28 Ekim 2011 Cuma

'Yeni albümde öfke olmayacak'


28.10.2011 (Taraf)

Melis Danişmend kendi adını taşıyan ilk albümü Daha Az Renk’i yayınlayalı neredeyse bir yıl oldu. Dinleyicinin üzerindeki etkisi sürmekte olan bu albüm bu akşam Borusan Müzik Evi’nde seslendirilecek.

Çok hikâyeli birisiniz siz. Yorulmuyor musunuz?
Yolda giderken, vapura, dolmuşa bindiğimde, sürekli insanları analiz ederim. Herkesin de böyle yaşadığını düşünürdüm. Bir gün bazı insanların “ben sadece gideceğim yeri, toplantıyı düşünürüm” dediğini duyunca dehşete kapılmıştım. Bu hep benim için böyle devam ettiğinden ben bunu normal sanmıştım; ama sonradan bunun ne kadar yorucu olduğunu fark ettim. Bir yandan da çok güzel ya da özel ya da kötü ya da değişik hikâyeler topluyorsunuz. Kafamın içinde bir sürü ses var hep.
Daha Az Renk’i yaratan sesler hüzünlü mü eleştirel mi öfkeli mi? Nasıl tanımlıyorsunuz albümü?
Öfkeli ve hüzünlü bir albüm bu. Böyle olmasını istedim çünkü bir dönemi kapatmama vesile oldu bu albüm. Terapi niyetine yapmış oldum bu albümü. Güzel olan tarafı yazdıktan söyledikten sonra onları unutabiliyorsunuz, başka bir etaba geçmenize yardımcı oluyor. Acılı taraf bitiyor, zevkli taraf başlıyor. Yazdıkça sesler susmuyor ama daha zevkli bir hal alıyor…
Sadece albümdeki şarkıları yazmak yetmiyordur size…
Ben devamlı yazarım. Bir sürü şey var. Manyak gibi yazarım.
Bir kitaba dönüşür mü bunlar bir gün?
Hiç bilmiyorum. Ben küçüklüğümden beri bir şeyleri yazıyla ifade etmeyi daha kolay buldum. Annemin babamın doğum günü olurdu onlara şiirler yazardım. Teşekkür notları… Kardeşime, kendim için… O komik tatlı şiirlerden düz yazılara döndü zaman içinde, şarkı sözlerine döndü. Arada kendi kendime canım ne istiyorsa onu yazdım, hikâye formatında yazılar oldu. Bir kısmı ortaya çıkıyor. Bir kısmını sanırım hiçbir zaman ortaya çıkartmayacağım. Bir kısmını belki cesaret edebilirsem biraz ortaya çıkarırım.
Müzik yazıları yazmayı özlüyor musunuz?
Müziğe daha fazla yoğunlaşmak için biraz ara vermek istedim. İstediğim zaman blog’a ya da herhangi bir yere yazabileceğimi biliyorum. Dolayısıyla büyük bir özlem içinde değilim şu anda. Müzik yazmanın bir zevki var ama müzik yapmanın da ayrı bir zevki var… Şu anda başka bir tarafımı doyuruyorum… Bu arada Miller Dergi’ye yazıyorum, özlemimi gideriyorum.
Blogunuzdaki son yazınızda zamandan ve geç kalmışlık hissinden bahsediyorsunuz…
Belki de şimdiye kadar yazdığım en kişisel yazılardan biri o. Küçük yaşlardan itibaren hep bir şeylere geç kalmışım duygusuyla büyüdüm. Niye kendime böyle bir eziyet ettiğimi bilmiyorum. Yapı sebebiyle olabilir, biraz hayatın bize sunduğu bir şey, Türkiye’de büyük şehirde yaşadığımızdan olabilir. İnsanların eğitimle ilgili seçimlerini istedikleri gibi yapamamalarından olabilir. Oradan oraya savrulduğumu bilirim… Geç kalıyorum, yapamadım, şunu yapmak istiyordum, yapmalıyım gibi bir rahatsızlık içinde olduğumu sürekli geçmişi özlediğimi hissederdim.
Nasıl geçti o his?
Sadece kendi yapmak istediklerime yoğunlaşmam, her ne kadar zorluklar çeksem de, hep istediğim yolda ilerleme konusunda inat etmem sebebiyle o histen uzaklaştım. Bunun bir diğer adı da büyümek. “Aptal mıyım?” dedim kendime, 20 yaşında 80 yaşında biri gibi hissediyormuşum. “Bu işlerin hiçbirinin erkeni ve geçi yok” demeye başladım.
Geç kalmışlığın cinsiyetli bir his olduğuna katılır mısınız?
Kadın ve erkek farkı çok belirgin mi emin değilim. Ben bu konuyla ilgili kimle konuşsam anlattıklarıma hak verip evet ben de böyle hissediyorum diyebiliyordu. Burada çok fazla kadın erkek ayrımı yoktu. Elbette kadınlarda öyle bir durum var ama çok sohbet ettiğim erkekte de bu hissi yaşadım.
Kadınlara dayatılan şu zaman içinde eskime ve değersizleşme hissinden bahsediyorum… Herkesin görünüşünü de övdüğü biri olarak üzerinizde bu ağırlığı hissettiğiniz oluyor mu?
Kadınların işinin daha zor olduğu bir gerçek, bu kesin. Zaman daha acımasızca işliyor kadınlara ya da bu daha çok vurgulanıyor. Ama bu da hayatın acı gerçeği. Böyle bir durum içindeyiz ve ne kadar çabalasak da bir şey değişmeyecek gibi geliyor bana. Ayrıca da ne kadar zamanımız olduğunu hiçbirimiz bilemiyoruz, bunlara kafayı takarsak insan erken mutsuz oluyor.
3.1’i anımsarsak, kimileri için geçmişten gelen bir sessiniz siz. Dinleyicinin size sahip çıktığını hissediyor musunuz?
Evet. Ve çok müteşekkirim. Çok kişisel şarkılar bunlar. Aslında çok fazla göstermeye cesaret edemeyeceğim duygularımdan oluşuyor. İnsanların bunu sahiplenmeleri, hissetmeleri çok özel bir şey. Bu albümden sonra benim için ortada sadece müzik yok. Başka türlü bir his birlikteliği var. Benim için hayatta en önemli şey his.
Bu hisleri herkese anlatırken insan çekinmiyor mu?
Çok çekiniyor. Çok mahrem şeyler bunlar. Çok kişisel şeylerden bahsediyorum. Ama bu albümü yaparken o kadar birikme ve taşma aşamasındaydım ki, insanın gözü görmez ya bazen… Hemen çıksın gitsin içimden hissiyatıyla yaptığım için, o çekinmeyi ikinci plana atabildim.
Müthiş coşkulu bir insansınız. Ama şarkı söyleme şeklinizden de anlayabildiğimiz üzere çok sakin akıyor bu coşku…
Hissettiklerim o kadar yoğun, öfkeli, hüzünlüydü ki bir de bunları bağıra çağıra söylemeye kalksam iki taraflı yorucu olacaktı. Yorulmadan söylemek istiyordum, akıp gitsin istiyordum, bağırıp çağırmak istemiyordum.
Kentli bir müzik yapıyorsunuz. Ailenizi, yetiştirilişinizi, sınıfsal özelliklerinizi şarkılarınıza taşıdığınızı düşünüyor musun?
Hepimizin yetiştirilişi, ailesi, büyüdüğü ev ve sokak bile doğal olarak üzerimizde etki bırakıyor. Ama hayatım boyunca buna bağlı kalmamaya çalıştım. Bu arada sınıf kelimesini de sevmiyorum. Her girdiğim ortamdaki insanları, nereden geliyor olurlarsa olsunlar, hep anlamaya çalıştım. Sınıflar falan umurumda değil açıkçası, insan benim için önemli olan…
İkinci albüm için çalışmaya başladınız mı?
Evet. Bu sefer çok öfkeli olmasını istemiyorum. Yeterince öfke kustum yeter biraz ara vereyim. Hüzünlü olmasını istemiyorum diyemiyorum; çünkü yine hüzünlü çıkıyor sözler. Ama müzik olarak daha pozitif, trajikomik bir tarafı olacağını hissediyorum.
Konserde neler olacak?
İlk defa bu konserde çello olacak ve gerçek manada akustik bir konser olacak. Gülşah Erol çello çalacak. Ben de ilk defa piyano çalacağım. Ama bunu söylemek istemiyorum çünkü hiç iddialı bir tarafı yok. Deneyeceğim ve hata yaparsam rezi olacağım…

