27 Kasım 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Butler’lı, Benjamin’li Asaf'lı albüm!

27.11.2011 (Taraf)


Neyse
Neyse
Babajım Records
Selim Kırılmaz’ın sesi çok güzel. Albüme kilitlenmek için sadece bu bile yeterli olabilir. Sözler çok etkileyici. Her biri şiir gibi…  Albümde oldukça sert bir rock tınısı var; ama bir yandan da özellikle vokalin etkisiyle alaturrka bir damar hissediliyor. Melodiler akılda kalıcı. Her parçayı bir kere dinledikten sonra mırıldanmaya başlıyor insan. Uzun zamandır bir albümü bu kadar 'bayıla bayıla' dinlememiştim. Peyk’in albümünden bu yana bir grubun konserine gitmeyi bu kadar istememiştim. Bunu meraklı bir muhabir kulağıyla değil, sadece gayet ortalama bulduğum müzik zevkine sahip bir dinleyici olarak söylüyorum.
Öyle ki şimdi bu 'Word belgesi'ni kapatıp sosyal medya marifetiyle grubun fan sayfalarına bazı harfleri uzatılmış kelimelerle sevgi mesajları yazmak istiyorum…
Derken şarkı sözlerindeki ‘kör gözün parmağına’ olmayan muhalif ruhu hissettikçe yavaş yavaş albüm içine çekiyor beni, yüzeysel ifadeler uçup gidiyor zihnimden.
Kartoneti elime alıp, bilmemkaç numara miyop gözlerimle minicik yazılmış notları okumaya cesaret ediyorum. Alıntılar görüyorum, Devran’ın altında Walter Benjamin ve Michael Löwy; Siyah parçasının hemen ardındansa Özdemir Asaf’tan ‘Ne olacak şimdi, ne olmuştu?’ diye soran alıntı…
Fakat en büyük heyecanı
Uzak ve Kırık parçalarının altındaki yazıyı görmeyi başarınca yaşıyorum. Toplumsal cinsiyet kavramının şekillendiricilerinden, feminist teorinin nefes kaynaklarından biri, efsane Judith Butler’ın adına kaç albümde rastlayabilirsiniz ki? Bu alıntıda 'kayıp' hissini anlatıyor Butler. Birini kaybetmenin, ait olduğumuzu hissettiğimiz bir yerden kopmanın verdiği dayanılmaz hissin köklerini, hayatla bağ kurma yollarımızı işaret ederek, anlatıyor. Neyse, müziğin ve sözlerin nasıl kıvrımlardan damıtılarak önümüze konduğunu anlatıyor albümde ince ince…
Daha kalın ifadelerleyse grubun Facebook sayfasında yer alıyor hikaye…
2000'li yılların ortalarına doğru Deniz Ünlü (davul) ve Selim Kırılmaz (vokal, bas gitar) tarafından kurulmuş Neyse. Uzun süre Yeşilköy'deki garaj-stüdyolarında çalışmalarını düzenli olarak sürdürmüşler. 2003 yılından itibaren de çeşitli rock bar ve festivallerde sahne alan ve 2009 yılında ilk single'ı olan Yapma Meydan'ı yayınlayan grup, geçen yıl gitarist Melih Balta'nın katılımı ile son halini almış.
Abümün en akılda kalıcı, en kıvrımlı ve en kolay dinlenir şarkısı Hokkabaz ilk single olarak belirlenmiş ve aynı şarkıya Murad Küçük yönetmenliğinde klip çekilmiş.
Daha çok şey söylemek istiyorum; hatta bir röportajda kendilerine anlattırmak her şeyi… O zamana kadar bol bol dinleyeceğim albümü… Siz de yapın…

Son Ağaç
Direc-T
Favela Records
Albümü CD Çalar’a takınca duyduğum ilk gitar tınısıyla yıllar önce bir arkadaşın elime tutuşturduğu o kopya CD’yi anımsadım. Üzerinde asetat kalemiyle Direc-t yazıyordu.
Bilge Kösebalaban’ın özel sesiyle tanışmamın hikayesi böyle.
Şimdi yeniden duyduğum bu ses, hemen söylemeliyim ki, oldukça olgunlaşmış, ayakları yere basan bir tını almış. Aslında sadece Bilge’nin sesi değil, bas gitarda Alex Tintaru ve davulda Özgür Peştimalci’den oluşan grubun her zerresinde hissediliyor olgunluk.
Albümden de albüm tanıtımından da anlaşıldığı üzere Direc-t’in artık yıllanmış ve profesyonel bir grup olma iddiası var.
Bol punk’lı, ska’lı albüm oldukça eğlenceli, daha doğru bir ifadeyle, albümün bütününde olumlu bir 'hal' var. Aslında parçanın tonu ne olursa olsun Bilge’nin sesinde bir parçanın olumsuz duyulması mümkün değil galiba.
Albümün Dede Efendi bestesi Yine  Bir Gülnihal’e gönderme yapan parçası Gel’de kullanılan akordeon ve Yoksun, Bana­ Ne, 20 Ways, Ama Sen’de kullanılan çello çok dikkat çekici ve tatmin edici.
Son Ağaç’ın en güzel esprisi bir süre Fatih Ürek ve İbrahim Tatlıses arasında paylaşılamayan şu Hadi Hadi parçası… Ska ritmleriyle seslendirilen parçanın biraz daha deforme edilerek düzenlenmesini bekledi kulaklarım.
Albümde Arif Sami Toker`in 1970`lerde bestelediği ve Sevil Öztatlı`nın söylediği şehvetli kanto Seks Seks Seks de yer alıyor. Şarkıya Öztatlı’nın sesiyle başlanıyor.
Albümün tek İngilizce parçası 20 Ways bittikten sonra 12 saniye kadar beklerseniz sizi Tolga Çebi’nin kemanı ve Deniz Doğangün’ün çellosuyla hazırlanan tadımlık bir sürpriz bekliyor…
Less Than Jake ve The Exploited gibi grupları seviyorsanız Direc-t’ten kaçmayınız…

26 Kasım 2011 Cumartesi

'Bizi doğadan koparmaya çalışıyorlar, asıl bölücülük bu'

26.11.2011 (Radikal)


Gözleri doldu doldu boşaldı. Bir ara süzülen yaşlara engel olamadı. ‘Hayvanlar’ albümüyle hepimizi kendine âşık eden o güzel kadınla yeni albümünü konuşmak için buluştuğumuzda, onun müziğindeki asilik ve kırgınlık karışımının ‘bu düzeni değiştirme’deki kararlılığından kaynaklandığını anladım. İnsan müziğiyle ya da yazdıklarıyla tanıdığı biriyle yüz yüze gelmekten çekiniyor bazen, “Ya sevdiğim gibi değilse” diye… Şanslıyım, “Tanıştığıma memnun oldum” cümlesi kaç kere gerçek anlamında kullanılır ki hayatta…
Bu akşam İKSV Salon’a gidin, o kadının gözlerinin içinde yanan ve yaşlarla körüklenen ateşi görün… Bu vesileyle iki hafta kadar sonra çıkacak ve adı – muhtemelen - ‘Deli Bando’ olacak yeni albümü de ilk kez dinlemiş olacaksınız…  

Epeydir çalışıyorsunuz albüm için. Yoruldunuz mu?
Kilo verdim çok (gülüyor). Bu işi yapmak, arkanızda çok güçlü plak şirketleri yoksa çok meşakkatli. Bu süreçte adeta ‘kapandım’. Tutarlı ve bütün bir şey ortaya koymaya çalıştım. Bir kanalın içine girdim ve bana ne geliyorsa onu ifade etmeye çalıştım.  

