözüme ulaştığı noktada, Türkiye'ye döndükten sonra bestelediğim ve buradaki müzisyen arkadaşlarımla kaydetmeyi planladığım bir şarkı...” sözleriyle anlatmış sanatçı.  Ve kontrbasçı Ozan Musluoğlu’ya düet yapmış.

I Know You Can Hear Me ise albümün en iç titreten melodisine sahip. Babasının vefatından hemen önce onun için bestelemiş bu şarkıyı. “Bana inanması, beni desteklemesi sayesinde bütün bu şarkılar ortaya çıkabildi. Hayatımdaki en etkileyici süper kahramanım, canım babam” diyor Akyazıcı. Parçaya Musluoğlu ve davulda ‘Yavuz Akyazıcı Project 1’ de de birlikte çalıştıkları Derin Bayhan hayat veriyor.
Albümün Neruda’sı Latin Amerika’nın nefes kaynaklarından Pablo Neruda’ya adanmış.  Goin' Home ise, 17 yılın ardından Türkiye'ye dönme kararı Alan Akyazıcının huzurlu bir gemi yolculuğunu hatırladığı bestesi.

Akyazıcı’nın bizim aramızda huzur bulmasını ve yanımızdan yöremizden çok uzaklara gitmemesini dileriz…

Yavuz Akyazıcı, Bridge, Esen Müzik

22 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: ‘Evladını yiyen anne’nin sesi


22.01.2012 (Taraf)

Üniversitede çok kıymetli bir hocam ‘Evladını yiyen anne’ dediğinde İstanbul için, henüz sadece birkaç eylem için gelmiş, birkaç saatimi vermiştim bu şehre.
Bir sonbahar sabahı otobüsten inip İstiklal’in ıslak ve tenha sokaklarında yürümenin ne olduğunu, o caddenin sesini ve kokusunu iyi biliyordum. Kafamda yankılanan birkaç ebeveyn cümlesiyle geziyordum hep: Aman dikkat et. Tehlikelidir İstanbul.
Oysa, doğup büyüdüğüm, herkesin büyük ve açıkgörüşlü olduğunu sandığı ama küçücüklüğünü ve muhafazakârlığını iliklerime kadar her fırsatta hissettiğim o güzel şehri; İzmir’i terk ederken, bu şehrin tehlikelerinden, burada yaşayacağım bireysel ve toplumsal kalp kırıklıklarından bihaberdim. İyi ki de öyleymişim…
Tüm hayatınızı İstanbul’da geçirdiyseniz, bu şehrin acımasızlığını anlamanız pek kolay değil. Yok başka bir coğrafyada yeşerip sonra ansızın bir operasyonla buraya ekilmişseniz, önce solmak sonra yeniden yeşermek zorunda kalacağınızdan, başka gözlerle bakmayı öğrenirsiniz İstanbul’a.
Bu sert şehir, birden bire sizin aynı anda hem en büyük aşkınız hem de en büyük düşmanınız oluverir.
Şimdi bunca iddianın altının doldurulması icap ediyor… Edilen lafların altını bazen kelimelerden daha iyi dolduruyor müzik.
Bu noktada gelin Ceyl’an Ertem ve Barana’nın Xenopolis’ini dinlerken sonra tekrar konuşalım…
O vakte kadar ise dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım albümü…
Farklı projelerde farklı müzisyenlerle işbirliği yapmalarına alışık olduğumuz Steven Kamperman ve Behsat Üvez’den oluşan Hollandalı Barana grubu yeni prejelerinde Ceyl’an Ertemle birlikte çalıştı.
Üçlüye İranlı perküsyoncu Afra Mussawissade, Hollandalı gitar virtiyözü Jeff Sopacua ve çellist Ernst Reijseger eşlik etti. Albümün bizce en ilginç yanlarından biri bu noktayla ortaya çıkıyor. İstanbul’u çok az tanıyan bu müzisyenlere o kadar içli anlatılmış ki bu şehir, sesler tıpkı İstanbul gibi tınlıyor.
Haykırışlarına alışık olduğumuz Ceyl’an bu albümde coşkusunu daha ‘usul usul’ veriyor bize.
İstanbul kendi kendini anlatıyor. “Oradaydım, sokuldular bahçeme, çocukları gönderdiler uzağa” diye konuşturuluyor Sulukule “Söylediler ki hepsi iyiliğimeymiş” diyerek bu yerinden etme harekâtını yemediğini anlatıyor tatlı tatlı… Sonra  “Sen o öteki beriki kimsiniz?” diye soruyor Birinci Sınıf isimli şarkı. “Eşittir yok burada eşit” diyerek acılarımızın sınıflarımızla kurduğu köprüleri işaret ediyor.
Adapazarı depremini yaşadıktan sonra İstanbul’a gelen Ceyl’an “Silkecek doğa kirli bir kumaş gibi üstünü, balıklar dizilecek boğazına, bilmiyorlar insanlar diplerinin sıcağını, boğazıma kadar battım ben kaygıya” sözleriyle ha yıkıldı ha yıkılacak denilen İstanbul’la alay ediyor…
Albümün en vurucu şarkısı ise Arabesk. Bugün hala kimse gelip onu rahatsız edemesin diye Mersin’de demir parmaklıklar arasında yatan güzel kadın Bergen’i anlatıyor şarkı. Ondan alınan bir dizeyle “Bütün zalim olanları, sen affetsen ben affetmem Tanrım” diye inliyor Ceyl’an… 1982’de üzerine kezzap atılarak yara içinde bırakılan ve kadınlığımızın bedenimizden ayrılamayacağını bir ders gibi öğreten o hadiseden sonra, 1989’un 14 Ağustos’unu 15 Ağustos’a bağlayan gece Halis Serbes’in silahından çıkan altı kurşunla katledilen o kadın, Xenopolis’te yeniden dile gelip, İstanbul’da, bu ülkede, bu dünyada acılar içinde kıvranmakta olan, nefret edilen ve defalarca öldürülen kadınların, hepimizin hesabını soruyor…
Bu kadar anlatmak yetmez. Xenopolis kendi kendini anlatacak, sadece size ait hikâyelerle köprüler kuracak… Kulak verin…