26 Ekim 2011 Çarşamba

‘Dört albüm satılsa birimiz dürüm yiyebiliyoruz’


26.10.2011 (Radikal/ Hayat)

 “Hiçbir şeye ait olmama durumu, dışarıda kalıp bütüne objektif olarak bakabilmek, özgür olmak“ diye tarifliyorlar isimlerini. Maltepe Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği bölüm başkanı Çağdaş Turan (vokal, gitar) ve aynı bölümde öğretim görevlisi Kerem Olgaç’ın (bas) 2007 yılında kurdukları gruba gitarda Serdar Seçme, davulda Murat Altun, klavyede Onat Artun’da dahil. İlk albümleri birkaç aydır raflarda klipleriyse televizyonlarda.

Kulp’un albüme ulaşmak için izlediği yol, onca yeni plak şirketine rağmen bu işlerin hala zor olduğunu anlatır gibi. Çağdaş Turan süreci şöyle özetliyor:  “Önce demo hazırladık çeşitli yerlere gönderdik. Şafak Karaman’la da bir görüşme ayarladık. Çok başarılı bir demo değildi. Kayıtlar yetersizdi. Çok niyetli görünmedi. Ondan sonra albümü kendimiz yaptık. Meğer işler böyle dönüyormuş. Profesyonel gruplar bile kendi albümlerini kendileri yapıp plak şirketlerine gidiyorlarmış. Albümü yaptıktan sonra bize en çok inanan Şafak oldu”

Kulp’un tüm üyelerinin para kazandığı farklı işler var. Bu sebeple albümden maddi bir kazanç beklemiyorlar.  Serdar Seçme, rock’tan pop’a uzanan tınılarının ekonomik kaygıyla oluşturulmadığını anlatıyor: “Eğer müzik marketlerde satılsın, Power Türk’te çalınsın gibi bir kaygımız olsaydı rock müzik yapmazdık. Şu anda piyasada yapılan, rock standına gördüğünüz hiçbir albüm rock müzik değil aslında. Bir şeyleri değiştirme söyleme derdi olan insanların hedefi de Kral TV’de çıkmak olmamalı. 2000’lerden sonra sadece distorsion’lu gitar şarkıları çoğaldı ama rock şarkıları çoğalmadı”

Kendini muhalif bir yerde konumlandırıyor Kulp, ancak Seçme’nin deyimiyle “Muhalifliğin kaymağını yiyen” bir grup olmak istemiyor. Seçme söyle devam ediyor: “Muhalif oluğu için idealist olan adamlar var bu ülkede, Cem Karaca, Suavi...  Bu adamlar bu iş için bedel ödedikten sonra bizim biz şöyleyiz böyleyiz dememiz hadsizlik olur. Zaten günümüzde de tam muhalif olan yeni kurulmuş bir grup da yok. Çevreci olan bir grup, Moğollar gibi sesini duyuran birileri var mı? Siyasi görüşü çok uçlara olup da bunu Cem Karaca gibi söyleyen… Riski göze alan… Varsa da bunlar pazarlamadan mahrum kalıyorlar” 

Çağdaş Turan giriyor söze ve konser vermenin bir aracı olarak gördükleri albümün çok satılmasını istediklerini anlatıyor. “Fakat” diyor, “Kulp’un bir duruşu var, bir takım düşünceleri var, bunlardan taviz vermeden eğilip bükülmeden ilerlemek istiyoruz.” Parayı müzik dışındaki işlerinden kazanmanın istedikleri müziği yapmalarını sağladığını söyleseler de Turan “Sadece müzikle uğraşsaydık çok daha güzel bir albüm yapardık” diyor. “Türkiye’de çok iyi grupların elemanları bile başka bir işte çalışmak zorunda. Kolayca geçinen insanlar olsak, deneysel şeyler de yapardık ama işte...’ “Türkiye’de müzisyenlerin albümden para kazanmamalarının sebepleri var” diyor Seçme: “Bir sürü aracı kurum var. Dağıtımcı, Müyap, Mesam, albümün 14.95’lik ücreti zaten moleküllerine ayrılıyor. O paranın gruba dönmesi imkansız. Dört albüm satılsa birimiz dürüm yiyebiliyoruz”

Buna rağmen müzisyenlerin ortaya örgütlü tepki koymadığını hatırlatıyorum. “Eskiden sosyal medya bu kadar gelişmemişken insanların tepki gösterme biçimiydi sanat” diyor Seçme, “ama şimdi insanlar Twitter’da bir ileti yazdıkları zaman gazlarını boşaltıyorlar, sokağa inmeleri gerekiyorsa onun motivasyonunu kaybediyorlar. Eskiden Woodstock konserinde 70 bin kişi barış diye bağırıyordu, ama şimdi Rock’nCoke’da ya da başka festivale bunla karşılaşmak mümkün değil, barış diye bağıranlar daha kitabı basılmadan içeri atılıyor” diye devam ederken, Turan her şeye rağmen günümüzde müziğin çok daha ‘özgür’ şekilde yapılabildiğini savunuyor: “Eskiden büyük bir ayrışma vardı, acid’ciler, metal’ciler gibi… O çok da gerçekçi bir şey değildi. Müzik sonuçta bu ve iyi yapıldığı zaman her türe ilgisinin olması insanı geliştirici bir şey. Bruce Springsteen’le Neşat Ertaş arasında bile paralellikler kurulabilir aslında”

24 Ekim 2011 Pazartesi

‘Sesin doğasında özgürlük var’


23.10.2011 (Taraf)

Hem gitaristliğinin hem de bestelerinin özgünlüğüyle parmakla gösterilen bir müzisyen Timuçin Şahin. Uzun yıllardır hayatını ülke sınırlarının ötesinde sürdürse de ne mutlu ki zaman zaman kendisiyle Türkiye’de buluşma şansımız oluyor.
İki akşam üst üste Akbank Caz Festivali’nin “Kampüste Caz” konserlerinde izlediğimiz Şahin, son olarak bu akşam saat 19.00’da Babylon sahnesinde…