İlk albümden bu yana neler keşfettiniz müzikle ilgili?
Bu dönemde işin gerçeğinin sahnede olduğunu fark ettim. Albüm aslında bir etiket, insanlara kendinizi duyurmak için bir medya. Müziğin gerçeğine doğru bir dönüş olması gerektiğini hissettim. Sahnede her şey baştan yazılıyor. Hiçbir şey doğru değilmiş albümdeki, burada bambaşka olması gerekiyor diye hissediyor insan…  

Sizin konserlerinizle kayıtlarınız bambaşka zaten…
Dünya sürekli değişip başkalaşıma uğrarken sizin sabit kalmanız korkunç bir şey. Sahnenin kendimi tekrar tekrar yenileyebileceğim bir alan olduğunu fark ettim. İlk konserlerimde herkes benden aynı kişi olmamı bekliyordu. Oysa konserde her şey değişebilir, müzik bile olmayabilir… Böyle bir şey yaşarken albümde olana itaat edemeyeceğimi hissettim... O yüzden ikinci albümü biraz öteledim. Ne yapmak istediğimi bulmam için zaman gerekiyordu. Ne söylemek istiyorum insanlarda kapıları açacak? İlk albüm bunu yaptı. Bir yere dokundu ve insanlarda başka yollara kapılar açtı…  

Nasıl yollar onlar?
Bilmiyorum. Ben o müziği yaparken o kadar çok şey düşündüm, biriktirdim ve inanarak, hissederek yaptım ki ortaya güçlü bir şey çıktı. İnsanların zihinlerine ulaştım. Çok büyük bir bilgi birikimi var içimizde, bunu dışarı çıkartmaya bakıyor iş...  

Bir çeşit uyanış mı bu?
Şu an yaşadığımız hayatta uyanmak çok mümkün değil. İnsanlar işlerine gidiyorlar, eve geliyorlar, hiçbir şey düşünecek halleri yok. Televizyon açıyorlar. Bence televizyon dünyanın en zararlı keşfi. Bir halüsinasyon makinesi… İnsanın kendi özgürlüğü için ilk kurtulması gereken şey bu. Ben özgürlüğe giden yolları müzikle buluyorum, insanların içindeki o şeyi uyandırmaya çalışıyorum ve o her zaman tatlılıkla olmuyor…  

Bu yüzden mi sahnede ‘deli gibi’ davranıyorsunuz?
Müziğin doğasına aykırı davrandığım oluyor sahnede. Fazla şiddetli davranıyorum, evet. Şimdiki konserler bambaşka olabilir tabii. Bazen gerçekten taşkın, deliliğin uçlarında bir şey göstermemiz gerekiyor. Delilik hepimizin içinde olan bir şey. Burada olmamız bir deliliğin sonucu. Annemizle babamız seviştiği için şu an buradayız. Ben insanları uyandırmaya çalışıyorum.  

Siz nasıl uyandınız peki?
Hiçbir zaman dünyaya ait gibi hissetmiyordum kendimi. Çocukluğumdan beri bir yanlışlık gibi geliyordu burada olmam. Neden var olduğumu merak ediyorum. Eğer buradaysak tadını çıkarmalıyız. İnsanlar insanlıklarını keşfetmeliler. Bizi doğadan koparmaya çalışıyorlar, asıl bölücülük bu. Hepimiz çok üzgünüz, ağaçlar ve ben ve bütün kedilerim ve köpeğim…  

Bu ne kafası?
Müzik kafası. Müzik beni iyileştiriyor. Müzik olmayınca hiçbir şeye benzemiyorum. Müzik olunca bütün anılarım, her şeyim depreşiyor. Eski zamanlara dair çok fazla bilgi açılıyor. O yüzden gerçek müziği durdurmaya, bitirmeye çalışıyorlar. Her şeyi görselliğe çeviriyorlar.  

Gerçek müziği durdurmaya çalışan kim?
İnsanları sürekli yönetmeye çalışan, o kadar kemikleşmiş bir düzen var ki… Amerika bunu çok güzel dayatıyor. Her şeyi yok etmeye çalışan bir şey görüyoruz. Bunu artık herkes söylesin, görüyoruz! İnsanlığın şakağına dayanmış bir bıçak gibi bizi engelleyen, sürekli ne yapacağımızı söyleyen bir mekanizma var. İnsanların artık ne yapmak gerektiğini konuşması lazım. Bunları konuşamadığımız için şu an devletimiz elimizden gitti. ‘Atatürk, Atatürk’ diye sarıldıkları şu anda kimseye yardım edemiyor. Amerika’ya satıldık. Masallarla uyuttular bizi ders kitaplarında. Yıllarca ‘Türk’ün kahramanlığı, bilmem ne’…  

Ne yapmalı?
Hâlâ ‘cumhuriyet’e falan tutunmayalım. Atatürk’e tapınmayı bıraksın insanlar, biraz fikir üretsinler… Bu kapitalizm düzeninden nasıl sıyrılabileceğimizi düşünmek lazım. Kapitalizm insanı korkunç bir yaratığa dönüştürdü. Artık buna doyduk değil mi? Parayı nereme sokacağımı, parayla ne yapacağımı bilmiyorum yani...  

Nasıl bir düzen istiyorsunuz?
Sadece doğaya ait olarak yaşayabileceğimiz, daha güzel bir yaşam istiyorum. Daha sosyalist, daha insanları düşündürücü… Hâlâ aklım almıyor sosyalizm nasıl bu kadar yok oldu. Artık olay şirazeden çıktı, patlıyoruz bütün dünya olarak. Ben bütün acıları, yemin ederim, hissediyorum bir yerlerimde… “Bakın arkadaşlar, Amerika bir güçtür üzerimizde” demesi lazım herkesin… Bunları bile konuşamıyoruz…  

Neden çekiniyoruz konuşmaya?
öportaja gelirken, “Ne yapmam lazım?” acaba dedim. “Gerçekten konuşayım mı, yoksa, hahah albüm de çok güzel” mi diyeyim. Sonra dedim ki: “Ne saçma bir şey!” İnsanların sürekli politik bir tavır alması gerekiyor. Yeter artık! Benim umurumda değil, en fazla öldürebilirler, o kadar da korkmuyorum ölmekten. İyi bir şey yapmaya çalıştığım için suçluluk duymam, ölümden falan bahsetmem ne kadar anormal değil mi? Ben bu müziği yaparken sürekli baskı altında hissediyorum kendimi. Bunları böyle konuşabildiğim için öldürülecekmişim gibi hissediyorum. Hiçbirimizin başına gelmesin böyle bir şey. Şu an ağlayacağım nerdeyse ve size röportaj vermeye geldim… 

‘İlk albümde ruhum tamamlanmamıştı’

İlk albümden sonra yapılan röportajlarda bunları anlatmıyordunuz sanki…
Konuşmak için insanın ruhunu tamamlayıcı öğeleri bulması gerekiyor... Daha tamamlanamamıştım. İlk albüm yarı bağımlıydı. Bir yere bağımlı olduğunuzda arkanızda “Hayır onu söyleme” diyen bir canavar var gibi geliyor.  

Yeni albümde kimlerle çalıştınız?
Bu sefer Korhan Futacı ve Barlas Özemek’le çalıştım. Ortaya inanılmaz bir doku ve acayip bir müzik çıktı. Müzikle ilgili bildiğim her şeyi onlardan öğrendiğimi hissediyorum şu an. Atölyelerine sürekli dünyanın en iyi cazcıları geliyor, müzik kutusu gibi bir şeyin içine düştüm. Hiçbir kaygı, tasa, para kazanma, gelecek korkusu olmadan sadece müzik için müzik yapılan bir sahanın içine düştüm…  

Dünyayı Queen’den ve Jim Morrison’dan ibaret zannederken yıllar içinde daha geniş bir müzik evrenine girdiğinizi hissediyor musunuz?
Kesinlikle. Çünkü biz Türk insanı olarak Queen’e, Morrison’a uzaktan baktık hep. Bizim için onlar kayıtlardaydı. Şimdi bu üç sene boyunca orada müziğin bütün gerçekliğini hissettim. Beni tokatladı, beni öldürdü, diriltti ve bütün yaşayışımı etkiledi. Müziğin bu kadar güçlü bir şey olduğunu bilmiyordum…


Fotoğraf: Muhsin Akgün

18 Kasım 2011 Cuma

KAYIT ALTI: Ağlatmayan ama ağlayan albüm

15.05.2011 (Taraf)

As Fâr
Le Trio Joubran
World Village
Samir, Wissam, Adnan Joubran; Filinstinli üç kardeş... “As Fâr” bu birlikteliğin ürettiği beşinci albüm... Yazılı doğaçlamaların icra edildiği albümde, ekip, Youssef Hbeisch ve Dhaffer Youssef’i konuk etmiş. Kayıt öncesi prova yapmamış olmalarından da cesaret alarak diyebilirim ki, “an” dan, “kalpten” ve önünde eğilinecek bir “düşün sisteminden” besleniyor albüm. “Doğu”yu, “doğu”nun kulaklarıyla anlatıyor As Fâr. Bu sebeple,  bu albüm üzerine konuşurken, insan,  mistisizm göndermeleri, büyü, tılsım gibi müziği “çamura bulayan” ifadelerin yanından bile geçemiyor. Arapça konuşan, batı müziği öğelerinde de anlam bulabilen, ancak asla çeviri içinde kaybolmayacak bir müzik bu.  Ağlatmıyor ama ağlıyor... Dinlemenizi ısrarla tavsiye ederim. Ben, her dinlediğimde, ah, diyorum, keşke Türkiye’de bir konser verseler...