Ceyl’an Ertem & Barana, Xenopolis, Baykuş Müzik

15 Ocak 2012 Pazar

KAYIT ALTI: Tüm duyguların en taze hali


15.01.2012 (Taraf)

Tüm duyguların en taze hali var bu albümde. Coşkudan bezmemiş, aksine onu kutsamakta olan gencecik ellerin dokunduğu enstrümanlarla, uzun yıllardır sadece ‘müzik için’ çalışan ve o coşkuyla çoğalan iki isim Güher- Süher Pekinel yan yana gelmiş. Hem de farklı yorum olanaklarına kapı açan ve ortak müzik bilincini bireysel yaratıcılıkla birleştirmeye imkân tanıyan oda müziği çatısı altında…

‘Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’ isimli bir projenin ürünü bu. Güher ve Süher Pekinel’in öncülüğünde 2010 yılında başlayan projenin amacı ‘sıra dışı yeteneklere sahip genç müzisyenleri dünyanın en saygın pedagog ve müzisyenleriyle buluşturmak.’

Bu çerçevede önce Türkiye’nin farklı şehirlerindeki konservatuarlarda okuyan ve en büyüğü 1988 doğumlu olan dokuz genç bursiyer olarak seçilmiş.

Onduline Avrasya A.Ş. sponsorluğunda yürütülen proje kapsamında genç sanatçılar Eren Aydoğan (piyano), Dorukhan Doruk (çello), Veriko Tchumburidze (keman), Elvin Hoxha (keman), Yunus Tuncalı (piyano), Kıvanç Tire (keman), Yusuf Çelik (çello), Ege Banaz (klarinet) ve Yağızcan Keskin (klarinet) bir yıl boyunca Viyana, Leipzig, Tel Aviv, Bremen, Zürih, Köln ve Brüksel’de eğitim görmüş daha sonra geçtiğimiz Ekim ayında, İstanbul Cemal Reşit Rey, Ankara Bilkent, İzmir Sabancı Kültür Sarayı’nda konserler gerçekleştirilmiş. Borusan Quartet üyesi viola sanatçısı Efdal Altun konuk sanatçı olarak katıldığı konserlerden Ankara Bilkent’teki esnasında kaydedilen CD ve DVD Lila Müzik aracılığıyla bizlerle buluştu.  

Albüm Sergei Rachmaninoff’un Çaykovski anısına bestelediği ‘Keman ve viyolonsel için ağıtsal üçlü no:2’ ile açılıyor. Oya gibi işlenmiş hüznüyle insanı hayata bağlayan bu eserin ardından, besteci ve keman sanatçısı Pablo Saraste’nin memleketi İspanya’dan ilham alan Zapateado’suyla hareketleniyoruz.

Ardından Ravel’in 1914-1917 arasında bestelediği ve altı bölümün her birini 1. Dünya savaşında kaybettiği arkadaşları için bestelediği Couperin’in Mezarında süiti geliyor.

Tartini’nin bir rüyasının üzerine bestelediği 1749 tarihli Şeytan Tiril’ini ve İspanyol çellist, bestci Cassado’nun ‘Solo viyolonsel için süit’ini arka arkaya dinliyor ve Alman romantik dönem bestecisi Mendelssohn’un 1833 tarihli ‘Konser parçası No:2’ ile yarattığı klarinet ve piyano arasındaki tatlı sohbete geçiyoruz.

R. Schuman’ın 1843’te 24 yaşına giren eşine ithaf ettiği Quintet Op.44’ünden sonra ise albümü 20. yüzyılın en önemli Avrupalı bestecilerinden Lutoslawski’nin 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya’nın Nazi işgali altında olduğu 1941 yılında yazdığı Paganini çeşitlemelerini Güher Sühel Pekinel’in piyanosundan dinleyerek kapatıyoruz.