Kampüse caz sokmak neden hayırlı bir hareket?
İnsanlara en heyecanlı olduğu yaşlarda seçenekler sunmak gerekiyor. Yani 18 yaşlarında aşık olduğunuz gibi, idealist, cesur olduğunuz gibi olmak, ileriki yıllarda daha zordur. O yüzden, hayatın çok önemli bir dönemini ne şekilde yönettiğiniz çok önemli. İçgüdülerinizin ve ruhunuzun sizi teslim almasından korkmadığınız  yaşların kıymetini çok iyi biliyorum. Bir konser, bir plak, bir kitap her şeyi değiştirebilir. Bu yüzden olabildiğince iyi seçeneklerle donatmak gerekiyor eğitim habitatını. Ben Türkiye’de üniversite okumadım, ama hayatıma dair en radikal kararımı, yani müzisyen olma kararımı 18 yaşımda almıştım. İzmir'de izlediğim bir Olive Lake konserinin o zamanki hayal gücüme yaptığı tesiri hala hatırlıyorum. Benim kampüste caz fikrine sıcak bakmamam imkânsız. Kadir Has konseri bizim acımızdan güzeldi. Grup yeni, müzik çok yeni ama başarılı bir geceydi.
Öğrencilerin ilgisi nasıldı?
Hiç bir fikrim yok, sanırım bu sorunun cevabını çok sonra verebilirim. Salon doluluğu gibi göstergelerle doğru orantılı olan ilgiden çok, konserden sonra müzikal algısını sorgulayan, yeni bir dünya ile tanıştığının farkına varabilen birkaç kişinin ilgisi daha önemli benim için. Bu da daha uzun soluklu bir süreç.
Siz de eğitmenlik yapmaya devam ediyorsunuz… Müzisyenin öğrenmekte olana teması ona ne katıyor?
Su anda New York'ta NYU'da eğitmenliğe devam ediyorum. Bu temas var olan bir şeyleri canlandırma, güçlendirme konusunda etkili. Müziğin hayatınızdaki anlamı çok önemli. Bazen asıl işi müzik olmayan olmayan öğrencilere de ders veriyorum. Herkesten benim kadar radikal olmasını beklemiyorum ama her geçen gün öğrendiğim şey, birisine bir şeyi öğretmenin aslında mümkün olmadığı. İyi bir öğretmen uçmak isteyen bir öğrenciyi uçurumdan iter, uçurumdan itilenin kanatlarını kendi başına çırpması gerekiyor. Siz onun için bunu yapamazsınız.
Yurt dışında aldığınız ödüller ve övgülerle meşhur bir müzisyensiniz. Türkiye’de istediğiniz kitleye ulaşabiliyor musunuz peki? Son albüm Bafa ne kadar ilgi gördü?
İstenen bir kitleye ulaşma konusu alengirli bir durum. Aslında her şey olması gerektiği gibi. Bu müziği dinlemesi gerekenler bir şekilde bir gün ulaşıyorlar size. Yazdığınız müzik sizden çıkıp dinleyene ulaşınca artık sizin olmaktan çıkıyor. O müziğin bir yerde kabul görüp beğenilme kaygısı sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan en büyük engel belki de. Sesin doğasında var özgürlük. Bir kaynaktan çıkarak özgürleşiyor ve başka bir noktaya yolculuk ediyor ses, fiziksel engellerden çok az etkileniyor. O yüzden ortaya koyduğunuz müzikal eser ile aranıza bazen mesafe koymanız gerekiyor ki hem onu hem bir sonrakini özgürleştirebilesiniz. Bu yüzden Bafa’nın gördüğü ya da görmediği ilgi çok önemli değil benim için.
Sizinle geçen yıl konuştuğumuzda bundan sonra “Bafa ve sonrası” olacak benim için demiştiniz…
Bafa'nın müzikal genetiğinin daha çağdaş müzik tandanslı olmasının sonucunda söylemiştim bunu. Bu da birlikte çalıştığım müzisyenlerle yakalayabildiğim frekansın sonucuydu. John,Thomas ve Tyshawn için müzik sadece cazdan ibaret değil. Provanın ortasında, turnede uçak yolculuklarımızda Xenakis'in herhangi bir eserinin detaylarını konuşabildiğim ya da Morton Feldman'in Samuel Beckett'in eserleri, Jackson Pollock'in resimleri, ya da bizim yörük halılarından aldığı ilhamlarını eserlerine nasıl yansıttığını paylaşabildiğim insanlar. Hem inanılmaz müzisyen olup hem de müziğe tek müzik olarak bakabilme yetisi, yani caz, klasik vs. diye bir realitenin olmadığı  momentumları yakalayabildiğim insanlar olduğu için Bafa benim için hep önemli olacak.
Sonrası nasıl gidiyor peki? Geçtiğimiz yıl Occult Ensemble ile bir konser verdiniz. Occult Ensemble albümü geliyor mu örneğin?
Kayıtların bir çoğu oldu, bazı eserlerin sonik ve müzikal olarak benden okey alması için biraz daha bir zamana ihtiyacımız var.
Babylon konserinde yeni parçalar çalacağınızı duyduk…
Evet repertuar hemen hemen tamamen yeni olacak.

18 Ekim 2011 Salı

Şimdiki zaman için çalıyorum


18.10.2011 (Radikal/ Hayat)

Hint asıllı New Yorklu piyanist Vijay Iyer, triosu’yla beraber18 Ekim Salı akşamı saat 20.30’da 21. Akbank Caz Festivali kapsamında Babylon sahnesinde olacak.

Bir söyleşinizde “çalarken transa geçiyorum” dediğinizi okudum… Bu trans halini konuşarak başlayalım mı?
Bu her zaman olmuyor. Hayatımda birkaç kez olmuştur. Bazen insan çalarken ya da dinlerken müziğin en güzel noktalarında eriyip kayboluyor. O müziği dinleyen herkesin aynı anda bunu yaşaması çok güzel. Doğaçlama yapan bir müzisyen için bu an dünyevi düşüncelerden arındığı ve içindekileri dinleyiciye daha rahat aktardığı bir an olabilir.
Peki siz ne aktarıyorsunuz? Kişisel tarihinizle Hint müziğini keşfiniz arasında nasıl bir paralellik var?
Hint müziği benim için an be an geleneksel mirasımı keşfettiğim 20 yıllık bir ilgi. Güney Hindistan müziklerini derinlemesine dinledikten ve Trichy Sankaran, Umayalpuram Sivaraman gibi usta perküsyoncularla birlikte çalıştıktan sonra, bu müziğe özgü ritim tekniklerini öğrenmeye başladım. Hiçbir zaman Hint müziği icracısı olma iddiasını taşımadım; çünkü böylesi bir müzik üzerinde ustalaşmak onyıllar alır. Fakat 20 yıldır Hint müziği dinliyorum, üzerine okumalar yapıyorum, Hintli müzisyenlerle sohbetler ediyorum ve en önemlisi onlarla ortak çalışmalar yürütüyorum. Bu müzik türlerinde doğaçlamanın rolü üzerine düşünüyorum ve bütün bunların birbirini şekillendirmesine izin veriyorum.
Yaptığınız müzik üzerine türlü yorumlar var.  Siz nasıl tarif ediyorsunuz kendi müziğinizi?
Ben 21. Yüzyıl Amerikan müziği yapıyorum. Amerika son 50 yılda, batılı olmayan toplulukların çoğalmasıyla çok değişti. Bu noktada benim temsil ettiğim melezlik gayet normal görünüyor (ya da ben öyle düşünmek istiyorum). Ben müziğimle içinde geleneksel mirasımdan izler taşıyan kendi hayat deneyimimi aktarıyorum. Elbette bunun içinde başka şeyler de var: klasik batı müziği, Amerikan popu, rock, soul, hip-hop, elektronik ve deneysel müzik, modern besteler, Afrika perküsyonu ve elbette hayranı ve daimi öğrencisi olduğum tüm caz tarihi…
 “Caz tarihine saygı duyuyor ama gelecek için çalıyor”… Sizinle ilgili bir yorumda böyle deniyor…
Şimdiki zaman için çaldığımı düşünmeyi tercih ederim. Zaman doğrusal bir yönde aktığı için geçmişi ve kültürümüzün ilerlediği yolu iredeleyebiliriz ve iredeliyoruz da… Ancak bu geleceği kesinleştirdiğin anlamına gelmez. Biz şu ana yatırım yapıyoruz. Gelecek için olduğunu söylemek sadece bir tahmin…
Sadece müzik değil başka sanat dallarından da besleniyorsunuz…
Sanırım diğer sanat dallarından sanatçıların tercihleri üzerine odaklanıyorum. Sanatçılar insanı derinlemesine anlamak için çok zaman harcıyorlar.
Bir söyleşinizde “Müziğin dinleyicilerin hayatından bir parça olduğunu keşfettim” demişsiniz…
Caz klüplerinde ilk çalmaya başladığım zamanlardı… Oakland’da… Dinleyicilerim Afro-Amerikalılar.  Çaldığımız müzik, tarihle bağlantılıydı ve o insanlar için anlam ifade ediyordu. Müziğin bir hikâye anlatması o an en önemli şeydi. Benim işlerimde dinleyicinin bir çeşit duygusal yolculuğa çıkmasını umuyorum. Çaldıklarımla fiziksel ya da ruhsal bir bağ kurmalarını istiyorum.
GQ India isimli dergi sizi en ilham verici 50 Hintli’den biri seçti…
Aslında dergi Hindistan dışında yaşayan 50 ilham verici kişiyi seçti. Ben doğma büyüme Amerikalı’yım. Güney Asya’daki insanlarla aramda bir bağ hissediyorum; ancak onlar üzerinde ciddi ciddi etkim olduğunu, benden ilham aldıklarını sanmıyorum. Sanırım dergi beni seçti; çünkü ben sanatsal alanda başarı yakalayabilmiş bir avuç Güney Asyalı-Amerikalı’dan biriyim. Ama yine de benim başarım Hint toplumu için sadece küçücük bir kilometre taşıdır.
Müziğe keman çalarak başladınız. Piyanoyu sonra keşfettiniz. Piyanoda sizi çeken neydi, hatırlıyor musunuz?
Küçük bir çocukken kız kardeşimin piyanosunun tuşlarına vurmayı çok severdim. Muhtemelen herkes çok rahatsız oluyordu; ama benim için vazgeçilmez bir eğlenceydi bu. Enstrümandan aldığım karşılığı, bana verdiği cevabı hissetmeyi çok seviyordum. Bütün o titreşimleri hissedebiliyordum. Çok coşkuluydu.
Yeni albümünüz Tirtha’da en çok dikkat çeken müzisyenler arası uyum oldu. Katılır mısınız?
Tirtha’da çalıştığım iki müzisyen Güney Hindistan’ın kentsel bölgelerinde doğup büyümüş şimdi de Amerika’da yaşıyorlar. Ortak çok şeyimiz var. Onlarla olmak kuzenlerimle takılmak gibi geliyor. Dolayısıyla onlarla müzik yapmak da çok eğlenceli...