Move Like This
The Car
Hear Music
Amerikalı grup The Cars 1970’lerin sonuna doğru kuruldu. İlk albümlerini 1978’de piyasaya süren grup, new wave etkili rock tınılarıyla oldukça geniş bir etki alanı yarattı. 1987’deki Door to Door’a kadar toplam altı albüm çıkardılar. The Cars’tan yaklaşık 24 senedir çıt çıkmıyordu. Derken, Kayıt Altı’nda mevzu etmekte olduğumuz “Move Like This” geldi. Albüm grubunun tarihinin “en romantik albümü” olarak nitelendiriliyor.  Gerek şarkı sözleri, gerekse yer yer ağırlaşan müzikle bunu doğrulamamak imkansız. Move like This, popu dışlamayan bir rock albümü. Grup, bu albümde de yola bildiğimiz kadrosuyla devam ediyor: ritm gitarda Ric Ocasek, gitarda Elliot Easton, klavyede Greg Hawkes, davulda David Robinson. Ancak bir eksik var. Basçı Benjamin Orr, 2000’de pankreas kanseri sebebiyle aramızdan ayrılmıştı.

Beast
Devil Driver
Roadrunner / EMI
Beast, Amerikalı glam-rock grubu Devil Driver’in beşinci stüdyo albümü.  California’da 2002’de krulan grubun ismi, “cadılarının şeytani güçleri etkisiz hale getirmek için kullandıkları çanlar”a gönderme yapıyor.
Beast, karanlık gitar rifflerinin davullarla mükemmel uyum içinde olduğu, depresif bir ruh hali yaratması beklenirken, bu halden tamamen uzakta, Dez’in sağlam vokaliyle metal etkilerinin iyiden iyiye yükseldiği bir albüm.  Çıktığı ilk hafta Amerika’da 11 binin üzerinde sattığını ve Billboard 200’de 42’nci sıraya kadar yükseldiğini de hatırlatalım.

Chuckles and Mr. Squeezy
Dredg
Superball Music
Grubun solisti Gavin Hayes diyor ki, “Bir grubun geleceğinin olması, ancak sürekli yeni şeyler üretmesiyle mümkün olabilir.” Dreg, beşinci stüdyo albümü, Chuckles and Mr. Squeezy’de, yepyeni bir tınıyla karşımızda. Elektronik öğeleri yoğunlukla kullandıkları albüm, Hayes’in vokalinden olacak, eski duygusal havayı da muhafaza ediyor. Hayranlarını epey şaşırttı ve bir ölçüde de hayal kırıklığına uğrattı Dredg, ancak kabul edilmeli ki, iyi bir iş çıkardı.

Belong
The Pains of Being Pure at Heart
Slumberland Records
Belong, The Pains of Being Pure at Heart’ın ikinci albümü. Vokalde Kip Berman, Klavyede Peggy Wang, basta Alex Naidus, ve davulda Kurt Feldman’dan oluşan ekip, albümü, “bir süredir içlerinde sakladıklarının dışa vurumu” olarak tarif ediyor. Yalan değil, New York’lu indie-pop grubu,  albümdeki parçalarda, dönemlerle tarif edilen pek çok müziğe gönderme yapıyor. Ancak bu etkileri, kendi içlerinden süzerek karşımıza çıkarıyor. “Belong” kolay dinlenebilir, duygusal ve ilk albüme kıyasla ayakları daha yere basan bir albüm.

15 Kasım 2011 Salı

Kayıt Altı Dunia’da


Kadıköy barlar sokağındaki Dunia’nın müzik direktörlüğünü bu yıl Müzik Hayvanı isimli şahane insiyatif üstlendi.

Kendileri, Kayıt Altı’nı, sevdiği müzikleri mekânın konuklarıyla paylaşabilsin diye DJ kabinine davet ettiler… Velhasıl, 19 Kasım Cumartesi akşamı Kayıt Altı olarak Dunia’dayız. Bekleriz…



13 Kasım 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Bir röntgen de biz çekelim


13.11.2011 (Taraf)

r.p.c.m
Ulaş Oral
Taşoda/Elipsis
“Her geçen günde yeni bir felaket gelip kavramaz kimseyi. Felaketleri kendi yaratıyor insan. Ondan bundan çalınmış hayatları yaşıyor. Çokça şiir geveliyor insanın aklı ona. Kalp bir organdır. Büyütmeyelim. Kırılmaz. Parçalanabilir. Bir insanı mutlu edemez. Bir şarkı? Alayım. Bir şiir mutlu edebilir insanı.” Ulaş Oral’ın internet sitesinde yayınladığı bir blog yazısından alındı bu satırlar. Çünkü Oral, en azından onun bize tanıtmak istediği kişiyi iyi anlatıyorlar…
Bu satırlardaki gibi, duyguyla akıl arasında bir yerde takılıyor o. Şarkı seviyor, şiiri daha çok… Dünya üzerine kafa yoruyor. Oturup düşünüyor ciddi ciddi. Cevap bulabiliyor mu sorularına? Umurunda olduğunu sanmam. Doğru, sağlam bir yerde durmak onun kaygısı.
Küçük İskender’in Kahramanlar Ölü Doğar’ından esinlenerek yazdığı şarkıdaki gibi “Yükü çok”. Ama onu yaşatan da bu.
Daha evvel birkaç müzik grubu içinde adını duyduğumuz Ulaş Oral mürekkep yalamakta olan biri. Şu anda doktora yapıyor. İstanbul Üniversitesi’nde müzikoloji yüksek lisansını tamamlamış. Akademi İstanbul müzik bölümünü birinci bitirmiş. Gitar ve vokal eğitimi sırasında Şevket Akıncı, Akın Eldes, Ayşe Tütüncü, Fuat Güner’inde aralarında bulunduğu önemli isimlerle çalışmış.
2005’te ‘Post-modern Aşka Arabesk Yazılar’ isimli bir kitabı yayımlanmış. Şu sıralar iki yeni kitap üzerinde çalışmaktaymış.
Röntgenler, Panayırlar ve Cenaze Marşları onun kendi adını taşıyan ilk albümü. Bir konsept albüm. Dokuz şarkı üç bölüme ayrılıyor. Albüme ismini bu bölümler veriyor. 
Röntgenler’de hikâyelere konu olan bazı karakterlerin iç dünyalarını anlatıyor. Yorgun bir kahraman ve yüzünü çirkin bulan bir narsist’in yanı sıra bildiğimiz Romeo ve Edmond Dantes’in röntgenini çekiyor.
Panayırlar eğlenceli, Cenaze marşları ise hüzünlü şarkılardan oluşuyor.
Oral, rock’ın farklı tınılarını içine alan bu albümde bizlerle paylaştığı ‘bipolar’ duygularla sanki kendi röntgenini çekiyor. İlk albüm heyecanına yenilmeyip, kapaktaki belli belirsiz yüzle yetinerek kartonete boy boy fotoğraf koymaması belki de kendini kalemi ve sesinin ilettiği duygularla anlatmak istemesinden kaynaklanıyor… Kayıt Altı, sanatçının içine girmemize izin veren albümleri çok seviyor…