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler’in  tariflediği o olgun kalp çarpıntısına hepimizin ihtiyacı var… Mutlaka diskoteklerinizde bulundurunuz…

Güher & Süher Pekinel’le Dünya Sahnelerinde Genç Yetenekler, Lila Müzik

‘Düşünmeye meyli olana malzeme vermek istiyoruz’


Ocak 2012 (Milliyet Sanat)

Geçen yılın sonunda kurulup, apar topar, yılın en iyi albümlerinin arasına girdiler.  Sağlam rock tınılarıyla alaturka damarları birbiri içinde erittikleri şarkıları kısa sürede dilden dile yayıldı. 
Be the Band yarışmasında elde ettikleri birincilikten sonra hızlanan profesyonel müzik yaşantıları, hayatın ta kendisinden damıtılan ve ayakları yere basan ‘tavır’larıyla birlikte ilerliyor…
11 Ocak’ta Ghetto’da bir konser verecek olan, vokal ve basta Selim Kırılmaz, gitarda Melih Balta, davulda Deniz Ünlü’den oluşan Neyse’yle konuştuk…

Şarkılarda bir sürü dertten bahsediyorsunuz. Pek ‘neyse’ deyip geçmiyorsunuz. Neden ‘Neyse’?
Deniz Ünlü:  Biz grubu 2000 yılı gibi kurduk. Henüz isim yokken, barda çalacağız, isim istiyorlar, bir yerlere yazacaklar. O esnada herkesin ortaklaştığı isim Neyseoldu. Duruş olarak  iddialı bir isim koymak istemiyorduk. İsmin müziği taşıması değil de müziğin ismini taşıması önemliydi...
Selim Kırılmaz: Gerçek olmayan sentetik bir ilişki kurulur ya grup isimleriyle;Neyse ona bir reaksiyon içeriyor sanki…
İsmin de albüm gibi kendi içinde sessiz sakin bir iddiası var o zaman…
S.K.: Samimiyet… Grubun ismine de duruşuna da bu yansıyor. Ama duruşumuz olsun diye çabalamıyoruz… O duruş kendiliğinden her yerinizden fışkırıyorsa anlamlı. 
O duruşun nasıl oluştuğunu belki üçünüzün arasındaki harcın ne olduğunu anlatarak açıklayabilirsiniz… 
D.Ü.: En önemli ortak noktamız arkadaş olmamız. Ortak sıkıntılarımız rahatsızlıklarımızın olması. 
S.K..: Bazı şeyler dönüp gelecekten bakıldığı zaman rahat anlaşılıyor. Çok uzun geçmişimiz var... Müzik yapmanın kendisi zaten hayata karşı bir duruş. Samimiyetle sorumluluk sahibi olmaya, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaya çalışan üç kişiyiz biz. 
Şu ortak sıkıntılarınız… Albümde de duyuyoruz onları… Düşünsel temelleri neler? 
S.K.: Albümdeki tüm parçaların kavga ettiği temel bir şey varsa, o da birey kurgusu. Biz bir şekilde bir yer çekimi kanunuymuşçasına birey kurumuna inandırılmışız.  Başka zaman ve yerden bakıldığında insanın hayatla kurduğu ilişki aslında bambaşka… Sözlerin altında sanki bireyleşmeye, yalnızlaşmaya, yabancılaşmaya karşı çıkan; doğduğumuzdan beri inanmış olduğumuz şeylerle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çağıran bir kendini arama çabası var. Hiç durmadan arayan biri var. Onun yazdıklarını okuyunca siz de o arayışa ortak oluyorsunuz...
Bir coğrafya arayışına da ortak oluyoruz… Hem sözlerde hem de müzikte ‘doğu’ ve ‘batı’ diye tariflenenler yeniden anlamlanıyor sanki…
Melih Balta: Onlar bizim bu güne kadar beslendiğimiz şeylerle ilgili. Bu albümde vokalleri şöyle yapsak, gitarları böyle yapsak davullar da şöyle olsun diye düşünmedik. Biz enstrümanlarımızı bu şekilde kullanıyorduk ve bunlar bir araya gelince bu oluştu. 
S.K.: Biz İstanbul’da doğmuş büyümüş insanlarız. Hiçbirimiz için tam olarak doğulu ya da batılı diyemezsiniz. Bu iki ad altında da bahsedilen şeyler listesini bünyemizde barındırıyoruz. Müzik sosyal hayattaki duygularla ilişki içinde olduğuna inandığımız bir şeyse, içinde tüm bunları barındırması gerek. İçimizden gelen müziği yapmak istiyoruz diye yoğunlaştığımız zaman çıkan şey bu oldu. Barış Manço, Orhan Gencebay, Tool’lar,  A Perfect Circle’lar, bu güne kadar aşna fişne olduğumuz çeşit çeşit rock müzik bir araya gelince ortaya bu çıkmış... Umduğumuz şey sırıtmayan, bir arada düzgün duyulabilen ve buraya ait bir modern rock sound’uydu. Onu da galiba büyük ölçüde yakaladık. 
İstanbullu’sunuz ama bu albüm buralı değil; aksine bir hayli taşralı, taşra naifliğini üzerinde taşıyor…
M.B.: Bizim çocukluğumuz Yeşilköy’de geçti. Şehir yaşantısı içinde büyümedik…
D.Ü.: Kapalı devre bir gruptuk biz. Bir garajda çalışmalarını sürdüren, uzunca bir süre sadece kendi arkadaşlarından çevresinden beslenen bir grup…