KAYIT ALTI: Kim akıllı kim deli?


16.10.2011 (Taraf)

Deli Ay
Loca Luna
Akustik Müzik
‘Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum: “Deli olmak bahtsız olmaktır; bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır” Fakat dostlar, insan olmaktır bu: zira, doğrusu, doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir insana neden bahtsız diyeceksiniz anlamam’. 
Erasmus “övdü” diğe değil belki; ama ne zaman ne tarafa hamle yapacağı belli olmayan, kendi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen “deli”, bir grup adamın kendini tarif biçimi olmuş bu albümde. Onların müziği ne zaman nerede görüneceği belli olmayan bir “ay” gibi, kâh Balkanlar’da, kâh Ortadoğu’da beliriyor, bazen Mısır’da, bazen de Güney Amerika semalarında süzülüyor… Öte yandan bütün bu coğrafyaların müziklerini iç içe geçiren müziği dinlerken düpedüz Anadolu’da geziyor kulaklarımız; albüm Anadolu müziğinin beslendiği geniş coğrafyayı hatırlatıyor…
Çok yakıda İstiklal Caddesi’nden gelip geçerken Loca Luna’nın ritmlerinin Mephisto’dan yükseldiğini duyacağımıza adım gibi eminim. Deli Ay, mağazacılık ağzıyla, “çalınarak satılacak” bir albüm çünkü. Oldukça samimi ve sıcak besteler daha ilk dinleyişte kendini sevdiriyor. Albüm meraklı bir çocuk gibi, hiç durmadan yepyeni keşiflere çıkıyor, ele avuca sığmıyor.
Ersin Ersavaş (ud), Kaan Sezerler (klasik kemençe), İsmet Mesut Bingöl (kanun), Alper Çam (bas), Erdem Erol (darbuka), Burhan Hasdemir ve Börteçene Terlemez’den (perküsyon) oluşuyor kadro.
Dokuz bestenin yedisinde Ersin Savaş, birinde Kaan Sezerler imzası var. Bir de Makedon halk ezgisi var albümde. Uzun bir çalışma döneminin ürünü olan Deli Ay’ın kısa zamanda geniş bir dinleyici kitlesine ulaşacağını müjdelemek için ne mecnun ne de müneccim olmaya gerek var…

Tirtha
Vijay Iyer
Act Music
Bir yolculuk Tirtha. Hint dinlerinde, dünyevi bağlarımızdan kopup, ruhani bir gerçekliğe ayma ve arınma aracı. Hem mekânsal, hem de ruhsal bir dönüşüme gebe bu yolculuk.
Hint asıllı Amerikalı ünlü piyanist Vijay Iyer, 15’inci albümüne bu ismi vermiş. Gitarist ve besteci Prasanna ile tabla üstadı Nitin Mitta’nın bir araya geldiği albümde sanatçılar, kendi içlerindeki müziği olduğu gibi ortaya koyuyor. Tınılar eriyip yeni bir şekil oluşturmuyor, aksine herkes neyse, tam da “o” olarak kalıyor. Çıkan tüm sesler doğal bir ahenk içine giriyor. Özellikle ilk yarısını büyük bir keyifle dinletiyor albüm, 60 dakikanın sonlarına geldiğinizde, Hint ezgilerinin kendine has tınısına alışık değilseniz, kulağı biraz yoruyor.
Iyer, eleştirmenlerce “caz tarihine sonsuz saygı duyan; fakat geleceğin müziğini yapan adam” olarak işaret ediliyor. Onun müziği ne Hint cazı ne de iki müziğin füzyonu. Her yeni albümünde yeni bir söz ortaya koymayı başaran Viyaj Iyer, triosuyla, Akbank Caz Festivali kapsamında, 18 Ekim Salı akşamı Babylon sahnesinde olacak. Kaçırmayın. 

Scintilli
Plaid
Warp Records
Elektronika ustası olarak anılan Londralı grup Plaid yirmi yılı devirdi. Sekiz yıldır Tekkoinkreet ve Heaven’s Door isimli animelerin müzikleri dışında yeni bir albüm yapmayan grup, bu uzun ara sebebiyle oldukça pişman. Şimdi hayranlarını Scintilli isimli yeni albümleriyle selamlıyorlar. Bildiğimiz Plaid’den pek farklı olmayan bu albüm hafif depresif havasını korurken, müziğin “tekrar”la olan ilişkisi üzerine düşündürüyor. Ambient, neo-electro ve electro-techno öğelerini kullanan grup bu albümde iki parçada sözsüz vokale yer vermiş.
Özellikle konserlerinde görsel sanatlarla işbirliği içinde olmayı seven grup, albümlerinin kapağında hoş bir grafik kullanmış. İkili bunun nedenini bir söyleşide şöyle açıklıyor: “Biz CD formatını çok seven bir grup değiliz. Bu formatı daha ilgi çekici bir hale dönüştürmek istiyoruz. Manasız bir objeden ilginç bir obje çıkarmak istiyoruz. Bu CD paketine İspanyolca’da manasız obje anlamına gelen mudo no mano diyoruz. Alırsın, yırtarsın, cihaza koyup dinlersin ve sonra rafa kaldırırsın. Bari o rafta duran ilginç bir şey olsun”.
Plaid yeni albümlerinin Dünya turnesi kapsamında 2 Kasım’da Babylon’da olacak.

9 Ekim 2011 Pazar

Bu benim kendi özel karışımım...