Aşk Mevsimi
Dilek Türkan
Kalan Müzik
Son zamanlarda sıklıkla adını anar olduk Kalan’ın. Sadece Kayıt Altı’nı takip ederek bile şu sıralar bol bol albüm basmakta olduklarını anlamak zor değil. Dinleyiciyle buluşturdukları bir albüm de Dilek Türkan imzalı. Kadife gibi, su gibi bir albüm Aşk Mevsimi. Şu yağmur çamurda bile mevsim değişikliğine neden oluyor gönülde. Sesi yüzünden de güzel kadın Dilek Türkan’ın albümü 7 Şubat 2010’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirilen konserin kaydı.
Tango söylüyor. Buenos Aires’in kenar mahallelerinden doğup Avrupa üzerinden yirminci yüzyılın başında Türkiye’yi etkileyen bu ritmin, Türkiye’de hafif naif hafif arabesk bir ruha bürünüş hikâyesini anlatıyor Aşk Mevsimi… “Rüzgarında öyle savrulup durulan” aşkların kırdığı ve “tamiri mümkün olmayan” kalpleri, “yarın düğünümüz var nişanlım sen olaydın” boynu büküklüğüyle okşuyor… “Önce gözlerin terk etti beni sonra da sen” diye gözyaşı döküyor ve “unutulmayan tatlı hatıralar”ı anımsatıyor…
Klasik Türk müziği sanatçısı Dilek Türkan’ı İnce Saz grubunun solistlerinden biri olarak tanımıştık. Grubun Mazi Kalbimde Yaradır isimli tango albümünün en meşhur parçası ilk Türk Tangosu olarak bilinen Mazi, bir Necip Celal Andel parçasıydı. Mazi’nin kendisi için bir dönüm noktası olduğunu söyleyen Türkan, kendi ismini taşıyan albümünde de tangoyu Türkiye’nin kalbine sokanlardan biri olan Andel’in Sarı Yapıncak isimli bestesini yorumlamış.
18 eserin yer aldığı ‘Aşk Mevsimi’, İncesaz’ın kurucularından Cengiz Onural’ın yazdığı uvertür ile başlıyor. 1930’ların en önemli etkinliği Süreyya Opereti’nin tanınmış solistlerinden Afife Hanım’ın hayat verdiği, Haydar Tatlıyay imzasını taşıyan Gülistan Tango dikkat çeken bir başka parça. Albümde Fehmi Ege, Muhlis Sabahattin Ezgi, Refik Fersan, Neveser Kökdeş eserleri de yer alıyor…

Kayıt Altı Dunia’da
Kadıköy barlar sokağındaki Dunia’nın müzik direktörlüğünü bu yıl Müzik Hayvanı isimli şahane insiyatif üstlendi.
Kendileri, Kayıt Altı’nı, sevdiği müzikleri mekânın konuklarıyla paylaşabilsin diye DJ kabinine davet ettiler… Velhasıl, 19 Kasım Cumartesi akşamı Kayıt Altı olarak Dunia’dayız. Bekleriz…

6 Kasım 2011 Pazar

KAYIT ALTI: ‘Haydi Yaşar yine yap’…

06.11.2011 (Taraf)

Güneş Kokusu
Yaşar Kurt
Kalan
Öyle zor ki üzerine kalem oynatmak. Ettiğim her laf kendi geçmişim için edilmiş olacak sanki. Onu kurcalamak, kim olduğumu kurcalamak olacak.
Yaşar Kurt’un “bir efsane” olduğu yıllardı… Dünyanın tüm depolitikliğine inat hayatın politikliğine inanıyorduk. Hem ateşli hem boynu bükük hem de mağrurduk. Yaşar Ağabey’in şarkıları bize çok yakışırdı yani…
Her şeye itiraz ediyorduk; oysa “dokuz altı yollarında gülmenin yasak olduğunu” deneyimlememiştik bile daha.
Bir eylemde şarkı söylemek için İzmir’e gelmişti de Kordonda karşımda oturup Jack Daniels içmişti. Viski içmeyi devrimciliğe sığdıramayarak ayıplayacak kadar çocuk bir o kadar da aptaldım onu son dinlediğimde…
Yaşar Kurt sekiz yıl aradan sonra çıkardığı Güneş Kokusu’na Efkan Şeşen’in Dokuz Altı Yollarında’sıyla başlıyor. Ne tesadüf ki, şimdi o saatler arasında, çoğu zaman asansörde karşılaşan insanların birbirine selam vermeye zahmet bile etmediği, camlarını açamadığımız, lanet bir havalandırma yoluyla dolaşan mikroplarla epey haşır neşir oluğumuz ,17 katlı bir plazada çalışıyorum.
Binlerce insan arasında nasıl yapayalnız kalınırmış, öğrendikçe göz yaşı döküyorum. Eyleme falan pek vakit olmuyor, çay molalarında bir arkadaşla yan yana gelip dünyayı kurtarıyorum. Yaşar Kurt’u son gördüğümden bu yana dünya değişti mi bilmiyorum; ama benimki bambaşka artık. Bunu kabul etmek zorundayım. Ya gerçekle çarpıştım, ya gerçeği küstürüp hayal alemine daldım… Zamanımın çoğunu çıkış yolu arayarak geçiriyorum. İşte bu yüzden sekiz yıl sonra gelen bu albümü eski bir dostu bağrıma basar gibi karşılamaktan başka çarem yok gibi…
Kişisel bir hikâye mi? Sanırım değil. Kendim Gibi şarkısında “Anılarım birer birer ah kırılıp döküldüler, şimdi yoksun, orada yoksun, zaten yoksun, belki bir an, belki bir gün hatırlamak o günleri, şarkılarım birer birer ah kırılıp döküldüler” diyor Yaşar Kurt… Demek ki, anlattıklarım kişisel değil… İnsan elinde tuttuğu bu CD’ye bakıp, Kurt’a bir büyücü gibi her şeyi eskiye döndürmesi için yalvarası geliyor: ‘Haydi Yaşar yine yap’…
Romantik anıları bir kenara bırakıp şarkılara gelmeye gayret edelim… Güneş Kokusu’nun içindeki şarkılardan bazılarının kayıtları 2006’da yapılmış.  Parçalarda, Engin Yörükoğlu (davul), Ahmet Güvenç (bas), Çağatay Kehribar (gitar, tef) imzaları var. Son yıllarda pek çok albümde katkısına rastladığımız Ediz Hafızoğlu (davul) da iki parçada yer alıyor.
Yaşar Kurt, Cem Karaca’nın 30 yıl önce hayat verdiği Emrah’ı da çok başarılı şekilde yorumlamış. Albümün ödünç alınan parçalarından biri de, Hayyam’ın sözleri üzerine Mehmet Güreli müziğiyle ortaya çıkan o muhteşem şarkı “Kimse Bilmez”… Ve anonim türkü Galevera Deresi Kurt’un sesine çok yakışmış. Umut Eroğlu’nun Radikal’deki söyleşisinden öğrendiğimize göre, Ocak ayında yeni kayıtlara başlıyormuş Yaşar Kurt.  Onda hikâyesi olan Vedat Sakman, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok gibi bestecilerin şarkılarını yorumlayacakmış…