S.K.: Geniş bir alanda dağılıp gitmek yerine, daha küçük bir komünde daha derin ilişkiler kurduk… Çocukluk arkadaşıyız biz. Bu her zaman kendimizi hatırlamamızı sağlıyor. Hayata karşı tavrımızın çekirdeğini bu beliriyor.  Grubun tavrı, duruşu, söylediği her şey, politikayla kurduğu ilişki dahi bu çekirdekten okunabilir. Yabancılaşmama mücadelesi…
Böyle kapalı devre yaşayınca iyiyi tarif ederken kendini referans gösterip durma tehlikesi oluşmuyor mu?
S.K.: Öyle olmak zorunda değil… İnsanların ideallere göre her zaman daha deforme gözükmesinden normal bir şey yok. Ben yanlış yapıyor olabilirim; ama o idealin eksik veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Referans aldığınız kişiler gündelik hayatta da karşınıza çıkabiliyor üstelik. 
Sürekli ideali aramak yorucu değil mi?
S.K.: Tarih çok kötü zamanlar gördü, gün geliyor devran bir şekilde dönüyor. Her şey böyle gitmez. Bir gün değişir. Ama ısrarlı parmak sallayan bir davet değil bizimkisi. Belki başka politik gruplardan farklı olabileceğimiz kısım da bu. 
Albüm kartonetinde şarkıların altında Judith Butler’dan, Walter Benjamin’den, Özdemir Asaf’tan alıntılar var… Derdinizi anlatmaya yetmedi mi şarkıların kendisi?
S.K. : O alıntıları koymasaydık o şarkılar size şu an ilişki kurduğunuz şekilde gelmeyecekti. Alıntılar şarkıya başka bir yerden de bakabilmeyi sağlıyor. Şarkı duygusal bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, bir taraftan da sizi düşündürebiliyor o metinlerle. 
Bizi düşündürmek mi istiyorsunuz?
S.K.: Düşünmeye meyli olana malzeme vermek istiyoruz.  Ama düşünmek istemeyen birine ‘kafanızı kaldırın, uyanın’ demenin iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum. Bana da yapılmasını istemezdim…
Sözler bu kadar yoğun söylemlere sahipken, müzikle olan dengeyi kurmak için ne yaptınız?
S.K.: Metnin düz yazıymışçasına, giriş,gelişme, sonuç gibi olmamasına çaba gösterildi. Dinleyicinin şarkıyı kendine göre yorumlayabilmesi için  bir mesafe bırakılmalı. Dinleyici onu yeniden üretebilmeli, her dinlediğinde başka bir şey düşünmeli… Sözler slogan gibi olsaydı müziğin önüne geçecekti ve düşünmeye mesafeniz olmayacaktı. 
Kapalı anlatım da biraz tehlikeli değil mi? Popüler kültür anlaşılırlık arıyor…
S.K.: Bir sürü şey anlatmak istiyorsunuz, çok ısrarcısınız bu konuda ve iki tane satırınız var. O zaman ister istemez kapalı anlatım kullanıyorsunuz… Bir de John Lennon’un Imagine’sini yazdığı dönemde yaşamıyoruz. Şimdi öyle şeyler yazsan adama ‘saf’ derler gülerler. Omuzlarımızda oturan potansiyel bir kamu var onu da hesaba katarak yazıyorsun…
Amacınız anlatmak değil hissettirmek yani…
S.K.: Hissettirmek de bir kerede, bir albümle, bir şarkıyla yapabileceğimiz bir şey değil. Biz çok albümler yapacağız daha, hepsini bir yere koyduğumuz zaman,  bundan 5-10 sene sonra daha iyi anlaşılır her şey…
Be the Band yarışmasındaki birincilik işinizi kolaylaştırmış olmalı…
D.Ü.: Biz zaten bir albüm hedefinde ilerliyorduk, besteleri toparlıyorduk. Benim yolda yürürken yarışma afişini görmemle birlikte, ‘katılsak mı acaba’ diye bir telefon muhabbeti yaptık ve katılmaya karar verdik. Belki bundan bir sene sonra bir yerle anlaşıp albüm çıkarabilecektik; ama böyle olmayacaktı. Babajım’la albüm  yapmamız işleri kolaylaştırdı ve büyük ihtimalle de kalitesini arttırdı. Albümü huzurlu bir ortamda yaptık ve müziğe yoğunlaştık...
M.B.: Biz birinci olacağız diye de girmedik bu yarışmaya. Parçaların düzenlemesini bitirmek için bir son tarihimiz olsun istedik. Altı tane parçamızı düzenledik yarışma için. 
Albümü CD yerine internetin alternatif yollarıyla dolaşıma sokmayı düşünmediniz mi peki?
M.B.: Sanal iletişimin hakimiyetini kimse yadırgayamaz. Ama amatör bir grup kimliğinden çıkmak için bandrollü bir şey de elinize geçmesi gerekiyor. Bu da o sistemin bir parçası. İstediğiniz şartlarda konser verebilmek için…
D.Ü.: Ciddiye alınmak için ‘benim albümüm var bastırdım’ diye bir materyal tutmanız gerekiyor.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Fikirleri değiştirmenin yolu reklam değil