19.10.2011 (Taraf)


Anneniz bir caz şarkıcısı ve piyano öğretmeniydi. Müzik dolu bir evde büyümüşsünüz. Çocukluğunuzun sesini nasıl tarif edersiniz?
Ben çocukken eve annemin öğrencileri gelirdi. O öğrencilerin ve annemin piyano çalışlarını dinlediğimi hatırlıyorum... Sanırım her yaz büyük bir caz festivaline ev sahipliği yapan bir kentte yaşamam da önemli. Molde Uluslararası Caz Festivali kapsamında, küçük yaşımdan başlayarak pek çok önemli konsere gitme fırsatı buldum. Ve o konserlerde bir sürü değişik, tuhaf ses duydum...
Sizin için bu kadar önemli olan bir kentten, Molde’den ayrılıp eğitiminize Oslo’da devam ettiniz... Oslo’nun müzikal maceranızdaki yeri nedir?
Molde’deki müzik eğitimimi tamamladıktan sonra, Üniversitede müzik bilimi okumak için bir yıl kadar Oslo’da kaldım. O yıl, o büyük şehirde çok mutlu oldum. Her yerde her zaman konserler, etkinlikler... Hepsine hakim olmanız imkansız... Küçük bir kasabadan çıkmış biri olarak istediğim tam da bu şehirdi.
Fakat oradan da Bergen’e geçtiniz...
Oslo’da bir yıl yaşadıktan sonra Norveç’in Batı yakasındaki Bergen’e geçtim. Grieg Akademisinde dört yıllık caz eğitimine başladım. Bergen Oslo’dan çok farklı. Daha küçük ama çok enteresan bir yer. Bir sürü yenilikçi insan var, bir yandan da herşey doğal akışında ilerliyor gibi... 
Sizin müzik yolculuğunuzu yaptığınız yolculuklar ve gördüğünüz şehirler şekillendiriyor...
Evet. O nedenle Akademiye iki yıl devam ettim ve seyahat ederek yeni sesler tanımak için okula iki yıl ara verdim. Hindistan gezim ve Berlin’de geçirdiğim aylar müziğim için çok kıymetli oldu. Derken Bergen’e geri döndüm ve okulumu bitirdim.  Bu şehirde kent yaşantısı ve doğanın iç içe geçmiş olması beni çok mutlu ediyor. Buradan ayrılmayı da düşünmüyorum...
İlham aldığınız müziklerin çeşitliliğini de bu seyahatlere borçluyuz herhalde...
Çok fazla müzik türünden ilham aldığımı söyleyebilirim. Sanırım müziğim caz, hiphop, elektronika, folk, Norveç ve Hindistan geleneksel müziklerinin karışımından oluşuyor... Bir türe sığdırmak gerçekten zor. Sanırım bu benim kendi özel karışımım...
Sadece müzikal değil genel olarak sanatsal ilham kaynaklarınız da çeşitli... Müzik dışında projelerde de yer alıyorsunuz...
Evet. Pek çok değişik performans projeleriyle de işbirliği yaptım.  Üç yaş altı bebekler için düzenlenen bir projede yer aldım örneğin. Bu projede dış mekanda performans sergilememiz gerekiyordu (hava nasıl olursa olsun!). Hissetmeye odaklandığımız bir oyundu. Ben hem müzisyen hem de kareografinin bir parçası olarak katıldım projeye. Aynı zamanda oyuncular, dansçılar, yazarlarla birlikte başka projelerde de yer aldım...
Sadece müzik değil, farklı ifade biçimleri üzerine de çalışmak istiyorum. Konser çalışmalarımın arasında çocuklarla projeler yapmayı çok seviyorum.
Bu arada en son, Stein Urheim’la birlikte çıkardığımız albümün kapağını yaptım, bir tasarımcıyla birlikte. Görsel sanatlar üzerine çalışmak da oldukça eğlenceliydi.
Stein & Mari´s Daydream Community bu ay çıktı... Ama siz henüz hiç albüm yayınlamamışken Avrupa’da epey ünlüydünüz... Nedir bunun sırrı?
Son yıllarda, müziğimi canlı çalmak üzerine odaklandım. Konserlere yoğunlaştım. Dinleyicilerimle bir arada olmayı birinci planda tuttum. Henüz hiçbir albüm yayınlamamışken Avrupa’nın her yerini gezip müziğimi icra etme fırsatı buldum.
Sanırım doğru zamanda doğru insanlarla tanıştım. Çok fazla yerde çalınca, yavaş yavaş insanlar benim projelerim hakkında bilgi sahibi oldular. Bu yavaş işleyen süreci seviyorum.
Solo albümünüz ne zaman geliyor?
Şu sıralar kendi solo projem için parçalar topluyorum... Albümü önümüzdeki yıl çıkarmayı planlıyorum...
Kuzeyden gelen yeni bir tını olarak, İskandinav cazının bugünün nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok zengin ve sürekli keşfedilen bir alan. Metal-caz ve folk-caz, elektronik ve akustik müzik arasındaki her şeyi bulmak mümkün içinde... Hem bestelenen, hem de tamamen doğaçlama yapılan bir müzik...

KAYIT ALTI: The Dude’un ikinci albümü 10 yıl sonra geldi


 09.10.2011 (Taraf)

Jeff Bridges
Jeff Bridges
Blue Note
Jeff Bridges’in endişe ettiği kadar var, o pek çoğumuz için The Big Lebowski’de izlediğimiz “The Dude”; en iyi erkek Oscar’ını aldığı Crazy Heart filmindeki dillere destan performansı ve hatta yazımıza konu olan ikinci albümünden sonra bile… Ne olursa olsun büyük tepkiler vermeyen, hayatın getirdiklerini sakince karşılayan, küçük küçük hareket eden, küçük dünyasında büyük düşünen “Batı’nın uzak bir köşesinde yaşayan” The Dude. Bu albümü sıkıcı bulanlar olabilir ama sakin sakin söylenen country şarkıları kafamın içinde The Dude ile özdeşleştirdiğim Bridges’e çok yakışıyor. Sanatçının kendi adını taşıyan albüm 2009 yapımı Crazy Heart filminden sonra şekillendi. Bad Blake isimli bir country şarkıcısını canlandıran Bridges,  filmin soundtrack albümünde altı şarkı seslendirmişti. Albümün yapımcısı T-Bone Burnett aynı zamanda bu soundtrack’ın da yapımcısıydı.
İlk albümü Be Here Soon’dan 10 yıl sonra gelen bu yeni albümün çıkış parçası “What a Little Bit of Love Can Do” eleştirmenlerin en beğendiği parça, kaydın da en hareketli şarkısı. Üç parçada Bridges’in imzasını taşıyan albümün özellikle ikinci yarıdan sonra tekdüzeleştiğini söylemek mümkün olsa da, şarkıların size ne hissettireceği albümü nasıl bir ruh halinde dinlemeye başladığınıza göre değişir.

Gitmeli
Korteks
İzmir’de bir tıp fakültesi mezunlarının yıllar sonra yan yana geldiği bir yemekte sahneye hekimlerden oluşan bir müzik grubu çıkmıştı. Hekimlerin aralarında “Tıp fakültesinden her şey çıkar; ara sıraysa doktor…” diyerek şakalaştığını duymuştum. Müzik piyasasında sıklıkla isimleri geçiyor doktor-müzisyenlerin. Şu şıralarsa yeni katılımcılarımız var.  Psikiatristler Dr. Alp Karaosmanoğlu ve Prof. Dr. Ümit Tural’ın kurduğu Korteks isimli grup, “terapiden albüme” ifadesiyle tanıtılıyor. Yolları 23 yıl önce İzmir’de öğrenciyken kesişen ikiliye klavyede Ege Karaosmanoğlu ve davulda Tugay Atak eşlik ediyor. Kayıt Altına konu olan  “Gitmeli”, adını beynin en gelişmiş tabakası olan, düşünce ve duyguları üreten kabuktan alan grubun ilk albümü. Grup müzisyenlerin hekim olduğu anımsatılarak tanıtılsa da, belirtmek gerekir ki bu gayet profesyonel müzisyenlerin elinden çıkmış bir albüm. Gitmeli, müziğe yan uğraş muamelesi yapmıyor. Besteler de sözler de gayet özenli. Klavye ve elektrikli gitarın eşit ağırlıklarda kullanılmasıyla sağlam bir rock tınısı elde edilmiş. Bol bol solo kullanılmış. Parçaları dinlerken zaman zaman Bulutsuzluk Özlemi’ni andım. Alp Karaosmanoğlu’nun ön planda tutulan vokali tatlı-isyankâr şarkı sözlerine çok yakışmış. Bazılarının terapi seansları sonrası çıktığı söylenen sözler, aidiyet probleminden aşka, kapitalizmin açmazlarından hayatla bağ kurmak araçlarına kadar gündelik yaşamlarımızın sıkıntılarını ele alıyor.