Kulp
Kulp
Şafakaraman Production
Kulp’un albümü geçtiğimiz Haziran ayında çıkmış olsa da, ekip yavaş yavaş basında yer almaya ve tanınmaya başlıyor.  PR tarafı gibi, aslında albüme ulaşma aşaması da pek kolay olmamış, 2007’den beri çeşitli eleman değişiklikleriyle çalıp söylüyor Kulp.  Ortaya kendi besteleri çıkmaya başladığından beri de albüm yapmak için çabalıyor.  Hazırladıkları demoyla pek çok kapıdan dönen Kulp’a ezelden beri müzik piyasasının içinde olduğu hissini veren Şafak Karaman kapısını açmış. Ve ilk albüm de onun desteğiyle bize ulaşmış.  
Maltepe Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği bölüm başkanı Çağdaş Turan (vokal, gitar) ve aynı bölümde öğretim görevlisi Kerem Olgaç’ın (bas) başını çektiği gruba gitarda Serdar Seçme, davulda Murat Altun, klavyede Onat Artun’da dahil.
Kulp’un en güzel yanı, beş kafadan beş ses çıkıyor oluşu. Geniş bir yaş aralığındalar. Her birinin müzikten de hayattan da anladıkları başka başka. Albümü dinlerken de bu özgürlükçü havayı koklamak mümkün oluyor.
Grubun gitaristi Serdar Seçme eski bir Kardeş Türküler üyesi. World müzik kategorisinde Grammy adayı oldukları açıklanan gruptan aradığını bulamadığı için ayrıldığını söyleyen Seçme’nin adı her ne kadar grubun son albümü Çocuk Haklı’da geçmese de, müzisyenden albümde emeği olduğunu öğrendik.
Elimizde genel olarak bir rock albümü tutuyor olsak da kayıtta pek çok türe rastlamak mümkün. Bazen grunge, bazen pop ve hatta geleneksel Anadolu tınıları kulağa çarpıyor. Çağdaş Turan’ın harika sözleriyle harmanlanıyor müzik. İyi bir hikâye yazarı olan Turan’dan taşan her söz, neden bahsederse bahsetsin son derece samimi. Her şarkıda bir hikâye anlatıyor.  Bazen arabeskleşmekten kendini alamıyor. İyi de oluyor. “Sensiz cehennem cennet, senle cennetse zulüm, eğer seni gömerlerse, göğe savursunlar külüm” sözlerinin geçtiği Yancı şarkısı albümün en sert parçalarından biri.
Kulp, aşk acısından da bahsediyor, modern dünyanın insanları mecbur ettiği rezil hayattan da, ama 10+1 şarkıda her ne yapıyorsa, çok içten yapıyor. Kulp, yıllardır bildiğim arkadaşlarımın yaptığı bir albümü dinliyormuş gibi dinledim…

28 Ekim 2011 Cuma

'Yeni albümde öfke olmayacak'


28.10.2011 (Taraf)

Melis Danişmend kendi adını taşıyan ilk albümü Daha Az Renk’i yayınlayalı neredeyse bir yıl oldu. Dinleyicinin üzerindeki etkisi sürmekte olan bu albüm bu akşam Borusan Müzik Evi’nde seslendirilecek.

Çok hikâyeli birisiniz siz. Yorulmuyor musunuz?
Yolda giderken, vapura, dolmuşa bindiğimde, sürekli insanları analiz ederim. Herkesin de böyle yaşadığını düşünürdüm. Bir gün bazı insanların “ben sadece gideceğim yeri, toplantıyı düşünürüm” dediğini duyunca dehşete kapılmıştım. Bu hep benim için böyle devam ettiğinden ben bunu normal sanmıştım; ama sonradan bunun ne kadar yorucu olduğunu fark ettim. Bir yandan da çok güzel ya da özel ya da kötü ya da değişik hikâyeler topluyorsunuz. Kafamın içinde bir sürü ses var hep.
Daha Az Renk’i yaratan sesler hüzünlü mü eleştirel mi öfkeli mi? Nasıl tanımlıyorsunuz albümü?
Öfkeli ve hüzünlü bir albüm bu. Böyle olmasını istedim çünkü bir dönemi kapatmama vesile oldu bu albüm. Terapi niyetine yapmış oldum bu albümü. Güzel olan tarafı yazdıktan söyledikten sonra onları unutabiliyorsunuz, başka bir etaba geçmenize yardımcı oluyor. Acılı taraf bitiyor, zevkli taraf başlıyor. Yazdıkça sesler susmuyor ama daha zevkli bir hal alıyor…
Sadece albümdeki şarkıları yazmak yetmiyordur size…
Ben devamlı yazarım. Bir sürü şey var. Manyak gibi yazarım.
Bir kitaba dönüşür mü bunlar bir gün?
Hiç bilmiyorum. Ben küçüklüğümden beri bir şeyleri yazıyla ifade etmeyi daha kolay buldum. Annemin babamın doğum günü olurdu onlara şiirler yazardım. Teşekkür notları… Kardeşime, kendim için… O komik tatlı şiirlerden düz yazılara döndü zaman içinde, şarkı sözlerine döndü. Arada kendi kendime canım ne istiyorsa onu yazdım, hikâye formatında yazılar oldu. Bir kısmı ortaya çıkıyor. Bir kısmını sanırım hiçbir zaman ortaya çıkartmayacağım. Bir kısmını belki cesaret edebilirsem biraz ortaya çıkarırım.
Müzik yazıları yazmayı özlüyor musunuz?
Müziğe daha fazla yoğunlaşmak için biraz ara vermek istedim. İstediğim zaman blog’a ya da herhangi bir yere yazabileceğimi biliyorum. Dolayısıyla büyük bir özlem içinde değilim şu anda. Müzik yazmanın bir zevki var ama müzik yapmanın da ayrı bir zevki var… Şu anda başka bir tarafımı doyuruyorum… Bu arada Miller Dergi’ye yazıyorum, özlemimi gideriyorum.
Blogunuzdaki son yazınızda zamandan ve geç kalmışlık hissinden bahsediyorsunuz…
Belki de şimdiye kadar yazdığım en kişisel yazılardan biri o. Küçük yaşlardan itibaren hep bir şeylere geç kalmışım duygusuyla büyüdüm. Niye kendime böyle bir eziyet ettiğimi bilmiyorum. Yapı sebebiyle olabilir, biraz hayatın bize sunduğu bir şey, Türkiye’de büyük şehirde yaşadığımızdan olabilir. İnsanların eğitimle ilgili seçimlerini istedikleri gibi yapamamalarından olabilir. Oradan oraya savrulduğumu bilirim… Geç kalıyorum, yapamadım, şunu yapmak istiyordum, yapmalıyım gibi bir rahatsızlık içinde olduğumu sürekli geçmişi özlediğimi hissederdim.
Nasıl geçti o his?
Sadece kendi yapmak istediklerime yoğunlaşmam, her ne kadar zorluklar çeksem de, hep istediğim yolda ilerleme konusunda inat etmem sebebiyle o histen uzaklaştım. Bunun bir diğer adı da büyümek. “Aptal mıyım?” dedim kendime, 20 yaşında 80 yaşında biri gibi hissediyormuşum. “Bu işlerin hiçbirinin erkeni ve geçi yok” demeye başladım.
Geç kalmışlığın cinsiyetli bir his olduğuna katılır mısınız?
Kadın ve erkek farkı çok belirgin mi emin değilim. Ben bu konuyla ilgili kimle konuşsam anlattıklarıma hak verip evet ben de böyle hissediyorum diyebiliyordu. Burada çok fazla kadın erkek ayrımı yoktu. Elbette kadınlarda öyle bir durum var ama çok sohbet ettiğim erkekte de bu hissi yaşadım.
Kadınlara dayatılan şu zaman içinde eskime ve değersizleşme hissinden bahsediyorum… Herkesin görünüşünü de övdüğü biri olarak üzerinizde bu ağırlığı hissettiğiniz oluyor mu?
Kadınların işinin daha zor olduğu bir gerçek, bu kesin. Zaman daha acımasızca işliyor kadınlara ya da bu daha çok vurgulanıyor. Ama bu da hayatın acı gerçeği. Böyle bir durum içindeyiz ve ne kadar çabalasak da bir şey değişmeyecek gibi geliyor bana. Ayrıca da ne kadar zamanımız olduğunu hiçbirimiz bilemiyoruz, bunlara kafayı takarsak insan erken mutsuz oluyor.
3.1’i anımsarsak, kimileri için geçmişten gelen bir sessiniz siz. Dinleyicinin size sahip çıktığını hissediyor musunuz?
Evet. Ve çok müteşekkirim. Çok kişisel şarkılar bunlar. Aslında çok fazla göstermeye cesaret edemeyeceğim duygularımdan oluşuyor. İnsanların bunu sahiplenmeleri, hissetmeleri çok özel bir şey. Bu albümden sonra benim için ortada sadece müzik yok. Başka türlü bir his birlikteliği var. Benim için hayatta en önemli şey his.
Bu hisleri herkese anlatırken insan çekinmiyor mu?
Çok çekiniyor. Çok mahrem şeyler bunlar. Çok kişisel şeylerden bahsediyorum. Ama bu albümü yaparken o kadar birikme ve taşma aşamasındaydım ki, insanın gözü görmez ya bazen… Hemen çıksın gitsin içimden hissiyatıyla yaptığım için, o çekinmeyi ikinci plana atabildim.
Müthiş coşkulu bir insansınız. Ama şarkı söyleme şeklinizden de anlayabildiğimiz üzere çok sakin akıyor bu coşku…
Hissettiklerim o kadar yoğun, öfkeli, hüzünlüydü ki bir de bunları bağıra çağıra söylemeye kalksam iki taraflı yorucu olacaktı. Yorulmadan söylemek istiyordum, akıp gitsin istiyordum, bağırıp çağırmak istemiyordum.
Kentli bir müzik yapıyorsunuz. Ailenizi, yetiştirilişinizi, sınıfsal özelliklerinizi şarkılarınıza taşıdığınızı düşünüyor musun?
Hepimizin yetiştirilişi, ailesi, büyüdüğü ev ve sokak bile doğal olarak üzerimizde etki bırakıyor. Ama hayatım boyunca buna bağlı kalmamaya çalıştım. Bu arada sınıf kelimesini de sevmiyorum. Her girdiğim ortamdaki insanları, nereden geliyor olurlarsa olsunlar, hep anlamaya çalıştım. Sınıflar falan umurumda değil açıkçası, insan benim için önemli olan…
İkinci albüm için çalışmaya başladınız mı?
Evet. Bu sefer çok öfkeli olmasını istemiyorum. Yeterince öfke kustum yeter biraz ara vereyim. Hüzünlü olmasını istemiyorum diyemiyorum; çünkü yine hüzünlü çıkıyor sözler. Ama müzik olarak daha pozitif, trajikomik bir tarafı olacağını hissediyorum.
Konserde neler olacak?
İlk defa bu konserde çello olacak ve gerçek manada akustik bir konser olacak. Gülşah Erol çello çalacak. Ben de ilk defa piyano çalacağım. Ama bunu söylemek istemiyorum çünkü hiç iddialı bir tarafı yok. Deneyeceğim ve hata yaparsam rezi olacağım…