14. 01. 2012 (Radikal)


Reklam dünyasının marka isimlerinden Serdar Erener MediaCat dergisinin yeni tasarım ekinin editörlüğünü üstlendi. Kapağa sadece gözlerini yerleştiren Erener'e tasarım ve reklam tercihlerini, müzik, film ve dizi dünyasına hangi gözle baktığını sorduk

MediaCat üç ayda bir reklam dünyasından yaratıcı bir isimin editörlüğünde tasarım eki çıkarıyor. Tasarım kavramına yenilendikçe ayakları yere basan bir pencereden bakmak dertleri. Ekin editörlüğünü bu ay unutulmaz reklamların yönetmeni Serdar Erener yaptı ve okuyucuyla son beş yılın en iyi tasarımlarını paylaştı. Ekin kapağında ve iç sayfalarında Erener’in gözleri var sadece. Üzerinde hiçbir şey yazmayan, sadece görsellerden oluşan kitapçık, içindeki QR kodlarla akıllı telefon sahibi okuyucuyu, ‘tekhne-tekhne.blogspot.com’a yönlendiriyor. Blog’da Erener’in dudakları beliriyor ve tasarımları neden seçtiğini anlatıyor. Erener’le bu seçimlerini ve nedenlerini konuştuk… Ekin üzerinde işin mahiyetini anlatan hiçbir yazı yok, sadece gözleriniz var. İşin ilgi çekici olması açısından risk değil mi bu? Beni bilen gözümden tanır mı diyorsunuz? 
Yok canım beni gözümden kim niye tanısın! Ama dergi, reklamcıların dergisi. Reklamcılar da aşırı meraklı insanlar olurlar diye biliyorum. Dergilerinin içinden çıkan böyle bir şeyi merak ederler diye düşündüm. Yalnız tag raporlarından gördüğüm, herhangi bir dergi okurundan farklı değil davranışları. En çok arka kapaktakini, sonra ön kapak içindekini, sonra ilk tasarımı tag’lemişler. Sonra da aşırı meraklılar hariç bir kenara koymuşlar. Ama saygı duyduğum birkaç meslektaşımdan – başta Kurtcebe Turgul - aldığım mailler, aldığım riske değdiğini gösteriyor bana. Çok farklı alanlarda işlere yer vermişsiniz ekte. Tasarım size ne ifade ediyor? 
Tasarım kelimesi grafik tasarım, endüstriyel tasarım gibi birkaç tamlamaya sıkışmış Türkiye’de. Bence insan yapısı her şey böyle anılabilir. Ekin blog’una ‘tekhne’ adını verdik. ‘Tekhne’ eski Yunan düşüncesinde sanatla zanaatın kesişim alanındaki kabiliyetlere verilen genel isim. Seçimlerimin kapsama alanını ‘tasarım’dan daha güzel anlatıyor. Blog’da “Bu tanıma uyan şeylerden siz de ekleyin, envanter büyüsün” dedik. Bakalım ne olacak? Kalabalıkları ilgilendirmeyen şeyleri tasarım ekine koymama kararınızı Yaşam Şaşmazer’in dehası için çiğnediğinizi söylüyorsunuz. O işler kalabalıkları neden ilgilendirmez? 
Heykel, bizim hâkim kültürün benimsediği, sevdiği bir şey değil. Devletin koruduğu Atatürk heykelleri hariç sağlam bırakılmazlar. Müslüman mahallesinde salyangozdur heykel. Ama bu ‘heykelsevmez’ yerde bile iyi heykel yapan birileri var. Yaşam da o pek az kişiden biri. Birden fazla hayatım olsa birini de heykelci olarak geçirmek isterdim. Onu yapamadığım için Şaşmazer’i kıskanmakla yetiniyorum. İdeolojiyle gerçek arasındaki mesafenin uçuruma dönüşmesini ulaşılabilir bir dille anlattığını söylediğiniz ‘Yanlış Cumhuriyet’ kitabı da var ekte. İdeolojiyle gerçek ne vakit birbirine yaklaşır? 
Gerçeğin bilgisi ideolojinin yerini alırsa... Sosyalbilimcilerin ‘disenchanted’, yani gündelik hayatın büyüsünden kurtulmuş olması gerektiğini söylüyor büyük bir sosyolog. Ben de bunu yapmaya, ideolojiyi anlamaya ve gerçeği yakalamaya aynı anda çalışıyorum diyelim.
‘Üç Maymun’ filmi için “Allah’tan serbest piyasa diye bir şey var, bu yüzden festival sineması diye bir şey var” diyorsunuz. Bu tür filmlerin ilgi görmemesini serbest piyasa ve onun ideolojisine bağlayan bir görüş de var… 
Serbest piyasayı serbest bırakırsanız tekelleşme olur. Anti-tekel yasa yapar uygularsanız, kurallı ve hakemli oynarsanız herkesin kazanma şansı vardır. O senin dediğin anti-piyasacılar dağıtımcıların istemediği filmin sinemalarda gösterilmediğini iddia ederler. Bu, filmin sadece bilet alarak salonda seyredildiği zamanlarda belki doğruydu. Ama bugün film, marketlerde kasa yanında satılan şey. ‘Ödüllü film’ diye bir şeyin de piyasası var artık.
Müzik için ise “Piyasaları anlamak ve etkilemek için en etkili yol” diyorsunuz. AKP’nin seçim kampanyasında kullanılan müziği son beş yılın en iyi şarkısı olarak işaret ediyorsunuz. Piyasaları bozguna uğratmanın da yolu olabilecek aykırı müzikler de dinler, sever misiniz? 