Kızılbaş 2
Kalan
Asırlardır kimilerince hakaret olarak kullanılan bir kavram Kızılbaşlık. İktidardan ayrı bir laf edeni hor görmeye, “gerekirse” hiç çekinmeden üzerine aşağılayıcı, “yalandan” hikâyeler uydurmaya meraklı bir toplumun ötekileştirip tanımaya ve bilmeye zahmet etmediği bir derin kültür, gelenek Alevilik-Bektaşilik. İnsan olmanın, edebin ve irfanın mektebi bu kültür. Neden uzak tutulmaya çalışıldığını anlamak için âlim olmaya gerek yok. Var etme, değiştirme ve dönüştürme gücünü içinde hissetmek için cesaret gerek insana. Kalan Müzik’in Alevi Bektaşi deyişlerini derlediği Kızılbaş serisinin ikinci albümünde işte bu cesaretin oluk oluk aktığı eserlerin 18 tanesi yer alıyor.  
Albüm Müslüm Gürses’in sesiyle açılıyor. Sözleri Şah Hatayi, müziği Arif Sağ’a ait olan eser “Ah Hüseynim Vay Hüseynim”. “Kızılbaştır diye yol tefrik etme, Ademi kınamak ayıptır softa” diyor sonra Aşık Mahsuni Şerif… İbreti’nin şiirinden Serkan Yontar’ın besteleyip seslendirdiği “Yaralıyam Deyme Bana” ise, “Ozanım elimde sazım, Hiç kimseye yoktur sözüm, Sanma ki ben kitapsızım, Telli kitap özüm benim…” diyerek Kızılbaşlık kavramına dil uzatanlara sesleniyor. Alevi-Bektaşi şiirinin farklı dönemlerinde yaşamış büyük ozanlarının dizelerinden seçilen bilindik eserleri genç müzisyenler yorumluyor. Albümün önsözünde Yazar Ahmet Koçak’ın şu sözleri yer alıyor:  ‘Aleviler için Kızılbaşlık siyasi bir kimliktir. Kerbelâ’da zalimin zulmüne dur demektir Kızılbaşlık. Binlerce insanın diri diri kuyulara gömen Kuyucu Murat Paşalara karşı durmaktır Kızılbaşlık. “Kızılbaşların katli vaciptir” diye fetva veren Ebus Suud Efendi’lere başkaldırmaktır Kızılbaşlık. Kızılbaşlık “Enel Hak” fikrini inancının merkezine koymuş bir inanç sisteminin simgesidir. Hakk’ı insanda gören, insanı tanrılaştıran bu anlayış, Sünni devlet Müslümanlığı inancına kafadan karşı durmak demektir. Sazı “Telli Kuran” ilan eyleyerek, kalıplaşmış din kitaplarının yetmezliğini vurgulamaktır Kızılbaşlık. Ortaklaşa yaşamın ütopyası Rıza Kenti özleminin hayata geçirilmesi için kavganın adıdır Kızılbaşlık.’




25 Eylül 2011 Pazar

Gitarla özgürlük savaşı veriyorlar


25.09.2011 (Taraf)



“Söyleyecek neyin var dostum, içinden geçtiğimiz bu acılı zaman üzerine… Doğduğun bu çölü terk etmişsin, gitmiş ve onu öksüz bırakmışsın… Cehalet içinde yaşıyoruz, gücü burada taşıyoruz… Çöl kıskançtır, insanlarıysa güçlü; çünkü çöl kurur durur, başka yerler yeşerirken…” Yeni çıkan Tassili albümü, bu sözlerle açılıyor… Tinariwen, cümle kapısından girerken, derdini döküveriyor. Onlar, Afrika’da Mali’nin Kuzey bölgesinde Sahra çöllerinde yaşayan Tuareg göçebeleri, bir araya geldikleri 1979’dan beri coğrafyalarına insanca yaşamı çağırıyor… Bunu hem geleneklerinden hem de dünyanın müzik tarihinden beslenerek yapıyor…
Babylon bu yıl “doğuyla ilgili önyargıları yıkalım” diye organize ettiği Midnight Express konserler dizisi kapsamında iki gece üst üste Tinariwen’i ağırladı… Konserlerden önce gruptan Abdullah Ag Elhüseyni’yle konuştuk…
Ag Elhüseyni, basın mensuplarının önüne çıkmadan önce özenle bağladı poşusunu.  Heybetli, durgun ve ağırdı. Dolambaçlı bir çeviri yöntemine mecbur olduğumuzdan dört kişi oturduk yan yana… Dördümüzün üzerinde de benzer kot pantalonlar… Oysa “Adamlar çölden gelmişti”, zihnim suç işler gibi aramızdaki farklara odaklanıyordu… Ag Elhüseyni’yi benden ayıran poşusu muydu yoksa Diesel saati mi, karar verememekteydim…
Rolling Stones’la Robert Plant’le sahneye çıkıyor, dünyaca ünlü gruplara ilham kaynağı oluyorsunuz. Bütün dünya yerelliğine dikkat çekerek ilgiyle takip ediyor Tinariwen’i. Sizi diğer yerel gruplardan ayırıp bu noktaya taşıyan nedir?
Biz insanlara ve başka kültürlere tamamen açık yaşıyoruz. Çölde çadırların içindeyiz. Çadırların kapısı yok. Bu da bizim kültürümüzün ne kadar açık olduğunun bir göstergesi. Bir çok ünlü grup ve müzisyen bizim bu basitliğimizden dolayı bizi seviyorlar. Aynı zamanda biz eski ve uyuyan bir müzik türünü tekrar canlandırdık, dünyanın bizimle bu kadar ilgilenmesinin sebeplerinden biri de bu.
Konserleriniz sebebiyle yılın yarısını çölden ayrı geçirseniz de, hala orada yaşıyorsunuz. Kopmak istemediğiniz şeyi tarif eder misiniz?
Çölden ayrı yaşayamayız çünkü bütün ailelerimiz orada. Müziğimizin esas ilham kaynağı çöl. Çölün ruhu var bizim müziğimizde. Çöl dünyanın en sakin sessiz yeri, orada her türlü sesi hemen duyabiliyoruz. Sessizliğin bile sesi var orada…
Bu sebeple çölde kayıt yapıyorsunuz…
Kesinlikle doğru…
Yeni albümünüz Tassili’yi bir öncekinden farklı olarak Cezayir’de kaydetme sebebiniz nedir?
Tassili Cezayir’deki bir vadiden alıyor ismini. Orada da Tuareg kabilesinden çok fazla insan yaşıyor. O yüzden orayı seçtik. Oranın ayrı bir havası var bizim için…
Mekân seçimi albümün tınısını da etkiliyor. Tassili’nin tınısının grubun ilk yıllarını çağrıştırdığı düşünülüyor, katılır mısınız?
Aynen öyle…
Tinariwen kurulduğu günden bu yana barışın sesi olmayı hedefliyor. Dünya bu sesi duyabiliyor mu sizce?
Biz özgürlüğün aşkın ve barışın şarkılarını söylüyoruz. İnsanla dünya arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarıyoruz. Gelişimle ilgili bir umut vaat ediyoruz… Hayatın değişeceği ve yaşam koşullarının iyileşeceğine dair inancı var etmeye çalışıyoruz… İnsanlar da sesimizi duyuyor.
Batı dediğimiz coğrafya, poşuluyu, peçeliyi, “terörist” diye etiketlemeye  meyilli.  Bazen de bu kılık ilginç bulunarak bağra basılıyor. Hediyelik eşya muamelesi gördüğünüzü hissettiğiniz oluyor mu?
Bizim nefes alış ve yaşayış şeklimiz özgürlüğü temsil ediyor. Bu yüzden bizim hakkımızda asla terörist diyemezler. Terörist olamayız. Biz tamamen barışçılız. İnsanların bizim hakkımızda bunun aksini düşünmeleri imkânsız… Bizim savaşımız özgürlük savaşı… Bunun için de gitarlarımızı kullanıyoruz, silahları değil… Özgürlük düşüncesini geniş kitlelere yaymak istiyoruz ve sesimizi duyuruyoruz…