26 Ekim 2011 Çarşamba

‘Dört albüm satılsa birimiz dürüm yiyebiliyoruz’


26.10.2011 (Radikal/ Hayat)

 “Hiçbir şeye ait olmama durumu, dışarıda kalıp bütüne objektif olarak bakabilmek, özgür olmak“ diye tarifliyorlar isimlerini. Maltepe Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği bölüm başkanı Çağdaş Turan (vokal, gitar) ve aynı bölümde öğretim görevlisi Kerem Olgaç’ın (bas) 2007 yılında kurdukları gruba gitarda Serdar Seçme, davulda Murat Altun, klavyede Onat Artun’da dahil. İlk albümleri birkaç aydır raflarda klipleriyse televizyonlarda.

Kulp’un albüme ulaşmak için izlediği yol, onca yeni plak şirketine rağmen bu işlerin hala zor olduğunu anlatır gibi. Çağdaş Turan süreci şöyle özetliyor:  “Önce demo hazırladık çeşitli yerlere gönderdik. Şafak Karaman’la da bir görüşme ayarladık. Çok başarılı bir demo değildi. Kayıtlar yetersizdi. Çok niyetli görünmedi. Ondan sonra albümü kendimiz yaptık. Meğer işler böyle dönüyormuş. Profesyonel gruplar bile kendi albümlerini kendileri yapıp plak şirketlerine gidiyorlarmış. Albümü yaptıktan sonra bize en çok inanan Şafak oldu”

Kulp’un tüm üyelerinin para kazandığı farklı işler var. Bu sebeple albümden maddi bir kazanç beklemiyorlar.  Serdar Seçme, rock’tan pop’a uzanan tınılarının ekonomik kaygıyla oluşturulmadığını anlatıyor: “Eğer müzik marketlerde satılsın, Power Türk’te çalınsın gibi bir kaygımız olsaydı rock müzik yapmazdık. Şu anda piyasada yapılan, rock standına gördüğünüz hiçbir albüm rock müzik değil aslında. Bir şeyleri değiştirme söyleme derdi olan insanların hedefi de Kral TV’de çıkmak olmamalı. 2000’lerden sonra sadece distorsion’lu gitar şarkıları çoğaldı ama rock şarkıları çoğalmadı”

Kendini muhalif bir yerde konumlandırıyor Kulp, ancak Seçme’nin deyimiyle “Muhalifliğin kaymağını yiyen” bir grup olmak istemiyor. Seçme söyle devam ediyor: “Muhalif oluğu için idealist olan adamlar var bu ülkede, Cem Karaca, Suavi...  Bu adamlar bu iş için bedel ödedikten sonra bizim biz şöyleyiz böyleyiz dememiz hadsizlik olur. Zaten günümüzde de tam muhalif olan yeni kurulmuş bir grup da yok. Çevreci olan bir grup, Moğollar gibi sesini duyuran birileri var mı? Siyasi görüşü çok uçlara olup da bunu Cem Karaca gibi söyleyen… Riski göze alan… Varsa da bunlar pazarlamadan mahrum kalıyorlar” 

Çağdaş Turan giriyor söze ve konser vermenin bir aracı olarak gördükleri albümün çok satılmasını istediklerini anlatıyor. “Fakat” diyor, “Kulp’un bir duruşu var, bir takım düşünceleri var, bunlardan taviz vermeden eğilip bükülmeden ilerlemek istiyoruz.” Parayı müzik dışındaki işlerinden kazanmanın istedikleri müziği yapmalarını sağladığını söyleseler de Turan “Sadece müzikle uğraşsaydık çok daha güzel bir albüm yapardık” diyor. “Türkiye’de çok iyi grupların elemanları bile başka bir işte çalışmak zorunda. Kolayca geçinen insanlar olsak, deneysel şeyler de yapardık ama işte...’ “Türkiye’de müzisyenlerin albümden para kazanmamalarının sebepleri var” diyor Seçme: “Bir sürü aracı kurum var. Dağıtımcı, Müyap, Mesam, albümün 14.95’lik ücreti zaten moleküllerine ayrılıyor. O paranın gruba dönmesi imkansız. Dört albüm satılsa birimiz dürüm yiyebiliyoruz”

Buna rağmen müzisyenlerin ortaya örgütlü tepki koymadığını hatırlatıyorum. “Eskiden sosyal medya bu kadar gelişmemişken insanların tepki gösterme biçimiydi sanat” diyor Seçme, “ama şimdi insanlar Twitter’da bir ileti yazdıkları zaman gazlarını boşaltıyorlar, sokağa inmeleri gerekiyorsa onun motivasyonunu kaybediyorlar. Eskiden Woodstock konserinde 70 bin kişi barış diye bağırıyordu, ama şimdi Rock’nCoke’da ya da başka festivale bunla karşılaşmak mümkün değil, barış diye bağıranlar daha kitabı basılmadan içeri atılıyor” diye devam ederken, Turan her şeye rağmen günümüzde müziğin çok daha ‘özgür’ şekilde yapılabildiğini savunuyor: “Eskiden büyük bir ayrışma vardı, acid’ciler, metal’ciler gibi… O çok da gerçekçi bir şey değildi. Müzik sonuçta bu ve iyi yapıldığı zaman her türe ilgisinin olması insanı geliştirici bir şey. Bruce Springsteen’le Neşat Ertaş arasında bile paralellikler kurulabilir aslında”

24 Ekim 2011 Pazartesi

‘Sesin doğasında özgürlük var’


23.10.2011 (Taraf)

Hem gitaristliğinin hem de bestelerinin özgünlüğüyle parmakla gösterilen bir müzisyen Timuçin Şahin. Uzun yıllardır hayatını ülke sınırlarının ötesinde sürdürse de ne mutlu ki zaman zaman kendisiyle Türkiye’de buluşma şansımız oluyor.
İki akşam üst üste Akbank Caz Festivali’nin “Kampüste Caz” konserlerinde izlediğimiz Şahin, son olarak bu akşam saat 19.00’da Babylon sahnesinde…