Bu dediğini ‘eski popüler’in yerine ‘yeni popüler’i koymak diye anlıyorum ben. Piyasayı işlemez hale getirmeyi anlamıyorum. Bu müzikle olmaz zaten. Silah zoruyla olur. Ona da karşıyız. Piyasanın ilgilenmediği müzik dinliyor musun diye soruyorsan, evet. Benim hayatımın müziği, Beethoven’ın ölmeye yakın yaylı çalgılar dörtlüsü için yazdıkları. Kendi kendime dinliyorum. Reklama koymaya kalkmıyorum. Kendimin de bayıldığı Zara’yı koyuyoruz reklama. “Niye hem sayıca hem kalitece bu kadar az güzel film yapılıyor bu ülkede?” diye sorup, “Anlatmanın yeri burası değil” demişsiniz. Burada anlatır mısınız peki? 
Beşir Ayvazoğlu, “Bizde trajedi yoktur, mutlak iyiyle mutlak kötünün kavga ettiği masal vardır, bundan büyük roman çıkmaz” diye yazmıştı. Romanı bilmem ama bundan büyük film çıkmadığı galiba doğru. Bu bir. İkincisi, Osmanlı hayatının göz estetiğini kuranlara bak. Müslüman olanlarının geleneğinde temsili resim gözü zayıf. Gayrimüslim olanlarını da Osmanlı–Cumhuriyet paşaları halletti. Geriye göz kalmadı. Üçüncüsü, film, doğaçlama yapmakla organize olmanın çok hassas bir karışımını gerektiriyor. Bizde ikincisi hâlâ çok zayıf bir meleke. Futbola bak, sinemanın durumunu anla diyorum yani. Uzun zamandır tiyatro ile ilişkinizin zayıfladığını, bunu da Krek’in bozduğunu söylemişsiniz. Nedir sizi Krek’te heyecanlandıran? 
Üniversite kampüsünde bir cep salonunda kulakta kulaklıklar kalın bir camın ardında çok kabiliyetli iki, üç oyuncunun nefes alışlarından kaşıntılarının sesine kadar bütün varlıklarını hissederek bir tiyatro seyrediyorsunuz. Metin de metinden özgürleşerek canlandırılan da çok etkileyici. ‘Güzel şeyler bizim tarafta’ adlı oyun, beni tiyatroya geri getirdi. “Reklamcıların sadece yüzde 1’i AKP’ye oy veriyor, ülke gerçeğiyle reklamcıların arasında yüzde 49 fark var” diyorsunuz. Reklamlarda birbirine benzer tiplerin kullanıldığını söylüyorsunuz. Bulaşık yıkamanın kadına biçilmiş bir görev olduğunu görmeye devam ettikten ya da tüm ilişkilere heteroseksüel kafayla baktıktan sonra, ‘genel’e benzemenin bize ne faydası olacak? 
“Kadının yeri evidir”, “Eşcinsel komşu istemem” gibi değişmesini istediğimiz fikirleri değiştirmenin yolu reklam değil. Bunu yapmış reklam ben bilmiyorum. Reklam, insanların zaten peşinde oldukları şeylerden X marka olanının Z marka olanından daha iyi olduğunu hissettirmek için var. Reklamın bundan daha fazlasını yapmasını istemek de yaptığını zannetmek de hiçbir şeyden hiçbir şey anlamamak bence. Bilim gösterdi: İnsanlara kendileriyle ilgili hayallerinin gerçekleşmiş en parlak halini, yani ünlüleri gösterirsen bakarlar. Kendilerini olduğu gibi gösterirsen yine bakarlar. Onlara plastik bir hayali gösterirsen bakmazlar. İstanbul reklamcılığı orada çalışanların hayallerinin gerçekleşmiş hallerini göstermeye çalışıyor ve bu çoğu zaman plastik. Çünkü pazarlama yöneticileriyle reklamcılar aynı insanlar. Türkiye’deki bir kültür azınlığını temsil ediyorlar. Bu değişse ticaret için iyi olur diyorum. Yoksa son Mini Cooper faciası gibi şeyler oluyor işte. Masumiyet Müzesi’nde geçen ve müzede yer alacak olan 70’lerde geçen gazoz reklamını siz çektiniz. Orhan Pamuk’un dünyasına girmek mi, Nuri Bilge Ceylan’ın evine girmek mi daha kolaydı? 
Orhan Pamuk’un dünyasına girmek daha kolay. Çünkü konuşuyor. Hatta çok konuşuyor.
Nuri Bilge ile aynı üniverstede okuduk, o zaman hiç konuşmadık, onun zaten kimseyle konuştuğunu da görmedim. O zaman da harika fotoğraflar çekerdi, sonra bu memlekette benim en büyük şaşkınlık ve hayranlıkla izlediğim sinema yönetmeni oldu. Bu arada bir taraftan fotoğraf çekmeye de devam etti. İyi ki de devam etti. Bana göre son beş yılda Türkiye’de onun gibi fotoğraf çeken de çıkmadı. Doğuda boş bir asfaltın bir tarafından öbür tarafına başı hafif önde yürüyerek geçen köpek fotoğrafı bana kendi köpekliğimi ve hayatın kısalığını anlattığı için evine kadar gittim o fotoğrafı aldım duvarıma astım. O gün de benle konuşmadı.Behzat Ç için “Bu, dizi aleminin en ayrık otu” diyorsunuz. Nedir sizi böyle düşündüren? 
Ekteki videoda da dediğim gibi, diziler arasında en sahici, en samimi, en anti-kahramanla dolu olanı.