18 Eylül 2011 Pazar

KAYIT ALTI: Her şey bir mülteci kampında başladı...




Tassili
Tinariwen
V2/Coop Music
Bir coğrafyanın acılarından damıtılmış bir müzik bugün dünyanın her yerinde büyük bir şaşkınlık ve sevgiyle kucaklanıyor. Sahneye poşusuyla, entarisiyle çıkan müzisyenler, hayranlıkla takip ettiğimiz büyük festivallerde ağırlanıyor. Hala etkileri sürmekte olan filmlerde ve halihazırda hayatın içinde “terör alarmı” olarak algılanan bir görüntü, her yerde kabul görüyor. “Batı” gururla onlara ödüllerini sunarken, “Çöl insanları geldi ödülü kaptı” türünden başlıklar atmayı da ihmal etmiyor. Evet Tinariwen “çöl insanları” demek, Tuareg dilinde. Kuzey Afrika çöllerinde yaşayan göçebeler Tuareg’ler.
Grubun kurucusu İbrahim Ag Elhabib dört yaşındayken, 1963’te bir isyan sonrası babasının ölümüne bizzat tanık olmuş. Bir western’de elinde gitarı olan bir kovboy görüp, tenekeden bir gitar yapmış.
Elhabib ilk gerçek gitarını 1979’da almış. Elvis Presley, Led Zeppelin, Carlos Santana, Dire Straits, Jimi Hendrix, Boney M ve Bob Marley gibi isimleri dinleyerek büyüyen Elhabib, ilk gerçek gitarını 1979’da eline almış. O yıl Libya’da bir mülteci kampında, kendisi gibi müzisyen arkadaşlarıyla birlikte çalıp söylemeye başlamış. 1980’de Kaddafi’nin bölgede mülteci olan tüm genç Tuareg erkeklerini silah altına girmeye çağırmasıyla dokuz ay savaş eğitimi almışlar. Sırtlarında hem silah hem gitar taşımışlar. 1985’te benzer bir çağrıyla,  yolları başka müzisyenlerle kesişmiş. Oluşturdukları derme çatma stüdyoda boş bir kaset getiren herkes için çalıp söyleyen ekibin bu ev yapımı albümleri Sahra Çölü’nün dört bir yanına dağılmış. 1990’da Tuareg’lerin başkaldırısına katılan Tinariwen, 1991’de ilan edilen ateşkesten sonra kendisini tamamen müziğe adadı.
Tassili ekibin beşinci albümü, artık daha profesyonel şartlarda çalışsalar da albümü yine çöle kurdukları bir stüdyoda kaydetmişler. Tuareg ezgilerini blues gitarlarıyla icra ediyorlar. Bugün “yerim dar” diyerek çoğumuzu iten bir sistem içine kabul ediliyorlar; ancak isyankâr ve göçebe ruhlarını koruyorlar. Bu sebeple, Tinariwen’in 23-24 Eylül’de İstanbul’da Babylon’un dört duvarı arasına nasıl sığmayı başaracaklarını epey merak ediyorum...


A Different Kind of Fix
Bombay Bicycle Club
Island Records
Henüz deneme yanılma aşamasındalar. Çok gençler ve isimleri pek çok ödülle birlikte anılıyor. Üç yıldır hayatımızdalar, A Different Kind of Fix üçüncü albümleri.
Indie-Rock sahnesi içinde, iddialı bir şekilde yola çıktılar. İngiltere’nin folk şarkılarından epeyce etkilendiklerini her fırsatta dile getiriyorlar. Bu folk etkiyi bir önceki albümlerinde daha yakından görmek mümkündü. Bu yeni albümde ise, elektroniklerin imkanlarından daha yoğun yararlanmışlar. Albümün ilk single’ı Shuffle’ı kendi kafalarından oluşan bir Pacman oyuna dönüştürerek  dikkat çekmeye çalıştılar.
İsimlerini Londra’daki aynı adlı bir Hint lokantasından alan Bombay Bicycle Club, ilk albümleri I Had the Blues But I Shook Them Loose’u çıkardıklarında 90’ların bağımsız grupları Pavement, Sonic Youth, Yo La Tengo’la karşılaştırılmıştı. Hala bir çok gruba benzetiliyorlar. Bu albümün özellikle 2’nci yarısında Cold Play’i sıkça anımsadığımı söylemeliyim.
Bu tabiri okuyunca “Vallahi ben de öyle düşünmüştüm” dedim; ama nafile, alıntılamak durumundayım, benden önce de yazdıkları gibi BBC, “kuzey İngiltere’nin en sıcak grubu”...

16 Eylül 2011 Cuma


“Bu kitap her şeyin yıkımından yana”


17.09.2011 (Taraf Kitap)

Gerçek hayatın sertliğinden zorluğundan kaçmak için değil; yıkmayı planladığının yerine koyacağın yaşamı prova etmek için kuruluyor hayal. Genç ve deneyimli bir kalem, oldukça sade bir dille, bize kaostan değil, öngörülebilirlikten korkmayı tavsiye ediyor…
Gazeteci ve müzik yazarı kimlikleriyle de tanıdığımız Doğu Yücel’le yeni romanı Varolmayanlar’ı konuştuk..
Varolmayanlar her fırsatta içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin yaşam şekline eleştiri getiriyor. Bu eleştirilere zemin hazırlayan dert ne?
Sanat hem hayatı hem değiştirmek hem de ondan intikam almak üzerinedir... Başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünerek yazarsın çizersin, çalarsın söylersin… Daha önceki kitaplarımda da vardı, ama bu kitapta daha bir ön plana çıktı eleştiri… Burada sistemin kendisini, hatta varoluşu irdeledim.

İstemeye istemeye iktisat okuduğunuzu biliyoruz. Kitapta bu alanda çalışan ana karakterin yaşamı epey sorgulanıyor. Sizin intikamınız da bu mu?
Kitabı yazarken, eğer iktisat alanında çalışsaydım nasıl bir adama dönüşürdüm, diye düşündüm. Etraftaki arkadaşlarıma baktım. Benimle aynı kafadayken bir anda üniversite eğitimiyle değişenlere… Burada da öyle bir karakter çizdim. Bütün o eski zevklerinden, hikâye, günlük yazmaktan, sevdiği müzikleri dinlemekten vazgeçen, kendini beyaz yakalı yaşam biçimine veren, sözüm ona yaşam kalitesi yüksek bir profil çizdim.