Kampüse caz sokmak neden hayırlı bir hareket?
İnsanlara en heyecanlı olduğu yaşlarda seçenekler sunmak gerekiyor. Yani 18 yaşlarında aşık olduğunuz gibi, idealist, cesur olduğunuz gibi olmak, ileriki yıllarda daha zordur. O yüzden, hayatın çok önemli bir dönemini ne şekilde yönettiğiniz çok önemli. İçgüdülerinizin ve ruhunuzun sizi teslim almasından korkmadığınız  yaşların kıymetini çok iyi biliyorum. Bir konser, bir plak, bir kitap her şeyi değiştirebilir. Bu yüzden olabildiğince iyi seçeneklerle donatmak gerekiyor eğitim habitatını. Ben Türkiye’de üniversite okumadım, ama hayatıma dair en radikal kararımı, yani müzisyen olma kararımı 18 yaşımda almıştım. İzmir'de izlediğim bir Olive Lake konserinin o zamanki hayal gücüme yaptığı tesiri hala hatırlıyorum. Benim kampüste caz fikrine sıcak bakmamam imkânsız. Kadir Has konseri bizim acımızdan güzeldi. Grup yeni, müzik çok yeni ama başarılı bir geceydi.
Öğrencilerin ilgisi nasıldı?
Hiç bir fikrim yok, sanırım bu sorunun cevabını çok sonra verebilirim. Salon doluluğu gibi göstergelerle doğru orantılı olan ilgiden çok, konserden sonra müzikal algısını sorgulayan, yeni bir dünya ile tanıştığının farkına varabilen birkaç kişinin ilgisi daha önemli benim için. Bu da daha uzun soluklu bir süreç.
Siz de eğitmenlik yapmaya devam ediyorsunuz… Müzisyenin öğrenmekte olana teması ona ne katıyor?
Su anda New York'ta NYU'da eğitmenliğe devam ediyorum. Bu temas var olan bir şeyleri canlandırma, güçlendirme konusunda etkili. Müziğin hayatınızdaki anlamı çok önemli. Bazen asıl işi müzik olmayan olmayan öğrencilere de ders veriyorum. Herkesten benim kadar radikal olmasını beklemiyorum ama her geçen gün öğrendiğim şey, birisine bir şeyi öğretmenin aslında mümkün olmadığı. İyi bir öğretmen uçmak isteyen bir öğrenciyi uçurumdan iter, uçurumdan itilenin kanatlarını kendi başına çırpması gerekiyor. Siz onun için bunu yapamazsınız.
Yurt dışında aldığınız ödüller ve övgülerle meşhur bir müzisyensiniz. Türkiye’de istediğiniz kitleye ulaşabiliyor musunuz peki? Son albüm Bafa ne kadar ilgi gördü?
İstenen bir kitleye ulaşma konusu alengirli bir durum. Aslında her şey olması gerektiği gibi. Bu müziği dinlemesi gerekenler bir şekilde bir gün ulaşıyorlar size. Yazdığınız müzik sizden çıkıp dinleyene ulaşınca artık sizin olmaktan çıkıyor. O müziğin bir yerde kabul görüp beğenilme kaygısı sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan en büyük engel belki de. Sesin doğasında var özgürlük. Bir kaynaktan çıkarak özgürleşiyor ve başka bir noktaya yolculuk ediyor ses, fiziksel engellerden çok az etkileniyor. O yüzden ortaya koyduğunuz müzikal eser ile aranıza bazen mesafe koymanız gerekiyor ki hem onu hem bir sonrakini özgürleştirebilesiniz. Bu yüzden Bafa’nın gördüğü ya da görmediği ilgi çok önemli değil benim için.
Sizinle geçen yıl konuştuğumuzda bundan sonra “Bafa ve sonrası” olacak benim için demiştiniz…
Bafa'nın müzikal genetiğinin daha çağdaş müzik tandanslı olmasının sonucunda söylemiştim bunu. Bu da birlikte çalıştığım müzisyenlerle yakalayabildiğim frekansın sonucuydu. John,Thomas ve Tyshawn için müzik sadece cazdan ibaret değil. Provanın ortasında, turnede uçak yolculuklarımızda Xenakis'in herhangi bir eserinin detaylarını konuşabildiğim ya da Morton Feldman'in Samuel Beckett'in eserleri, Jackson Pollock'in resimleri, ya da bizim yörük halılarından aldığı ilhamlarını eserlerine nasıl yansıttığını paylaşabildiğim insanlar. Hem inanılmaz müzisyen olup hem de müziğe tek müzik olarak bakabilme yetisi, yani caz, klasik vs. diye bir realitenin olmadığı  momentumları yakalayabildiğim insanlar olduğu için Bafa benim için hep önemli olacak.
Sonrası nasıl gidiyor peki? Geçtiğimiz yıl Occult Ensemble ile bir konser verdiniz. Occult Ensemble albümü geliyor mu örneğin?
Kayıtların bir çoğu oldu, bazı eserlerin sonik ve müzikal olarak benden okey alması için biraz daha bir zamana ihtiyacımız var.
Babylon konserinde yeni parçalar çalacağınızı duyduk…
Evet repertuar hemen hemen tamamen yeni olacak.

18 Ekim 2011 Salı

Şimdiki zaman için çalıyorum


18.10.2011 (Radikal/ Hayat)

Hint asıllı New Yorklu piyanist Vijay Iyer, triosu’yla beraber18 Ekim Salı akşamı saat 20.30’da 21. Akbank Caz Festivali kapsamında Babylon sahnesinde olacak.