24 Aralık 2011 Cumartesi

'Gidişler geri dönmek içindir'


24.12.2011 (Radikal)




Bu akşam saat 22.00’de Jolly Joker İstanbul'da Yüksek Sadakat’in yeni albümünün ilk konserine gidenler ne duyacaklar bilemem; ama albümü çıkmadan dinleme şansı elde eden ben, ‘ilişkiler’ üzerine konuşan iç sesimi duydum bol bol. Bu yüzden Yüksek Sadakat’le üç yıl aradan sonra çıkan ‘Renk Körü’ üzerine sohbet etmeye, aklımda sabitlenen bir soruyla gittim. Serkan Özgen (gitar) ve Uğur Onatkut (tuşlu çalgılar) yoktu. Alpay Şalt (davul), Kutlu Özmakinacı (bas) ve Kenan Vural (vokal) oturduk. Döndüm ve o soruyu şarkının yazarı Vural’a sordum. 

‘Son Veda’ şarkısında ‘Gidişlerim geri dönmek için’ diyorsunuz ya… Geri döner mi bunu söyleyerek giden? 
Kenan Vural: E tabii. Zaten görmeseniz de söküp atamadığınız insanlar var. Çok yıpranmış bir ilişkide yollardan biri uzaklaşmak, kafa dinlemek, sakinleşmek, içinde bulunduğumuz durumu tek başımıza analiz etmek, sonra da tekrar dönmek ve denemektir. Gidişler geri dönmek içindir… 

Şarkıların büyük bölümünün gayet anlaşılır ve basit şekilde, ilişkilere yönelik ‘erkek’ bakış açısını aktardığına katılır mısınız? 
Kutlu Özmakinacı: Ataerkil bir noktadan dünyayı okumaksa dediğiniz, öyle olmadığını düşünüyorum. Biz erkek olduğumuz için zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor o sözler. Neyseniz onu yansıtabilmeniz hayırlı bir şey aslında. 

‘Renk Körü’ parçasında cinsel kimliğe vurgu yaparken neden sadece ‘erkek seven erkek’leri anıyorsunuz? 
K.Ö.: Şarkının meselesi ırk, cins ya da din ayrımından kaynaklanan durumlara ayrımcı bir bakış açısıyla bakanlarla. 
‘Sana Aşık Yalnız Ben’ de eski aşklara gönderme yapıyor, ‘Parti Çocuğu’nda ‘Modern zamanın aşkları yarım günde biter’ diyorsunuz. Hakikaten böyle bir derdiniz var mı? 
K.Ö.: Her şey gösteri ve tüketim üzerinden yürüyor. Zamanın ruhu bu. Sahiden bir gün sürüyor aşkın acısı. Ama tarif ederken de yargılayan bir yerden yaklaşmamaya çalışıyorum. Bugünün dünyasını yargılamak yerine sadece dikkat çekmek beceri. 