Neyse ki, hayatı öngöremiyoruz; iktisat okuyan biri orada çakılıp kalmayabiliyor… Zamanın ruhunun lanetlediği kaos, kitapta bir çözüm yolu olarak gösteriliyor…
Bu düzen bir yere gitmez; bunu denedik. Düzenin tüm parçaları, siyasi elementleri, inançla ilgili katı düşünceler, endüstri, medeniyet; hepsi değişmeli. Kitap, hayallerden faydalanarak değiştiriyor ve dünyaya mutlak bir kaosun hâkim olması gerektiğini, insanların ondan sonra doğal yaşama dönebileceklerini iddia ediyor…

Kitapta hayal ve gerçek zaman zaman birbiri içine giriyor…
Çok basit bir felsefe olabilir ama herkesin kendi gerçekliği var ve o gerçeklik içinde neye inanıyorsan olur.  Mesela benim kendi gerçekliğim hayallerin gerçekleşebileceği üzerine kuruludur. Film izlediğim, roman okuduğum zaman sanki onlar benim göremediğim bir yerlerde gerçekleşiyor gibi hisseder ve mutlu olurum. Aşırı katı rasyonel düşünceye kitapta karşı çıkıyorum…

Hayallerimiz de pek özgür sayılmaz…
Günümüzde, Türkiye’de, büyük şehirlerde hayal kurmak ayıplanır. Çok büyük hayallerinden bahsedemezsin; çünkü küçümsenirsin. Kitaptaki hayali evren gibi şeyleri geçiyorum, büyüyünce piyanist olacağım, sanatçı olacağım, gibi hayallerinden söz etmen güç. İnanılan iki şey var: biri para diğeri prestij. Benim hayallerim yavaş yavaş gerçekleşiyor. Yazar oldum, müzik yazarı oldum… Ama ben para kazanana kadar o tayfa tarafından kabul görmedim. Para kazanmak çoğunluk tarafından kabul görmenizi sağlıyor.

Çoğunluk tarafından kabul görmeyenler ise akıl hastanesine kapatılıyor… Kitapta psikiyatri üzerine de düşündürüyorsunuz…
Kitapta antidepresanın depresyonu geçirebileceğinin yalan olduğunu belgeleriyle anlattım. O kısımlar bayağı bilimsel, epey çalıştım, okudum… İnsanı önce tamir etmeye çalışıyorlar, sanki o bir cihazmış gibi. Biraz hayalperest olursan, ilaçlar veriyorlar.  Düzelmezsen de akıl hastanesine atılıyorsun… Ben de onları kitapta kurtarıyorum…

Kurtarmak demişken, okuyucuya karşı da böyle bir sorumluluk hissediyor musunuz?
Benim bütün sorumluluğum hikâyeye karşı. Stephen King’in dediği gibi, hikâyelerin belli bir evrende yaşadığını, bizim o evrene bir şekilde arada bir gidip bu hikâyeleri aldığımızı düşünüyorum. Ve onları şu anki evrende hakkıyla yazmak istiyorum.

Peki ya yarım bırakılmış tarifler… Okuyucunun hayallerini kısıtlamaktan mı çekindiniz?
Bunu söylediğine sevindim. Hakikatten bilinçli olarak yarım bıraktığım yerler var; onu da anlatmayayım; okur kendi kafasında canlandırsın, kendi hikâyesini yaratsın, dediğim…

Ana karakterin babasıyla olan ilişkisini bir parça utanarak, daha doğrusu çekinerek yazmışsınız sanki… Kendi hayatınızla ilgili ipucu vermenizden mi kaynaklanıyor…
Çok içten gelen duygularla yazılmış bölümler onlar; ama sonradan insanlarla paylaşmak konusunda belli oranda bir utanç yaşamış olabilirim. İlk taslağı birkaç arkadaşıma okuttum ve sorduğum sorulardan biri, “babasının ölümüne yol açan kazayla ilgili o ağır sahneler olsun mu olmasın mı”ydı. Onlar da tam tersine “Hasta mısın! Onlar en güzel bölümler!” deyince, bıraktım… Ben yazarlığın kendine karşı yüzde yüz dürüst olmakla ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum. Ne kadar duygusal anlamda çıplak olursanız o kadar iyi şeyler ortaya çıkıyor.

Kusursuz güzellik peşinde bir adam, kadınlarla ilgili birkaç genelleme, hikâye boyunca neredeyse sadece seks yapmak için ortaya çıkan bir kadın… Problemli değil mi?
Problemli olan adam zaten… Kitapta kimsenin tarafını tutmuyoruz. Yani kitabın adı Varolmayanlar olsa bile Varolmayanlar’ın tarafında değiliz. Kitap her şeyin yıkımından yana. Bu karakter sorunlarını çözmeye çalışıyor ve sonunda çözüyor… Aslı karakteri de ikinci planda, kalmış olabilir ama o da öyle bir karakter…

Aslında sorun derinliksiz karakteri kadın yapmak. Bütün dünyayı değişirmeye aday bir zihne sahip olsanız bile, yine de kadın meselesini tâli bir sorun gibi algılıyor olabilir misiniz?
Kitabın başrolünde bir kadın var diyorsan, o zaten Aslı değil Ezgi olmalı. Her ne kadar kayıp bir karakter olsa da… Zaten kitapta erkek bakış açına bir eleştiri var. Erkeğin kadına sadece fiziken ve belli estetik kaygılarla bakması eleştiriliyor. Erkek dünyasına, kadın dünyasından daha çok eleştiri getiriyor Varolmayanlar…

Kitapta olduğu gibi, yazarak gerçekliğe müdahale edebilir miyiz?
Hayalet Kitap'ı bitirmeye yakın bir dönemde Varolmayanlar'ın fikri oluştu. Oradaki bazı yan hikâyeler gerçek hayata sirayet etti. İlk kitabımda bir hikâyede  Mars'taki bir ovaya Carl Sagen'den esinlenerek Sagen ovası demiştim. Sonra gerçekten bir ova bulundu Mars'ta ve ona Carl Sagan adı verildi. Ufak tefek böyle şeyler yaşadım yine... Bir müzik yazısı yazmıştım, İzmirli Rampage tekrar kurulsun diye... 1995'te dağılan gurup, o yazıyı yazdıktan bir süre sonra grup yeniden kuruldu. Yazar arkadaşlarımla sohbetlerimde onların da benzer rastlantılarla karşılaştıklarını duymuştum. Diğer yandan yazar ile yarattığı karakter arasında da neredeyse paranormal bir etkileşim de yaşanabiliyor. Yazdığın karakter gibi düşünmeye başlıyorsun, hatta karakterin başı ağrıyorsa yazarın da başına ağrı girmesi gibi sağlığı etkileyen durumlar ortaya çıkabiliyor.
Romandaki maceradan "yazdığın şeye ne kadar inanırsan hayatı da o kadar değiştirebilirsin" sonucu çıkıyor. Okur da bu macerayla birlikte hayal dünyasında yeni bir olasılık yaratacak. Yani bir anlamda yazdığınız ve okuduğunuz her kitapla gerçeklik zaten az çok değişiyor.

Hem yazarsınız hem gazeteci, sürekli yazınca konuşmak zorlaşıyor mu?
Sadece gazetecilikle ilgili değil her zaman konuşmakla ilgili sıkıntım olmuştur. Daha önceki kitaplarımla ilgili röportajlarda da zorlandım. Söylemek istediklerimi tam olarak anlatabilecek miyim, diye… Ama bu defa biraz rol yapıyorum. Çünkü bir motivasyonum var, bu kitabın okura ulaşmasını istiyorum… Daha önceki kitaplar ulaşmadı okura, o konuda dertliyim, hala e-mail’ler alıyorum, ulaşmak istiyorlar. Şu anda aktif olmayan Küçük bir yayınevinden çıkmıştı onlar, o yüzden insanlar o kitaplara ulaşamadılar. O kitapların bahtsızlığını Varolmayanlar da yaşasın istemiyorum. 

Varolmayanlar
Doğu Yücel
Doğan Kitap
439 sayfa
24 lira