Bir söyleşinizde “çalarken transa geçiyorum” dediğinizi okudum… Bu trans halini konuşarak başlayalım mı?
Bu her zaman olmuyor. Hayatımda birkaç kez olmuştur. Bazen insan çalarken ya da dinlerken müziğin en güzel noktalarında eriyip kayboluyor. O müziği dinleyen herkesin aynı anda bunu yaşaması çok güzel. Doğaçlama yapan bir müzisyen için bu an dünyevi düşüncelerden arındığı ve içindekileri dinleyiciye daha rahat aktardığı bir an olabilir.
Peki siz ne aktarıyorsunuz? Kişisel tarihinizle Hint müziğini keşfiniz arasında nasıl bir paralellik var?
Hint müziği benim için an be an geleneksel mirasımı keşfettiğim 20 yıllık bir ilgi. Güney Hindistan müziklerini derinlemesine dinledikten ve Trichy Sankaran, Umayalpuram Sivaraman gibi usta perküsyoncularla birlikte çalıştıktan sonra, bu müziğe özgü ritim tekniklerini öğrenmeye başladım. Hiçbir zaman Hint müziği icracısı olma iddiasını taşımadım; çünkü böylesi bir müzik üzerinde ustalaşmak onyıllar alır. Fakat 20 yıldır Hint müziği dinliyorum, üzerine okumalar yapıyorum, Hintli müzisyenlerle sohbetler ediyorum ve en önemlisi onlarla ortak çalışmalar yürütüyorum. Bu müzik türlerinde doğaçlamanın rolü üzerine düşünüyorum ve bütün bunların birbirini şekillendirmesine izin veriyorum.
Yaptığınız müzik üzerine türlü yorumlar var.  Siz nasıl tarif ediyorsunuz kendi müziğinizi?
Ben 21. Yüzyıl Amerikan müziği yapıyorum. Amerika son 50 yılda, batılı olmayan toplulukların çoğalmasıyla çok değişti. Bu noktada benim temsil ettiğim melezlik gayet normal görünüyor (ya da ben öyle düşünmek istiyorum). Ben müziğimle içinde geleneksel mirasımdan izler taşıyan kendi hayat deneyimimi aktarıyorum. Elbette bunun içinde başka şeyler de var: klasik batı müziği, Amerikan popu, rock, soul, hip-hop, elektronik ve deneysel müzik, modern besteler, Afrika perküsyonu ve elbette hayranı ve daimi öğrencisi olduğum tüm caz tarihi…
 “Caz tarihine saygı duyuyor ama gelecek için çalıyor”… Sizinle ilgili bir yorumda böyle deniyor…
Şimdiki zaman için çaldığımı düşünmeyi tercih ederim. Zaman doğrusal bir yönde aktığı için geçmişi ve kültürümüzün ilerlediği yolu iredeleyebiliriz ve iredeliyoruz da… Ancak bu geleceği kesinleştirdiğin anlamına gelmez. Biz şu ana yatırım yapıyoruz. Gelecek için olduğunu söylemek sadece bir tahmin…
Sadece müzik değil başka sanat dallarından da besleniyorsunuz…
Sanırım diğer sanat dallarından sanatçıların tercihleri üzerine odaklanıyorum. Sanatçılar insanı derinlemesine anlamak için çok zaman harcıyorlar.
Bir söyleşinizde “Müziğin dinleyicilerin hayatından bir parça olduğunu keşfettim” demişsiniz…
Caz klüplerinde ilk çalmaya başladığım zamanlardı… Oakland’da… Dinleyicilerim Afro-Amerikalılar.  Çaldığımız müzik, tarihle bağlantılıydı ve o insanlar için anlam ifade ediyordu. Müziğin bir hikâye anlatması o an en önemli şeydi. Benim işlerimde dinleyicinin bir çeşit duygusal yolculuğa çıkmasını umuyorum. Çaldıklarımla fiziksel ya da ruhsal bir bağ kurmalarını istiyorum.
GQ India isimli dergi sizi en ilham verici 50 Hintli’den biri seçti…
Aslında dergi Hindistan dışında yaşayan 50 ilham verici kişiyi seçti. Ben doğma büyüme Amerikalı’yım. Güney Asya’daki insanlarla aramda bir bağ hissediyorum; ancak onlar üzerinde ciddi ciddi etkim olduğunu, benden ilham aldıklarını sanmıyorum. Sanırım dergi beni seçti; çünkü ben sanatsal alanda başarı yakalayabilmiş bir avuç Güney Asyalı-Amerikalı’dan biriyim. Ama yine de benim başarım Hint toplumu için sadece küçücük bir kilometre taşıdır.
Müziğe keman çalarak başladınız. Piyanoyu sonra keşfettiniz. Piyanoda sizi çeken neydi, hatırlıyor musunuz?
Küçük bir çocukken kız kardeşimin piyanosunun tuşlarına vurmayı çok severdim. Muhtemelen herkes çok rahatsız oluyordu; ama benim için vazgeçilmez bir eğlenceydi bu. Enstrümandan aldığım karşılığı, bana verdiği cevabı hissetmeyi çok seviyordum. Bütün o titreşimleri hissedebiliyordum. Çok coşkuluydu.
Yeni albümünüz Tirtha’da en çok dikkat çeken müzisyenler arası uyum oldu. Katılır mısınız?
Tirtha’da çalıştığım iki müzisyen Güney Hindistan’ın kentsel bölgelerinde doğup büyümüş şimdi de Amerika’da yaşıyorlar. Ortak çok şeyimiz var. Onlarla olmak kuzenlerimle takılmak gibi geliyor. Dolayısıyla onlarla müzik yapmak da çok eğlenceli...

KAYIT ALTI: Kim akıllı kim deli?


16.10.2011 (Taraf)

Deli Ay
Loca Luna
Akustik Müzik
‘Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum: “Deli olmak bahtsız olmaktır; bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır” Fakat dostlar, insan olmaktır bu: zira, doğrusu, doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir insana neden bahtsız diyeceksiniz anlamam’. 
Erasmus “övdü” diğe değil belki; ama ne zaman ne tarafa hamle yapacağı belli olmayan, kendi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen “deli”, bir grup adamın kendini tarif biçimi olmuş bu albümde. Onların müziği ne zaman nerede görüneceği belli olmayan bir “ay” gibi, kâh Balkanlar’da, kâh Ortadoğu’da beliriyor, bazen Mısır’da, bazen de Güney Amerika semalarında süzülüyor… Öte yandan bütün bu coğrafyaların müziklerini iç içe geçiren müziği dinlerken düpedüz Anadolu’da geziyor kulaklarımız; albüm Anadolu müziğinin beslendiği geniş coğrafyayı hatırlatıyor…
Çok yakıda İstiklal Caddesi’nden gelip geçerken Loca Luna’nın ritmlerinin Mephisto’dan yükseldiğini duyacağımıza adım gibi eminim. Deli Ay, mağazacılık ağzıyla, “çalınarak satılacak” bir albüm çünkü. Oldukça samimi ve sıcak besteler daha ilk dinleyişte kendini sevdiriyor. Albüm meraklı bir çocuk gibi, hiç durmadan yepyeni keşiflere çıkıyor, ele avuca sığmıyor.
Ersin Ersavaş (ud), Kaan Sezerler (klasik kemençe), İsmet Mesut Bingöl (kanun), Alper Çam (bas), Erdem Erol (darbuka), Burhan Hasdemir ve Börteçene Terlemez’den (perküsyon) oluşuyor kadro.
Dokuz bestenin yedisinde Ersin Savaş, birinde Kaan Sezerler imzası var. Bir de Makedon halk ezgisi var albümde. Uzun bir çalışma döneminin ürünü olan Deli Ay’ın kısa zamanda geniş bir dinleyici kitlesine ulaşacağını müjdelemek için ne mecnun ne de müneccim olmaya gerek var…

Tirtha
Vijay Iyer
Act Music
Bir yolculuk Tirtha. Hint dinlerinde, dünyevi bağlarımızdan kopup, ruhani bir gerçekliğe ayma ve arınma aracı. Hem mekânsal, hem de ruhsal bir dönüşüme gebe bu yolculuk.
Hint asıllı Amerikalı ünlü piyanist Vijay Iyer, 15’inci albümüne bu ismi vermiş. Gitarist ve besteci Prasanna ile tabla üstadı Nitin Mitta’nın bir araya geldiği albümde sanatçılar, kendi içlerindeki müziği olduğu gibi ortaya koyuyor. Tınılar eriyip yeni bir şekil oluşturmuyor, aksine herkes neyse, tam da “o” olarak kalıyor. Çıkan tüm sesler doğal bir ahenk içine giriyor. Özellikle ilk yarısını büyük bir keyifle dinletiyor albüm, 60 dakikanın sonlarına geldiğinizde, Hint ezgilerinin kendine has tınısına alışık değilseniz, kulağı biraz yoruyor.
Iyer, eleştirmenlerce “caz tarihine sonsuz saygı duyan; fakat geleceğin müziğini yapan adam” olarak işaret ediliyor. Onun müziği ne Hint cazı ne de iki müziğin füzyonu. Her yeni albümünde yeni bir söz ortaya koymayı başaran Viyaj Iyer, triosuyla, Akbank Caz Festivali kapsamında, 18 Ekim Salı akşamı Babylon sahnesinde olacak. Kaçırmayın. 

Scintilli
Plaid
Warp Records
Elektronika ustası olarak anılan Londralı grup Plaid yirmi yılı devirdi. Sekiz yıldır Tekkoinkreet ve Heaven’s Door isimli animelerin müzikleri dışında yeni bir albüm yapmayan grup, bu uzun ara sebebiyle oldukça pişman. Şimdi hayranlarını Scintilli isimli yeni albümleriyle selamlıyorlar. Bildiğimiz Plaid’den pek farklı olmayan bu albüm hafif depresif havasını korurken, müziğin “tekrar”la olan ilişkisi üzerine düşündürüyor. Ambient, neo-electro ve electro-techno öğelerini kullanan grup bu albümde iki parçada sözsüz vokale yer vermiş.
Özellikle konserlerinde görsel sanatlarla işbirliği içinde olmayı seven grup, albümlerinin kapağında hoş bir grafik kullanmış. İkili bunun nedenini bir söyleşide şöyle açıklıyor: “Biz CD formatını çok seven bir grup değiliz. Bu formatı daha ilgi çekici bir hale dönüştürmek istiyoruz. Manasız bir objeden ilginç bir obje çıkarmak istiyoruz. Bu CD paketine İspanyolca’da manasız obje anlamına gelen mudo no mano diyoruz. Alırsın, yırtarsın, cihaza koyup dinlersin ve sonra rafa kaldırırsın. Bari o rafta duran ilginç bir şey olsun”.
Plaid yeni albümlerinin Dünya turnesi kapsamında 2 Kasım’da Babylon’da olacak.