‘Parti Çocuğu’ Eurovision parçanızın orijinali aslında. Bu versiyonunu daha çok beğendim… 
K.Ö.: Biz de… 
Alpay Şalt: Biz o yüzden seçmiştik parçayı ama Türkçe gitmeme kararı aldık. Üzerine başka söz yazıldı. O zaman büyü biraz yok oluyor. 
K.V.: Ben ‘Parti Çocuğu’nu ilk duyduğumda müzikal olarak önerdiği şeyden ziyade anlattığı hikâyeyi çok sevmiştim. Düzenleme de Türkçe sözlere göre olduğundan, parça Türkçe olarak çok ‘olmuş’ bir şarkıdır… 

Albümde alaturka bir tını yok. ‘Renk Körü’, Yüksek Sadakat’i bu ‘alaturka tını’ mevzuunun dışına taşıyacak gibi… 
K.Ö.: Genel bir yanlış algı var Türkiye’de, özellikle rock’n roll’la ilgilenen dinleyici kesiminde. Bu tip sentezleri hoş karşılamıyorlar. Bize geçenlerde bir soru sordular, ‘Siz rock grubu musunuz?’ diye. Biz bu sorulara muhatap olacak yaşı çoktan geçtik. Biz müzisyeniz. Rock’muş, tangoymuş, popmuş bunların hepsi benim için eşit. Ben rock’la 15 yaşındaki çocuğun yaşadığı sağlıksız ilişkiyi yaşamıyorum. Beni üzen müzisyenlerin bundan etkilenip ellerini korkak alıştırmaları. Ya bize buradan bir laf gelirse, bunu daha çok satmak için mi yaptınız, bu rock mu şimdi derlerse… Yahu kardeşim olur mu, ben koyarım kuralı. Zamanın ruhunu yaratan benim; sen değilsin. Sanatın içinde sınırlar olabilir mi? Öyle olsaydı hâlâ taş devrinde tamtam çalıyorduk.


Yönlendirmelerinizle bana yardımcı oluyorsunuz. Müzik yazarlığınızın etkisini hissediyor musunuz röportaj verirken? 
K.Ö.: Ben daha çok sorduğum sorunun hemen yakınında yer alan bazı komşu konulara yanıt vermeye çalışıyorum. Daha anlaşılır olmak, kafalardaki tüm sorulara yanıt vermek için. 

Rock çağının pek çok dönemine ayrı ayrı göndermeler duyuyoruz albümde. 
K.V.: Tabii onu gönderme yapmak için yapmıyoruz. Bizim müziğimiz bugüne kadar dinlediğimiz ne varsa bunların hepsinin aynasıdır. 
K.Ö.: Biz bir tercih yapmışız farkında olmadan galiba. Bir grubun önünde iki yol var. Bir spesifik bir sound oluşturmak, Duman, Athena gibi. Biz ise birbirinden çok farklı şarkılar yazdığımızdan, şarkımızın döneminin ruhunu yansıtmak, duymak istiyoruz. Bir albümü dinlerken birden fazla tavır, duruş hissedebiliyorsunuz bizde. 

Pop’la ilişkiniz nasıl. Bu albümün düzenlemelerini yaparken araya mesafe koyma ya da koymama derdiniz var mıydı? 
K.Ö.: Temelde yoktu. Ama Türkiye’de rock’la uğraşan ve adını sanını bildiğimiz herkes de o pop sahnesi içinde yer alıyor. Şebnem, Duman, Teoman, biz; herkes popüler müzik yapmakta. Rock’n roll’un dünyada gittikçe popüler müzik tarifi içine giriyor olması bir realitedir. Pop’un formülünden hiçbirimiz uzak değiliz. İnsanlar kulaklarının alışık olduğu şeyleri severler. Fakat biz Türk popu yapmıyoruz, aradaki fark o. Biz başka bir müzikal öneride bulunuyoruz. 
K.V.: Biz şarkılarımızı grup olarak düzenliyoruz. Herkesin heybesindeki müzik kültürünü mayalıyoruz. Ortaya yeni bir müzik çıkarıyoruz. Bu albümü yine biz yapmış olsaydık; ama üç ayrı aranjör düzenlemiş olsaydı, darmadağın karman çorman olurdu. Bir sound birliği olmazdı. O işin büyüsü bizim kendi işimizin başında olmamızdan kaynaklanıyor. 

Konuşurken gelebilecek muhtemel eleştirilere hazırsınız sanki… Siz çok temkinli bir grupsunuz. Eurovision mevzuunu kapatışınızda da sezdik bunu… 
K.V.: Bize gelen eleştiri tutarlıysa onu değerlendiririz. Değilse cevap bile vermeyiz. Biz karşımızdakini eleştirirken nasıl davranıyorsak karşımızdakinden de öyle olmasını bekliyoruz. Eurovision’dan sonra da özel bir strateji izlemedik. Sadece, olur olmaz herkese röportaj vermeyeceğiz dedik ve sadece bir basın toplantısı düzenledik, sonra yolumuza baktık… 
K.Ö.: İlk basın toplantısında söyledik, müziğin yarışmasına sıcak bakmıyoruz; ama ülkemiz bizden bir şey isterse yaparız… Çünkü Türkiye’yi seviyoruz… 

Hâlâ sevebiliyor musunuz? Şu sıralar herkes gözaltında… 
K.Ö.: Birbirine ters olarak işleyen bir süreç var şu anda. Refaha ulaşmış, ekonomik olarak dünyayla aynı seviyede fakat fikir özgürlüğü olarak daha aşağıda olan bir ülke beni rahatsız eder. Buraya doğru mu gidiyoruz? Gittikçe daha fazla soruyorum.